Kızcağız!

Aslında başlık: Bir kızcağızın uzun soluklu hikayesi, olacaktı!

Baktım uzun, vazgeçtim. Yazılarım sakız gibi uzun. Başlayınca duramıyorum. Bari başlıklar kısa olsun, değil mi, dedim. Cânım okuyanıma kıyamam ben.  Bu arada, kızcağız da ne be! diye ünlediğinizi de duydum yeminle. Vallahi bence de öyle. Ne biçim bir kelime di mi? Kabul etmeliyiz ki ilginç de. Ve fakat yazımı okuyup bitirdikten sonra, hımm pek derinlikliymiş de diyeceksiniz. Bahse girerim.

Uzatmadan konuya gireyim. Bu minnoş kelime ile ilişkimizin başladığı ve başladığı anda da ciddiye döndüğü o ilk anı anlatayım önce. Ve hepiniz deyin ki haklısın beybi kafayı takmakta. İkinciyi anlattığımda da iddiaya girerim boğazlayasınız gelecek. Neyi mi? Kelimeyi tabii ki. ‘Şiddetli sevmek’ dışında, şiddet içeren eylemler konusundaki tavrımız belli zira: Can yakmayınız. Yaktırmayınız. Yakanı uyarınız. Gereken hallerde kolluk kuvvetlerine bildiriniz.

İzin verirseniz, ilişkimizin yıllar yıllar öncesine dayandığı o ilk meşum olaydan önce, ‘kızcağız’ kelimesi gündemime tekrar ve nasıl düştü, önce ondan bahsedeyim.

Çok eski bir tanıdığımla, en eski bir dostum, bir ev yemek davetinde denk gelmişşş. Birbirlerini gıyaben yani ismen bilseler de, şahsen tanışmıyorlarrr. Efenim; bu eski tanıdık şu an evli ve bendeniz cennetkuşu da eski kız arkadaşını gayet yakınen tanıyorum. Neyse, oradan buradan sohbet muhabbet derken, benim eski tanıdık cânım dostuma demiş ki, ya Vildan diye bir kızcağız vardı. Galiba sizin arkadaşınızdı. O ne yapıyor? Görüşüyor musunuz? Ahshshsshshshshshshd:) Tabii dostum, gülmemek için kendini bir hayli zorlayarak, son derece politik bir şekilde konuyu geçiştirmiş.

Ertesi gün olayı anlattı. Daha da fenası dedikodu çarkı döndüğünden, aynı yemeği başka açıdan bir başka tanıdığım da anlatmıştı. Allah’tan orada ‘kızcağızlı’ bir durum yoktu. Konuyu kapa değil mi? Yok! Zihnimde dönmeye başladı. Ne mi? Kelime tabii ki! Takığım kelimelere. Alt metinlere. Sağ gösterirken solla girişenlere falan. Ha düşünürken aklıma şu da geldi.  Mesela neden adamcağız yok! Yani var da, biz kadınlar kıyamadığımız, olay örgüsü içinde gayet haklı ve masum bulduğunuz erkek cinsi için bu kelimeyi kullanmıyor muyuz? Her ne kadar ‘cağız’ eki yüzünden benzeş görünseler de aynı aşağılayıcılık derinliğine sahip değil bence! Tamam tamam daha fazla uzatmadan sadede geliyorum.

Nihayet o ilk olaya geldi sıra.

Yıllar yıllar önce, kendi işimi yapma hevesine gark olduğum bir dönemin başında, arkadaş kontenjanından müşterilerimden birinin peşine, yayından önceki son onayı alma arzusuyla düştüğüm bir akşam, pek sosyetik iki kız kardeşin de masasına düşmem bir olmuştu. Önce iş tabii. Onaylar verildi. E-postalar gitti geldi. İşlem tamamdı. Bitse de gitsem derdindeydim ama karnım da feci acıkmıştı. Yemekler nefis görünüyordu. Bilen bilir hiç sevmem yemek yemeyi :) Gitme kal diye de ısrar edince masadakiler, yemek sipariş ettim falan. Tam yiyeceğim. Hapur hupur saldıracağım yani. Bir his geldi. Kafamı bir kaldırdım, baktım bu ikisi beni seyrediyor. Ha siktir! İzliyorlar. Yani bildiğin: Binge Watching mood on/Bir dizinin neredeyse tüm bölümlerini bir oturuşta izlemek gibisinden bir durum. Yemeğim soğuyor. Bu ikisi soruyor. Çatalı bıçağı bıraktım. Öyle bir sormak!

Bilgi de vereyim hemen. Bu iki abla kardeşten biri o ara kocasından yeni ayrılmıştı. Gergin bir havası vardı. Ancak havalı bir kadındı. Diğerinin kocası da ağzında purosunu ısıra ısıra içerken tüm masayı tütüne boğuyordu. Karısıyla alakasızdı. Erkekler, erkeklerle sohbet ederken bu ikisi beni sınava çektiler. Hımm, demek İzmir. Hangi lise. Demek devlet lisesi. Olsun. Lise tam olmadı. Hımm, demek üniversite de devlet. Bu da pek muteber sayılmaz ama neyse. Haa Amerika’da okula gittin, demek. Londra’da da takıldın. Bak sen master da yaptın. Ciddiyim. İşe alır gibi her şeyimi didiklediler. Yazar olmamı sevdiler. İdealist tarafıma da romantik gülücükler yolladılar. Garip bir şekilde mesafeyi koruyarak, karşılıklı sempati bile geliştirdik. Ha unutmadan ikisinin kurduğu bir vakıf vardı. Yazarlar, özellikle o zamanın ünlü kadın yazarları vakıfa gidip sohbetlere katılıyordu. Ayyy acaba bir gün ben deee davet edilir miydim ahshshsshshsh :)

Tamam tamam kesiyorum dalga geçmeyi. Konuya dönüyorum. Yemekten sonra Beşiktaş’ta şimdiki Bahçeşehir Üniversitesi’nin olduğu yerde ara sokakta bir kulübe gitmeye karar verildi.

Ben de tuzluk gibi bunlarlayım. Gel gel, ısrar kıyamet. İşin ucunda gül gibi müşterini kırmak da var. İyi ki gitmişim.

Sahnede bir şarkıcı vardı. Gay olanlardan biri. Sempatik. Sesi fena değil. Fakat bir vokalisti kız çıktı meydane!!!! Oha! Nasıl güzel. Taş. Kaya. Tepe. Dağ. Efsane. Pamuk Prenses gibi. Bembeyaz bir ten. İri kara gözler. Kapkara saçlar. Yılan gibi savruluyor arkasında. Minicik bir etek. Bacaklar sütun. Cennet varsa, oradaki ablalardan biri. Huri. Zira seksi de. Hain! Kadınların hepsi kızın farkında. Lakin erkekcağızlar, en çok onlar farkında. Herkes kızın güzelliğini konuşuyor. Şarkılar söylendi, program bitti. Kahva faslına geçildi geçilecek. Bu iki kız kardeş garsonu çağırdı. Bir şeyler söyledi. Garson gitti.  Geriye geldiğinde yanında vokalist kız da vardı. Bu iki kardeş kızı aralarına alıp biraz konuştular. Sonra tam göremediğim şekilde eline bir şeyler tutuşturdular ve kızı psotaladılar. Benim gibi diğerleri de merak ediyor haliyle, ‘eee ne dediniz kıza’… Bomba geliyor. Bu iki kız kardeşten koyu renkli saçlı olanı dedi ki, ayy çok tatlı bir kızcağız, eline biraz para verdik. Kızcağız kendine bir şeyler alsın.’ Böyle kaldım. Bir insanın havası, bir dakikada bu kadar alınır. Kızın tüm büyüsü, o kızcağız kelimesi eşliğinde sönüp gitmişti sanki. Masada bir daha adı sanı anılmadı. Puf! İşte o an o kelimeye taktım. Heyhat ne bilebilirdim ki, bundan 3 yıl önce bir başka o tarz kadının benim için, gömme alt metinli bu kelimeyi kullanacağını!

Geliyorum ikinci olaya!

Tabiri caizse, it gibi çalışıyorum. Aynen şu dakika olduğu gibi. Yarın pazar ve benim 16’da toplantım var. Seçenekli bir senaryo sunumu yapmam lazım. Ve hala  yazdıklarımdan tatmin olmuş değilim. Ha ben ne yapıyorum. Sunumu bitireceğime kadınlar gününe yetişsin diye bu yazıyı yazıyorum. O ayrı! Geliyorum olaya.

Yaz. Bodrum’a bir arkadaşımın evine gitmişim iki üç günlüğüne. Biricik satış önermesi gibi üç gün. Yaza dair tüm heveslerin ve senaryonun kalbinin attığı o üç gün.

Sıkıntı şurada, ben istiyorum ki eve ait halk plajı tipi yere gidelim. Ooo çaylar, kahveler ve akşama doğru kızarmış patatesli biralar takılalım. Yayılalım. Okuyalım. Yazalım. Denize bakalım. Falanlı şeyler. Arkadaşım dedi ki, hayatta olmaz, ne o öyle tekavüte ayrılmışlar gibi, kalk gidiyoruz. E nereye? Zira o da biliyor; Hayatta gitmem saçma sapan kıyafetli kız ve erkeklerin, saçma sapan müzikler eşliğinde birbirlerine hava attığı fahiş ve ne idüğü belirsiz yiyeceklerin servis edildiği plajlara. Ay yok ya, dedi. Hem sen de seversin. X’lerin iskeleye gidelim. Adres: Maça Kızı yanı. Hebil koyu. Gıcıklık etmeyeyim diye yemliyor beni. Hem oradan zodyakla tura çıkarız, Cennet koyuna kadar gideriz. Hımmm dedim. Güzel yani. Bota bincem. Hız yapçaz. Saçlarım savrulcak. Cennet koyuna gitçem. Fakat dedim ayıp ya. Bir kapıda iki dilence olmaz. Seni davet etmişler de ben ne alaka. Sonuçta, ısrarda sinir tanımayan bu cânım arkadaşımın peşine takıldım. Ha bu arada, yani oraya da H&M bikini üstü havlu plaj elbisesi gidilemeyeceğinden, bi’tarz da yaptım kendime.  Meşhur sarı Hermes bıtbıtı kafama doladım. Beyaz gömlek, bileklik, halhal, kolye falan. Hep sürdüğüm, yüzümü buzluk beyazına boyayan 50 faktörlü güneş koruyucuyu değil de diğer pahalı olanı sürdüm. Gözlüğümü taktım. Aynaya baktım. Olur yani!!! Olurum ben o iskelede. En kötüsü açarım kitabımı okurum, dedim kendi kendime.

Sayılı evli bir siteye ait özel iskeleye vardık. Ha bu arada, olay örgüsünde esas ablayı tanıtmayı unuttum acele acele yazarken. Bana hep bir tarafı Parizyen gelen, sempatik bulduğum, ufak tefek gayrımüslüm cemaatten bir kadın. Kocasının da reklamcılıkla aileden bir bağlantısı var. Farklı işler yapmış olsa da kısaca hal bu. Ablamız, evlenmiş, 2 çocuk yapmış, bir daha hiç çalışmamış. Oğlanlar büyümüş. Gitmiş. Farklı kulvarlarda takılıyorlar. Bizim apla tatlı köpecikleri ile hemhal. Biz iskeleye girdik. Hoş geldiniz beş gittiniz, falan. Arkadaşım birileriyle sohbet ediyor, kadıncağız da:) beni yanındakilere tanıtacak. Dedi ki: Bu kızcağız da yazar! Sonrasını hatırlamıyorum. Gülmemek için kendimi şezlonga bir atışım var. Te Allaaamm yaa!!! Tahmin edersiniz ki, o andan sonra ne zodyak kaldı bende ne de Cennet koyuna gitmek.

Bazı zamanlar sevgili egomun jetonu geç düşse de bu kez direkt çakozladım meseleyi. O kadar da tecrübemiz olsun yane!

Öte yandan, canım nasıl çekiyor kadına gidip, valla yanlış anlamayın ama ben bu kızcağız kelimesine biraz takığım da!!! Beni neden ööööle tanıtma gereğini duydunuz demek istiyorum. Bunları düşünürken bir yanda da içimden: Farsça’da ‘Bağ’ büyük bahçe demek, ‘Çe’ küçültme eki… Ser, kuş demek, serçe, çe ekini aldığı için küçük kuş anlamına geliyor, yani ben küçük bir kuş muyum demek geliyor. Kahkaha atacağım. Bunu söylersem biliyorum. O yüzden fikrimi kendime saklamam gerektiğini düşünüyorum. Kitap okuyor numarası yaparak bunları düşünüyorum. Neyse ki sağ salim atlattım o günü. Eve gidince, beni o iskeleye sürükleyen arkadaşıma olayı anlattım. Hiç oralı olmadı. Hatta dedi ki, çok inceliyorsun! Boşver. Fakat elimde değil takmamak. Bu önemli bir andı benim için. Neden diyeceksiniz. Kızcağızkelimesi, TDK sözlüğünde: Kendisine şefkat ve acıma duyulan kız, anlamına geliyor. Adamcağızkelimesi ise, yine TDK sözlüğünde: Kendisine sevgi ve acıma duyulan erkek, anlamına geliyor. Siz yerimde olsanız kendinize sormaz mısınız, bu kadın bana neden şefkat duydu veya acıdı? Zira bence bu kelimenin bir alt anlamı daha var. Değersizleştirmek. Önemsizleştirmek.

Bu konuyu bana hatırlatan ilk olaydaki kızcağız: Zararsız

İkincisi ve üçüncüsündeki, yani hemcinslerimin hemcinsleri için kullandığı şekilde: değerini düşürerek, önemsizleştirmek.

O iskelede içimden kalan ve söyleyemediğim şey aslında neydi biliyor musunuz? Kadına gidip böyleee uzun uzun taaa başından olayı anlatıp sonra da, demem o ki hemcinsin ya da değil, bazı kadınları kızcağız falanlarla güya hafifseyeceksen senin de bir havan olsun be gülüm! Mesela Tutya Yılmaz gibi ol!!! Yaptığın hareketle jimnastik literatürüne gir; Ve de o harekete “Yılmaz” ismini versinler. Remziye Hisar gibi Türkiye’nin ilk kimyacısı ol. Safiye Ali, Selma Rıza, Süreyya Ağaoğlu, Semiha Es, Sabire Aydemir… gibi ol. Canımı ye. Ama koca parası ile yayıldığın şezlongundan ahkam keseceksen de, muhtemelen bu yazının bilgisi sana gidecek, okuyacaklarına hazır ol.

Dört Anlaşma: Toltek Bilgelik Kitabında diyor ki.

Bir: Kullandığın sözcükleri özenle seç. Ve iki: Hiçbir şeyi kişisel algılama.

İnsanların size nasıl davrandıkları kendileri ile ilgili bir şeydir.

Bunu son dönemde bir görüşmede yaşadım. Uzun zamandır, senaryo mantığıyla yeni nesile uyumlu çocuk kitapları yazmak istiyordum ve yazmıştım da. Bu kitaplarla bağlantılı olarak melek yatırımcılara sunmak üzere hazırlandığım bir de aplikasyon fikrim vardı. (Hala 1 dakikalık tanıtımını beklediğim.) Örneklerini de yazmıştım. Bir yazar dostumun vesilesi ile İzmir’de bir yayıncıya gönderdim. Çok tatlı bir yayıncı vardı karşımda. Editör, o ve ben görüşecektik. Zira İzmir seyahatlerimde zaman sıkıntısı olduğundan herkese uygun bir gün belirlemek biraz vakit almıştı ama sonunda başardık.

Konuşacağımız konular yukarıda yazdıklarımdı. Kafamın içindeki deli düşünceleri paylaşacağım için çok heyecanlıydım. Her şeyi animasyon ve oyun kafasıyla gördüğümden bakalım ne diyeceklerdi dahiyanece fikirlerime:) Ha unutmadan yazayım; bir tane de normal akışta çocuk kitabı vardı editörün okuması gereken. Fakat heyhat olay patladı!

Kursakta kalan hevese, yeşereceği yeni topraklar aramak düştü yine.

Şöyle ki; Editör hanım belli ki beğenmemişti yazdıklarımı. Zaten klasik bakış açısıyla yaklaşan birinin beğenmeyeceğini tahmin ediyordum. Klasik çocuk kitapları basmaya alışkın yetişkinler ve çocuk kitabı yazan yetişkin ordusunun sorunları üstüne ahkam kesmeyeceğim burada. Sıkıntılı çoğu. Çocuklar o zırvalıkları okumasalar daha iyi bile. Ancak istiyordum ki derdimi, niyetimi anlatayım. Fikirleri dinleyeyim. Nedenleri niçinleri. Sonuçta çizgi filmlerden, oyunlara vs. çocuklarla ilgili çok iş yapıyordum. İstiyordum ki ben anlatayım o da bana desin ki: Hımmmmmm… Falan! Lakin bu hanım toplantıya gelmeye dahi tenezzül etmedi. İzmir rahatlığını çoktan unutmuş beni, esas ‘bu duyguya isim bulamadım’ şey ettiren, telefondaki sözleri oldu. Yayıncı duymadığımı sanıyordu elbette konuşulanları. Tilki Faik kulaklarım ise maalesef bir güzel duyuyordu sesleri. ‘Ağbi ben zaten seni yalnız bırakmamak için gelecektim, bana ne mi dedi, yoksa böyle bir şey mi, tam duyamadım…. ‘ Valla editör hanımın adına ben utandım. Sonra işlerine baktım. İki işi var. Hımmm dedim. Bu da tecrübe. Ha isterse edebiyat nobeli alsın, kabalık bende otur sıfır etkisi uyandırıyor. Çünkü yayıncı çok tatlı ve kibar biriydi. Ve belli ki güvendiği bir editör bu. Üstelik sanki, beni ve yapmak istediğim farklı işleri anlamak istiyordu. Diğer taraftan bir devlet kurumu için çocuk zirvesi yapmak istiyorum ekibimle ve bu işte de onlara ihtiyacım var olabilecekti. Sözün özü ortak çok şey yapabilirdik kısmet değilmiş.

Homo homini lupus’tan apartma, femina femini lupus veya nooluyo lan bu kadın milletine, demiyorum hala haliyle!!! Sadece yazmaya devam ediyorum. Böyleyken böyle dostlar!

Son olarak, bu kızcağız hepinize: Eypio ft 9 Canlı’dan ‘Deli Dediler’ ve Norm Ender’den ‘Deli’ adlı güzide parçaları hediye ediyor :) Çok çalışmak iyi bir şey değil de diyor.

Not: Kızcağız başlıklı naçizane yazım vesilesi ile, kadın/erkek günü ayırt etmeden, insanca yaşamayı seçen ve kelimelerin ayrımcı değil birleştirici ve eşitlikçi tarafını seven tüm canlıları: Kuş, kedi, köpek, zeytin ağacı, gül dalı, yasemin çiçeği vs. dahil kocamannn öperim.  Efenim 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günümüz kutlu olsun!

 

 

About Vildan Çetin

instagram: _vildancetin_ beynelhayat velmemat... writer; published 2 books from sacred life trilogy: the origin, the voice. trtcocuk cartoon serial ciciki's script&jingle, tik&tak cartoon series, neşeliçocuklar youtube, advertiser, brand strategist, content developer, youtuber, documentary
Bu yazı taze diş macunu içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s