Doğum günü: 21 Temmuz! Yok: 21 Ocak! Yok: Her gün!

20 yaşında mıyım ne! Yaz. Aylardan Temmuz. Tatildeyim. Neredeyiz tam hatırlamıyorum. Yeni tanıştığım tiplerle, deniz-kum-güneş üçlüsünün üstüne fırt fırt geziyorum. Gündüzleri kumsalda kitap okumayı da ihmal etmiyorum tabii ki. Kitabıma dalmışım, bir anda yanımda toplaştı bunlar, dediler ki, akşam bir şeyler yapalım. Herkes bana bakıyor. Normalde, alfa adayı ağbilerin hemen atlayıp orası burası şurası derken, kızların da ‘yaaaaa hayırrrr oraya değil buraya gidelim’ demeleri gerekirken; tüm kafalar bende. Akşam nereye gitsek, diye soruyorlar. Haliyle konuya uyanamıyorum. Yani ben ne bileyim. Orası mı burası mı? Al takke ver külah bir yere karar veriyoruz. Akşam sözleştiğimiz yerdeyiz. Herkes fısır fısır. Bir şeyler dönüyor ama ben dışındayım. Ooo bir anda dj müziği değiştiriyor. Happyyy birthdayy çalmaya başlıyor. Garsonun elinde en çikolatalısından bir pasta. Herkes happpppyy birtdayyy. Ben de öyleyim: Happpppyy birtdayyy diye çığırıyorum. Şarkı çalmaya devam ediyor. Etrafa bakıyorum. Acaba kimin doğum günü diye. Garson yürüyor. Yürüyor. Şarkı çalmaya devam ediyor. Garson yürüyor.  Bize doğru geliyor. Masaya pastayı koyuyor. Ben masadakilere bakıyorum. Masadakiler bana. Acaba kimin doğum günü? Haydii üflesene diyor içlerinde biri. O an bende jeton düşüyor: Bugün 21 Temmuz! Yüzümdeki şaşkın ifadenin yerini, geçişli duygular barındıran ve fakat yine de mutlu bir ifade alıyor. Pastadaki mumları üflüyorum. Bir güzel de kesiyorum. O gece gül gül gülüyor, danslar ediyoruz. Ve o gece kimseye nüfusumda 21 Temmuz yazıyor ama benim esas doğum günüm 21 Ocak demiyorum. İçlerinden hangisi, ne ara nüfusumu gördüyse! Kimseye sormuyorum.

O yaşta birazdan anlatacağım olayları anlatmak ayıp gibi geldiğinden konuyu bir daha hiç açmıyorum.  

Türk Sinemasında Kadın Yönetmenler konulu tezimi yazdığımdan beri, kadın yönetmenlerin filmlerine ayrı bir ilgi duyarım. Ha tabii ki kadınlara yapılan ayrımcılığa da! Hele Oscar’da. 82 sene yarışma düzenle, o kadar zaman sadece Kathryn Bigelow’a ödül ver! James Cameron’un hanımı Kathryn ablayı Amerikan sağcısı diye eleştiren çoksa da… Öf neyse ne! Gelelim esas konumuzun kahramanına: Lübnanlı Nadine Labaka. Bu pek pek hoş hanım, sadece yönetmen olarak değil, yazar ve oyuncu olarak da ülkemizde ziyadesiyle seviliyor. Kendisi, 2018 Cannes Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülünü alan Kefernaum/Capharnaüm*’ün de yönetmeni. Filmi öneren bir arkadaşımdı. Dedi ki, seyret. Bayılacaksın.

Seyrettim ve bayılmak bir yana, oha dedim ucundan kenarından benim hikayem bu be!

Kefernaum’un** baş kahramanı Zain, fakirlikten süründükleri ve çocuklarıyla zerre kadar ilgileri olmadığı halde, sürekli üremekte bir sakınca görmeyen ebeveynlerini ‘Bana efendi gibi bakamayacaksanız neden dünyaya getirdiniz ulan’ diye mahkemeye veren cin yavrusu bir çocuk. Haklı da isyanında. Ablası minnacıkken bir adam peşkeş çekiliyor. Zain evden kaçıyor.  Etiyopyalı mülteci Rahil ve minik oğluna kol kanat geriyor. Hikaye uzun. Ancak en fenası Zain 12 yaşında ve bir kimlik belgesi yani nüfus cüzdanı dahi yok! Bu yüzden devlet tarafından da yok sayılıyor.  İşte tam da burada Zain’le hayatlarımız kesişiyor.

7 yaşına kadar nüfusu olmayan kaç kişiyiz?

Lübnan’da büyümedim. Türkiye’nin en medeni şehirlerinden İzmir’in, cumhurbaşkanlığı referandumunda %95 hayır oyu çıkan en en en enn ilçesi Karşıyaka’da doğdum. Ailemin o çeşit bir yoklukla alakası yoktu. Seviliyordum da ve epi topu 3 kardeştik.

Anne– Senin kızın değil mi? Git sen çıkar!

Baba– Ben oralarda (nüfus müdürlüğü) sıkılırım. Sen git yap!

Anne– Ne oldu kızın nüfusu?

Baba– Acil Denizli’ye gitmem lazım. Sonra da Isparta. 6 ay yokum. Kızın nüfusunu çıkar. Vınnn…

Anne– Yine mi nüfusa gitmeyeceksin? Ama Altay maçlarına götürüyorsun kızı!

Baba– Sen de evdesin bütün gün.

Yukarıda anlatmaya çalıştığım tarzda inatlaşmalara doyamayan ve didişmeyi yaşam şekli olarak benimsemiş bohem ailem yüzünden 7 yaşıma kadar nüfusum yoktu. Yooo şaka değil. Yeminle öyle! Allah’tan okula yazılmam gerekmiş de annem gidip çıkarmak zorunda kalmış. Bakın orada da ne olmuş: Anlatayım. Ben evde doğmuşum. Rahmetli ağabeyim menenjit olduğundan, annem doğumum yaklaşırken bir iki ufak tefek iş yapmış ve bu yüzden karnında sıkışmışım. Aylardan Ocak. Günlerden Perşembe. Doğduğum o müthiş günde:) yani, Ocak 21’de annemin sancıları geldiğinde, babam evde yokmuş. Anneannem ve teyzem yurtdışındaymış. (Kadın doğrucak herkes keyifte yani) Neyse; Komşularrr yetişin, ay hastane, dur taksi derken, pat diye kafayı yere çakmak sureti ile fırlayarak doğmuşum.  Ve hiççç ağlamamışım. Kıpkırmızı gözler ve mosmor bir vücutla mal mal duruyormuşum. Annem demiş ki, oğlum hasta, kızım da ölü doğdu. Ortam, IQ’su sıfır altı hedef kitle Türk dizisi. Herkes ağladı ağlayacak ki, komşulardan biri elini ağzıma koymuş, aa bu nefes alıyor, diyerek milletin hevesini kursağında bırakmış. Doğum ölçülerimi veriyorum: 2.5 kilo ve öyle kısaymışım ki annem tutmak istediğinde sadece bir eli yetiyormuş. Neyse: Annem demiş ki, kızım yaşıyor ya; cüce olsa da olur! Ahshshshshs:) Şu an boyum kaç: 1.81! Te Allammm.

Aradan yıllar gelmişşşşş geçmiş. Bu gelmiş geçmiş ile geçiştirdiğim yıllardan ileride roman yapacağım. Nedenlerini sonra yazarım. Bir yaşıma geldiğimde ağabeyim rahmetli olmuş. Gel zaman git zaman yukarıdaki didişmeler, gürültü ve patırtılar devam ederken okul zamanım gelince annem mecburen nüfumu çıkartmak zorunda kalmış.

Annem Dudi, nasıl güzel bir kadın. Efsane. Ben de cılız ve tipsizin önde gideni.

Annemle nüfus müdürlüğüne girmişiz. Memurlar, elinde 7 yaşında bir çocukla nüfus müdürlüğüne gelen bu hoş hanımın isteklerine yanıt veremeyeceklerini anlayınca  müdüre postalamışlar. Çünkü annem evlilik cüzdanı dahil yanına hiçbir belge almamış. Müdür demiş ki, demiş olduklarını sırasıyla listeliyorum:

-Hanımefendi bu çocuğu nereden buldunuz.

-Doğum kağıtları nerede?

-Bugüne kadar neden nüfus çıkarmadınız?

-Eşiniz nerede?

-Evlilik cüzdanınızı görebilir miyim?

Annem ısrarla, anlatıyor. Öyle oldu. Böyle oldu. Denk gelmedi. Vakit olmadı. Babası ilgilenmedi. Müdür şok. Durumu anlayamıyor. Bu çeşit bir şuursuzluğa anlam veremiyor haliyle. Annem dışarıdan bakınca gayet havalı bir kadın. Gayet modern falan. Ne demek istediğimi anlayın diye, fotoğraf koyacağım sona. Maksim’de eğlencedeler babamla. Ben fotoğrafta yokum ama Engin var. Müdür bakıyor durum vahim. Aile defterini açıyor. Adamcağız yine şok şok şok! Diyor ki,

-Hanımefendi sizin bir oğlunuz daha varmış. O nerede? Ölmüş mü? Ölmüş galiba. Hımmm…

Haliyle o belge, bu konuşma, şu tanıdık derken… Ah zavallı annem! Kendisine rahmetli ağabeyim de hatırlatılınca, morali öyle bozulmuş öyle bozulmuş ki, bütün bildikleri kafasından uçmuş gitmiş: Böylece ben olmuşum 21 Temmuz doğumlu. Ya yıl? Herkes kızını küçük yazdırırken ben büyük yazılmışım. Tebrikler yani! Sevgili ailemi tebrik ettiğim diğer konular yanında bu devede kulak kalır ya!!!! Neyse.

Fakat hala esas konuya gelemedin Vildan!

Şaka değil. Cidden anlatacağım konu başka. Başlığı da kısaca şu: Bence bu sene farklı geçecek. Daha doğrusu bundan sonra her şey daha başka olacak benim için. Neden mi? Anlatıyorum.

Reklam kreatif ekiplerinde dirsek çürütürken kendime sorduğum bir soru vardı ‘Reklamcıdan solcu olur mu?’ diye.  Kendimi o kaynar kazana atmama sebep iddialı solcu ağbilerin en eskileriden biri ile karşılaştık evin oralarda bir kafede bir kaç gün önce. Elinde rakısı ile ahkam kesmeyi rutine bağladığı sohbetlerden birini ediyordu. Ben de barda dikilmiş, dışarıda masa boşalsın diye bekliyordum. Zira kahve içeceğim arkadaşım günde 2 paket sigara içiyor. Katiyen içeride oturamaz. Otursa da sigaraya kalkmaktan sohbet p.ç olur:) Aslında içeri otursak daha iyi. Feci hastayım. Geçmeyen hastalık yapmışlar onunla didişiyorum. Ama o oturmaz biliyorum. Kafam gibi durum da karışık. Neyse uzatmayayım; barda sohbete başladık. Eski defterler façıldı. Aa öyle mi? Yahu X nasıl? Y ne yapıyor? O da mı Londra’ya taşındı. Demek C reklamı bıraktı yogacı oldu. Z de Datça’da pansiyoncu.

Ivır zıvır bir sohbet. Bari minnoşca derinliği olan bir iki kelam edelim dedim kendi kendime.

Hazır yeni yıla da girmişiz. ‘Bu sene bence çok farklı geçecek’ dedim. Ay sende mi o 31 Aralık’tan 1 Ocak’a kadar geçen kısacık vakitte hayatının depar atacağına inananlardansın, dedi. Yo dedim, kanıtım var. Neymiş o, dedi. Gayet net biliyorum o ‘Neymiş’ kelimesinin alt metninin kapsama alanını. Tarihçesi, orta alt sınıf bir aileden gelip  yabancı reklam ajanslarında üç beş afili konkur alınca sınıf atladığını sanan, ancak geçmişi bağrında hala yara, aşağılık kompleksini örtmek adına ucu kaçmış kendini beğenmişlik ile benden başka herkes aptala uzanan salıncakta sallanıyor: O, neymiş o!

Bu yüzden müstehzi kıvrımlı ağzından yayıla yayıla çıkan, neymiş o, sorusuna hiç takılmadan anlatmaya başladım. Daha sonra da gayet itici görüneceğimi bile bile bombayı patlattım: Yeni seneye sahnede girdim, dedim. Videosu bile var. Havalı geldi cümlem ağzımdan çıkarken. Yeni senede sahnede olmak! Hımmmm. Cânım Şelale Sehnaz Sam’ın daveti ile sahnelere tekrar adım attığım videoyu bulmaya çalışırken, aa şarkı mı söyledin, diye sordu süper egolu ağbi. Takılır mıyım hiç!? Yoo dedim. 10’dan geri saydım. Gülmemek için kendini zor tuttuğunu fark ettiğimde iş işten geçmişti. Kibarca, tebrik ederim, dedi ve devam etti hain;  Çince mi saydın? Yoo, dedim Türkçe. Bu kez kendini tutamadı, kadehini masaya koyar gibi yaparken başını eğip gizliden gülerken ‘büyük başarı’ dedi. Ne mutlu sana!

İşte bunu demeyecekti! Arkadaşımla bir kahve içip kalkacaktım halbuki.

Garson bey bakar mısınız dedim. Şarap mönüsünü alabilir miyim? Ve anlatmaya başladım.

Seyredilirken bir iş yapmaktan nefret ederim, bunu biliyor muydun? Haydi canım dedi, pek öyle görünmüyorsun. Özgüveni tavan yapmış havalar falan!.. Yok be dedim. Onlar rol. Hadi canım, dedi. Valla, dedim. Çok sıkılıyorum. İçim şişiyor. Ulan o kadar yıldır tanışıyoruz ilk defa insani bir sohbete başladık. Normalde şakaya vurur, aynada çok çalıştım da ondan, derdim. Ama bu kez demedim. Bu sene farklı başlamıştı, farklı devam edecekti.

Baskı altında, yani biri beni izlediğinde, tanımadığım ortamlarda, kalabalık insan grupları karşısında… Sinirlerim bozuluyor, dedim. İzlenmeyi sevmiyorum. Bildiklerimi unutuyorum. Çin Seddi’ni kim yaptı, diye sor. Almanlar diyebilirim. Böyle durdu. Sana bir şey anlatacağım dedi. Yıllar önce bir sunumda, Lassa falandı galiba, sıra sana geldiğinde feci sıçmıştın, şimdi anlıyorum nedenini. O sunumu ben de hatırlıyordum. İngilizceydi tüm sunum. Evde o kadar çalışmama rağmen çuvallamıştım. Sadece o sunum mu dedim. Ben sana liste yapayım. Neden ama, dedi. Reklamcıda da solcu naifliği olabiliyordu demek ki! İşte şimdi ben de bunu anlıyordum bu soruyla.

Karşıya’da Atatürk Çocuk Korosundayken travmam başladı, dedim.

Bir ton sınavla seçilmiştim halbuki. Her hafta sonu oradaydım. Şan ve piyano dersleri alıyorduk. Öğretmenimiz de Yaşar Ürük. Soğuk tipli bir adam. Danimarkalı gibi tipi. Uzun boylu. Soluk sarı benizli. Az ve sarı saçlı. Tabii ki ben o zamanlar  öğretmenliği, para alınarak yapılan bir işten ziyade öğretme tutkusuna daha fazla dur diyemeyen insanların mesleği sanıyordum. (İstisnalar kaideyi bozmaz) Sertti de. Tavizsiz bir tip. Bir gün bir haber geldi. TRT’de sahneye çıkacağız. Konser vereceğiz. Biz tüm çocuklar nasıl sevindik anlatamam. Havalara uçuyorduk.

Ailede süper bir ‘ünlü olma vaadi’ içeren becerikli evlat rüzgarı esiyordu.

Provalar sıklaştı. Heyecan tavan. Hafta sonu son bir prova daha vardı. Giysili miysili. 10 yaşındayım. Fazla değil. Giyindim süslendim. O son provaya gideceğim. Ancak bir sorun var. Bizimkiler yine didişiyor. Para isteyeceğim otobüs için; araya girip isteyemiyorum. Üstümde giysiler, beklemeye başladım. Annem de babam da beni  görüyor ama neden bekliyorsun demiyorlar. Kavganın baldan tatlı olduğu yaştalar. Ben parayı alana dek zaman geçti. Halk Eğitim Merkezi’ne gidip konser salonuna girdiğimde provalar çoktan başlamıştı. Kapıyı açıp içeri girdiğimde Yaşar Ürük herkesi susturdu. Soğuk bir ifadei ile bana dönerek, çık dışarı, dedi. Özür dilerim, geç kaldım diyorum dinlemiyor. Dinlese de ne diyeceğim. Ne anlatacağım. Onu da bilmiyorum ya! Sadece özür dilerim diyebiliyorum ve tattatata tammm ağlamaya başladım. Tüm koronun önünde hüngür hüngür…

Bu çocuk sevmez soğuk ruh, ben ağlarken hiç oralı olmadı ve tüm koroyu tekrar şarkıya başlatırken ‘Sen konsere çıkmayacaksın. Dışarı çık’ dedi.

Ağlamaktan kilit olmuşum. Kıpırdayamıyorum. Kapının önündeyim. Şarkı bitti. Bu kez insafa geldi galiba, tamam haydi yerine geç, dedi. Hıçkırmaktan nefes alamıyorum. Korkunç durumdayım. Kendimi yerime attım atmasına da… içimde çok derin bir yerde kırılan o şey… Yıllarca peşimi bırakmadan kırılmaya devam etti. Ne zaman insanların önüne çıkmak zorunda kalsam gerilip saçmalamama, mutsuz olmama ve  yalnızlığımla mutlu olmayı öğrenmeme, bir nevi yazarlığı seçmeme neden oldu.

Böyle vitesi köklemiş anlatıyorum. Bir farkettim ki, ilk kez tanıştığı biri olağanüstü bir olay anlatıyor gibi şaşkın bakıyor bana. Bir an ortam sessizleşti. Olayın susma fazına geçmiştim. Rakısından bir yudum aldı. O olaydan sonra seni işten ben atmıştım, dedi. Biliyorum, dedim. Belki de senin de bunu bilmen gerekiyordu. İnsanlar şekil yapayım derken, insani değerleri yolunmuş tavuğa çeviriyor bizim sektörde. Yok ya dedi, artık sadece reklamcılar değil, herkes öyle. Herkesin derdi, en iyi sahte dünya algısı yaratmak. Haliyle sohbet hoşuma gitmeye başlamıştı. Yoksa yoksa ben de bir entel miydim:) Sonra ne oldu, diye sordu. Hikayemin devamını merak etmiş olmalıydı.

Tekrar anlatmaya koyuldum.

O günden sonra koroya gitmek benim için bir zul oldu, diye devam ettim. Siz nadide ve biricik okuyucularım için o olaydan sonra çıktığım AÇK konserlerinden birinde çekilmiş bir fotoğrafımı koyacağım. Beni asla tanıyamayacaksınız. Mutsuzluğun resmi resmen. Göz altlarım çökük, ağzım bir garip. Gözlerimde kaygılı bir bakış var. Hatta korkulu. Neyse. Geçti gitti.

Bar sohbetimize dönersek: Ancak artık şifalandım, dedim. Darısı başına, demedim. O ara ikinci rakısını söylemişti. Arkadaşım da gelmiş, masamıza oturmuş bekliyordu. Deli kız, dedi. Deli kız! Hoşuma gitti bu tabir. Normalde sevmem öyle radikal hissi uyandıran sıfatları. Bir yandan da içimden, tamam en berbat işlerden birini yapıyor olabiliriz ama biz reklamcılardan da solcu çıkabilir yani, diye düşünüyordum.

Bu sene yeni yaşıma böyle bir ruhla merhaba dedim. Delilik güzel şey.

Bir yazı daha yazdım. Bu sene önemli bir karar daha aldım çünkü. Konumuz: Yarım bırakmak. Onu da ilk fırsatta yayınlayacağım. Çocukluk yaralarını sarmak ve şifalanmak için güzel zamanlar bunlar. Dilerim daha nicelerinin çaresine bakarız hep birlikte. Doğum günüm ha 21 Temmuz ha 21 Ocak. En fazla burcuma bakarken fark ediyor. Kova üstü ikizler. Ay akrepte. Bu detayları saymazsak, deliye her gün doğum günü!

İyi ki doğmuşuz ulen:) Di mi? Günü ne fark eder!

 

 

*Capharnaüm/Fr: Kaos.

İncil’de geçen hikayelerde lanetlenmiş bir köyün adı. Kaosun dışında cehennemi ve karmaşayı da ifade ediyor.

**https://www.haberturk.com/yazarlar/mehmet-acar/2301598-kefernahumda-yasayanlari-anlamak

 

About Vildan Çetin

instagram: _vildancetin_ beynelhayat velmemat... writer; published 2 books from sacred life trilogy: the origin, the voice. trtcocuk cartoon serial ciciki's script&jingle, tik&tak cartoon series, neşeliçocuklar youtube, advertiser, brand strategist, content developer, youtuber, documentary
Bu yazı taze diş macunu içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

1 Response to Doğum günü: 21 Temmuz! Yok: 21 Ocak! Yok: Her gün!

  1. Keyifle okudum. Müthiş bir ironiyle mizah tadı bir arada. Hoş bir doğum günü yazısı olmuş. Sağlıkla nice güzel yıllar diliyorum. 🙏❤👍😊

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s