Her Şeyin Yarım Kaldığı Bir Sene!

‘Siz her öykünün bir başı ve sonu olması gerektiğine mi inanıyorsunuz?’

Bu soruyu ben sormuyorum. ‘Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’ adlı ikonik kitabında İtalo Calvino soruyor. Zira kitap bitmemiş 10 öyküden oluşuyor. Baş kahramanlar bir kadın ve erkek gibi görünse de aslında kitabı yorumlayan okuyucu. Dışavurumcu resimler gibi düşünebilirsiniz bunu. Resimi bakan kimse, onun haleti ruhiyesine göre şekillenen bir kitap da diyebiliriz. Calvino’nun sorusuna dönersem, sonu olmamak da bir sondur, diyebilirim cevap olarak. Hele bu baş ve sonu olmaması durumu bir çembere dönüşmüşse!

Durdum durdum neden bu yarım kalma meselesine girdim anlatacağım birazdan.  

Benim hikayemde, kişisel deneyimlerimi oluşturan olaylara baktığımda garip bir ‘eksik veya yarım bırakmada süreklilik’ görüyorum. Uzun süredir bu konuda kafa patlatıyordum. Bu yazının mazisi Ocak 2019’a kadar uzanıyor. Yeni yıla girerken kendime verdiğim sözlerden biri de, artık bir şeyleri yarım bırakma huyumdan vazgeçmemin zamanının geldiği ile ilgiliydi. Malumunuz 2020 geldi ve yıl başından itibaren hepimizin hayatlarında atom bombası şiddetinde patladı. Patlamalar hala sürüyor. Etkileri ne kadar devam edecek? Dünya nasıl bir yere dönüşecek? Ya da her şey eski tas eski hamam, devam mı edecek? Hepsi soru işareti.

Büyük çoğunluğun yeni tanıştığı ve yarım bırakmanın tarihini dünyaya yazdıracak 2020 ruhunun, bendeki tezahürleri eski. En büyük sorunum bütün hale getirmede, bitirmede, tamamlama konusunda ısrarcı olmamak. Maymun iştahlı asla değilim. Takıntılı olduğum konular belli. Yazılarımın bir iki tanesini okuyan dahi hemen notunu verir bu konuda. Demem o ki: İğneyle kuyu kazarcasına ilerlettiğim, büyük titizlikle çalıştığım işlerde ve dahi özel hayatımda bile bu hal böyleyken böyle. Yarım kalma, yarım bırakma, tamamlamama, eksiklik, noksanlık vs konusunda uzun süredir düşünüyorum, demiştim. 

Buna kafayı takmama neden olan ciddi konular var. Ancak geçtiğimiz hafta iki okul arkadaşımı talihsiz hastalıklar sonucu ard arda kaybetmek, hem de çok genç yaşlarda kaybetmek, içimdeki ‘yarım bırakma kuyusunu’ daha da derine doğru kazdırırken, tarifsiz fırtınalı hislerle kanatarak ağzına kadar doldurdu.

Çok yakın değildik. Evet. Ama bu üzüntümün büyüklüğüne engel değil. Bazen uzağı dibinize getiren, hatta gözünüzün içine sokan ve sizi yüzleşmeye zorlayan olaylar olur. Çaresiz bir acıdır bunu yapan genellikle. İki zamansız vefatta da bunu hissettim. Allah’tan rahmet diliyorum: Sinan Sayguraç ve Tülay Karabağ’a.

Yarım bırakmak öyle olmaz, böyle olur, dedi sanki ilahi bir ses bana.  

Hayalleri, hevesleri, planları bir anda yarım kalan bu iki güzel insanı, Sinan Sayguraç ve Tülay Karabağ arkadaşlarımı rahmetle anıyorum. Çok sevdiğim bir arkadaşımın rahmete kavuşan babası, biri öldüğünde ‘Tanrı katında özün şad olsun’ dermiş. İki güzel canı bu sözlerle uğurlamak istiyorum hepimizi ait olduğu yere: Tanrı katında özünüz şad, mekanınız cennet olsun.

İşin ilginci iki vefat da çok farklıydı. Sinan, aniden öldü. Çilingir ve polis eşliğinde kapısı açılan evinde cansız bedenini bulan arkadaşı, televizyon ve bilgisayar açıktı. Çarşafı kırışmamıştı bile, demiş. İki gün orada öylece bulunmayı beklemiş. Bunu düşündükçe yüreğime ağrı saplanıyor. Tülay ise 15 sene savaştığı kansere daha fazla dayanamayarak, hastanede vefat etti. Sinan yapayalnızken, Tülay sevenleriyle çevrili gözlerini yumdu hayat. 15 yıl metanetle kabul ettiği bu illetle savaşını ‘Kanser Bana da Yakışmadı’ adıyla yazdığı kitabında anlattı. 15 sene dile kolay! 45 kiloluk bir can. Kim bilir ne acılarla geçti günleri ta ki kabuğunu sahibine iade edene dek.  

Ancak vedaları nasıl olursa olsun, ikisinden de geride yarım birşeyler kaldı. Yarım hayatları bırakıp gittiler. Biz yaşayanlar için ise, hala şans var. Bir düşünün bakalım; Sizin yarım bıraktığınız ne, neler? Bir his mi? Bir iş mi? Bir özür veya teşekkür mü? Bir vazgeçiş mi? Ne? Hepsini şifalandırmak için elimizde bir fırsat var: Hala yaşıyorken, yapmalıyız.

Galiba esas mesele: Şu fani dünyayı nasıl terk ettiğimiz değil. Neleri yarım bıraktığımızda!

Ocak sonunda kendime bir liste yapmıştım. Bu konuda yılbaşının hemen ertesinde bir yazı yazacaktım. Fakat öyle bir hastalandım ki! Akla ziyan. Hem de bir gecede komalık oldum. Güleceksiniz ama sempomlara baktıkça anlıyorum ki, yüzde 90 ihtimalle korona geçirdim. Yaklaşık 15 gün falan sıfır tat duygusu ile evde yatağa yapışık yattım. O yüzden yazmak istediğim yazı, doğum günüme kaldı. Bu kez de, yarım bırakmak üstüne değil, doğum belgemin geç çıkarılma hikayesinin üstünden Kafernaum adlı filme de konuyu bağlayarak: ‘Doğum Günü 21 Temmuz! Yok: 21 Ocak! Yok: Her gün!’ başlıklı yazıyı yazdım. O yazının sonunda bahsettiğim gibi, listemden bir başlığın üstünü çzimiştim. Sonra araya başka başka şeyler girdi, başka türlü yazılar yazdım derken, geçtiğimiz hafta yaşadığım kayıplar ve üzüntümün derinliği ve sarsıcılığı hem iş, hem de özel hayatımı hallaç pamuğu gibi sallayınca, dur ben en iyisi bu konuda yazayım, dedim. Yazmak galiba benim için bir nevi ilaç. Nefes.

Garip ve tarifi zor bir duygu bu: Ben kelimelerle dertleşiyorum.

Bu küçüklüğümden beri böyle. İçime kapanmam demek; yazmam, okumam demek. Karşılıklı konuşmalar, dertleşmeler, karşılıklı ahlanmalar, tühlenmeler… Beni sakinleştireceğine, anksiyete yapıyor. Hüznümü, acımı artırıyor. Size de naçizane tavsiyem: Yazın! Tıpkı bu bloğun adı gibi yazın hem de. Aklınıza ne geliyorsa, çalakalem yazın. 

Bir zihin ishaline kapılarak atın içinizdeki patlamaya hazır bombanın tiktaklarını.

Yazıya akıtın ne var ne yok. Yazı bir annedir. Sizi kucaklar. Rahatlatır. Hoş bazen delirttiği de olur. Ama yine onun kucağına koşarsınız. Tıpkı annesinden zılgıt yediği halde ağlarken yine annesinin bacaklarına sarılıp kucağa alınmayı bekleyen bebe gibi. Uzun hikaye yazma hissi. Başka bir yazının konusu! Öte yandan dar kapılardan geçerken herkesin ilacı farklı farklı. Yazmak benim merhemim. Zehirim ve panzehirim.

Kendime sorduğum soruyu sizinle paylaşayım:

Bir şey için yanıp yakılarak çalışıp didinip, gece gündüz kafayı takarak üretip, allem kullem edip sonuna kadar götürüp tam da sona gelince…. Bı rak mak! Ne demek oluyorlar pçikolicide? Bir bilen varsa desin lütfen. Neden sonlamada ısrarcı değilim? Ayy abartma diyenleriniz ve dahi yakınen tanıyanlar için mini bir örnek veriyorum. Ben çok sevdiğim kitapları bitirmem. Son dört beş sayfaya gelene dek ağzımın suyu aka aka okuduğum kitapları yani: Bitiremem. Kaldığım sayfada bir kurşun kalemle kütüphanede bekleyen nice kitabım var. Bu sene kitaplara blog yazılarım da eklendi. Çeşitli nedenlerle sonunu bağlayamadığım üç dört farklı konuda yazı yazdım. Ki uzun yazdığımdan bölünseler yedi sekiz post çıkacak yazılar bunlar. Öyle boyunları bükük duruyorlar. Yayınlamadığım öyküler, bitti bitecek kitaplar. Bir dolu şiir. Senaryo. Hatta resim. Yüklensem bir-iki, bilemedin üç ayda tertemiz olacak bilgisayarım. Ama duruyorlar!

Söz bu sene hiçbir şeyi yarım bırakmayacağım.

Karpuz kelekse, işe yaramazsa mesela para verip aldım diye çürüyene dek dolapta bekletmemek de bu kararlara dahil! Metaforunu yerim diyenlere de sunabilirim bu kelek karpuzları.

Genç olmak uzun zaman alır, demiş Picasso! Genç ölmek hangi yaşı içine alır, biri de bana onu desin lütfen!

Yarım bıraktığım yazılardan birini, olduğu gibi, yani yarım bıraktığım hali ile sizinle paylaşıyorum. Okumasanız da olur:) Sonra bir gün tamamlayıp yayınlayacağım nasılsa. Bu kadar laftan sonra tamamlamayan ne olsun, siz söyleyin!

 

Kan, Nefret, Gözyaşı: Bir Aile Dramı! Yoksa Komedisi mi? 

Kelebekler’de sonlara doğru bir sahne var. Kadın yıllardır görmediği babasının çağrısı üzerine köye geliyor ağabeyleriyle. Meğersem babası ölmüş. Bu arada ölü ne kadar bekletilir öylecene köyün birinin camiisinde morg falan yoksa sorunsalına girmiyorum. Neyse kadın babasının camiide bekleyen naaşını ziyaret ediyor. (Eğitimli tipler de bu arada kardeşler. Not düşeyim!) Dönüşte ağabeyleri, neredeydin diye soruyor. Babamın cesedinin yanındaydım, diyor. Ve film benim için burada bitiyor. Ha pardon hemen bitmiyor. Bir süre düşünüyorum. Burada kadının babasına yani meftaya ‘ceset’ demesinin metoforik bir anlamı var mı diye. Filmi geri sarmaya başlıyorum. Bir sürü zorlama dengesiz abukluklar ki dedelerini seyretmişliğim var, bir festival canavarıçesi olarak. Kafayı orada kullanılan ceset kelimesine takıyorum.

Zaten kazak pardon film de benim için orada sökülmeye başlıyor.

Ahanda buraya yazıyorum. Sundance’te Türkçe bilen bir juri üyesi olsa ödül falan alamazdı. Önce git derlerdi, dilin her şey olduğunu öğren yönetmen/senariste. Bir arkadaşım çok beğenip seyret demişti. Neden sevdiğini anladım. Zira mesela o, ….. filmini de beğenmişti, senaryoda bin ton sıçrama olmasına rağmen. Sanırım özenti kara mizah seven bir güruh var Türkiye’de. Karakterlerin dalgalanışı, hikayenin omurgası, dilin kullanımı…. Yönetmenin arkadaşları arasında sempatik bulduğu esprilerle paralel olan. Kendi aralarındaki jargon böyle olduğundan filmin de öyle olduğu. E o jargona da bir kısım karşimiz aşina olduğundan, ağbi çok güldük be! Donumuza işedik oğlummm seyrederken! Falanlı filanlı yorumlarla övülen filmlerden biri de ‘Ölümlü Dünya’. Senaryo zıp zıp. Neymiş: Kara mizah! Ağbiii çok güldük beeeeeeaaaa…. Senaristi Feyyaz Yiğit oynamış da filminde. Yönetmen dokunulmaz ve eleştirilemez tayfadan Ali Atay :) Usta Öldür Beni, hiç diyemiciim kusura bakmasın. Ünlü olmamak süper bi şey be. Ay kuyruğuna basmiim de bana gıcık kapmasın derdi yok. Laylaylayyyy…. Türk edebiyatı korku tünelinde kendi aralarında toplaşan-eğleşen ablalar ağbilerin tarafına zıpladı bir an zihnim.

İşte bu kendini unutamamak yazarken de çekerken de fena yerlere götürüyor yaratıcıyı. Ancak cidden kelime kelime karakteri takip edenler anıtsal oluyor. Bu tarz bir karakter zaafını Nuri Bilge sinemasında görmek mümkün değildir, desem inanır mısın? Seni iyi gördümm diyorlar, yalana bakar mısınJ

Özcan Deniz’den gelsinn. Şarkının linki sonda* Tımarhaneninkini bilemiyorumJ 

Kelimeler önemlidirden de öte hayatidir, canım okuyucum. Lewis’in The Great Divorce’u (Büyük Boşanma), Williams’ın All Hallows’ Eve’i ve Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi dizisi, bir dil birliği oluşturma gayretinden ortaya çıkan ürünlermiş. Ben de linkini vereceğim makaleden öğrendim. Oxford Üniversitesi’nde Filolog ve Anglo-Sakson profesörü Tolkien gündüzleri Beowulf öğretirken geceleri icat ettiği dillerle temaşe eder, yepyeni kelimeler ve tahmini anlamları içine dalar, yetinmez yenilerini keşfeder, kökenine inermiş. 1931’de yaptığı konuşmada ‘Sanatsal dilin kusursuz inşası için en azından bir mitin ana hatlarını oluşturmak gereklidir’ diyen Tolkien, Yüzüklerin Efendisi’ni böyle bir düşünce yapısına sahipken, dilin “insan ruhunun iç dünyası ve yaşayan tarihini” yansıttığını düşünen Barfield ile tanıştı. Barfield’ın 1926 tarihli eseri History in English Words (İngilizce Kelimelerin Tarihçesi) Batı düşüncelerinin gelişimi ve kelimelerin değişik anlamları kullanılarak hazırlanmış felsefi ve yol gösterici bir arkeoloji çalışmasıydı. Ve Barfield için tüm gerçeklik, zihinsel gerçeklikten ibaretti. Ona göre, “Bilinçteki uzun vadeli değişiklikleri incelerken dünyadaki değişimleri irdeliyoruz. Bilinç, dünyanın küçük bir parçasına sıkışıp kalan bir yer değildir. O aslında tüm dünyanın kendisidir.”

Evet: Sinemadan girer, dilbilimci ustaların kapı eşiğindeki paspasa sürünerek çıkarım.

Ve fakat bundan sonra işleri yarım bırakmam! Yarım bırakılacak tek şey, kelek çıkanlar olsun. Ha bir de senaryo gereği öyle olması gerekenler.

 

*Edvard Munch ‘The Scream’… Yorum yazmıyorum. Resim o kadar çok bağırıyor ki. Kulaklarımı sağır ediyor her bakışımda.

 

-Bu heykel bronzdan. İngiliz heykeltraş Henry Moore’un  Divided / Bölünmüş adını taşıyan heykeli. Farklı açılardan baktıkça baktıkça gizemli kelimeleri kulağıma fısıldayan eserlerden.

* https://www.henry-moore.org/about-henry-moore/biography#

Henry Moore kimdir

 

 

About Vildan Çetin

instagram: _vildancetin_ beynelhayat velmemat... writer; published 2 books from sacred life trilogy: the origin, the voice. trtcocuk cartoon serial ciciki's script&jingle, tik&tak cartoon series, neşeliçocuklar youtube, advertiser, brand strategist, content developer, youtuber, documentary
Bu yazı taze diş macunu içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s