Hemşire İmparatorluğu!

Blog maceram, 19 Mayıs 2011 tarihli ‘deus Ex Machine-Ölüm Makinası’ yazısı ile başlıyor. En az yazı yazdığım sene 2013. Sadece 3 yazı var. Belki bir gün nedenlerini yazarım: Kendime de ‘sakın bunları bir daha yapma hatırlatması’ ile! En çok 2018’de yazmışım: 15 tane. He maaşallah bana! En üretken olduğum dönemlerden de biriydi. Darısı diğer senelerin başına!

Gelelim bu seneye: Son yazım, 31 Mayıs 2019 tarihli, yaklaşık 4 aydır bloğuma yazmıyorum. Daha doğrusu yazamıyorum. Zira:

Bu sene çok uzun geçiyor!*

Açıkçası hem uzun, hem de tercih etmediğim şekilde katmanlarla dolu bir sene geçiriyorum. İzmir-İstanbul arasında büyük kırılmalarla yaşadığım çeşitli hayatlarımda, birbiriyle gayet alakasız ruhani ve maddi pozisyonlara bürünmek zorunda kalıyorum. Ve haliyle, normal gidişatta denkleşmediğimizden pek yakın durmadığım insanlarla hemhal olma fırsatı buluyorum. Bu insanların büyük bir kısmını hastalar ve yakınları oluşturuyor. Diğer kısmını da sağlık personeli! Başlıktan da net olarak anlaşılacağı üzere bu yazı sağlık sektörünün ara elemanları olan ve son derece önemli bir mesleği icra eden hemşirelerle ilgili. Ha bir tarafından da doktor ve hastabakıcılarla elbette.

Sus! Susarsan, Sıra Sana Daha Çabuk Gelecek!

Sus! (Ma)… Sustukça Sıra Sana Gelecek!

Hastanelerde iki önerme var. Yukarı yazdım. Bu iki önermenin temeli de susmak üstüne kurulu. ‘Sus’ yazan bir poster vardı eskiden hastanelerde hatırlarsanız.  Bence son derece anlamlıydı. Bir hemşire ki sonradan öğrendik o bir modelmiş, elini ağzına götürmüş ‘sus’ işareti yapıyordu. Hepimiz bir yerlerde denk gelmişizdir. Kurtlar Vadisi’nde bile gözümüze soka soka metaforlarca şeettiler bu fotoyu. Hala bu fotodan kusmadıysanız, yaşadıklarımı bu motif üstünden aktarmaya çalışacağım. Sıkılırım bu konulardan diyorsanız da haklısınız. Ancak emin olun ki: Bir gün sıra size de geldiğinde sıkılacağınız kadar sıkıcı değil yazım.

Hastane ve hastalık tecrübem annemin süreciyle sınırlı olsaydı belki bu yazıyı yazmak için yeterli bulmazdım kendimi. Lakin karşılaştırmalı edebiyat gibi karşılaştırmalı sağlık sektörü tahlili yapmak da ‘güzel sanatların’ bir dalı olarak görülmeli bence ve ben sağlık sektörünün iki zıt ucunda tecrübeler yaşamış biri olarak, bu tahlili net olarak yapabilirim diye düşünüyorum. Neden mi?

Yakınlarım bilir: Süper hastalanırım! 

(Çok eski bir takım zamanlarda!) Böyle çat diye fantastik teşhislerle hastaneye yatırılır, kaldığım süre zarfında, tam ölmek üzereyken oram buram kesilmek suretiyle hayata bağlanır ve salıverilirdim: Berbat psikolojimle baş başa. Bu tecrübelerimin hepsini, özel hastane konforu ile yaşamanın nasıl bir ayrıcalık olduğunu geçen günlerde çok daha iyi anladım. Tabii ki,  özel sağlık sigortasının sağladığı konforlarla dolu o lüks ve steril hastaneden çıkmakla hastalık bitmiş sayılmıyor biliyorsunuz. Bir de bunun nekahat süreci vardır. İşte en iyi becerdiğim hallerden biri de buydu. Süper bir hastaydım. Bakan kimseyi katiyen kanırtmazdım: Kanlı kanlı dalak yemişliğim dahi vardır değil mi Şelale Şehnaz Sam’cığım? Üstelik bunu yememi şart koşanlar tepemde dikilmiş, ay çok iğrenç görünüyor be, tatlışlığında nahoş cümleler kurarken. Duyuyorum ama sizi, bile demezdim. Minnak lokmalar halinde sabırla o dalağı yerdim. Ne didişicem be, derdim kendi kendime: Sonuçta onların dedikleri olacaksa yani…

Gelelim bu zamana!

Annem, malt lenfoma teşhisi ile uzun bir süredir Bozyaka Devlet Hastanesi Hematoloji servisinde tedavi oluyor.  Doktoru Prof Dr. Oktay Bilgir. Kendisini pek görmedik açıkçası. Genellikle asistanları bizimle ilgileniyor. Kontrole gittimiz zamanlarda, kendisini sorduğumuzda ise 7. katta yatan hastalarla ilgileniyor, deniliyordu.  Cennet-Cehennem 7 kat falan ya. Dante de var işin içinde. Sayı böyle kodlu zihnimde, 7. kat İzmir Hilton gibi geliyordu bana. Annem de 21 günde 1 o katta kemoterapi alıyor ya!  Aslında Dante: 3-7-22 esasında kurmuş eserin yapısını. Annem ilacı 22 günde 1 alsaydı ooo süper bağlantı kuracaktım!  Kısmet değilmiş. Ama bu kısmetsizlik 7 sayısının Türkler için de dahil önemi değiştirmiyor değil mi?

Yaaaa… Yine yapıyorum aynı şeyi ve konuyu saptırıyorum!

Ne diyorduk! Annem her kemoterapi öncesinde ve sonrasında kontrole gidiyordu. İşte bu son kontrollerinden birinde çat diye doktorun kapısında bayılmış. Gelinden çok kızkardeş kategorisinde gördüğüm Elver aradı. Annem acilde yatıyor. Hastaneye yatış verecekler, gel diye. Gecelik, pijama, nevresim al getir falan. Not düşeyim, tabii ki rekakatçi de benim. Hayatında hiç hastanede yatan bir hasta bakmamış ben. Du bakalım, dedim kendi kendime bunun da altından kalkarız evvelallah!

Annemi ilk defa böyle görüyorum.

Annemi apar topar iç hastalıkları bölümüne ait 6. Katta bir odaya alıyorlar. Odada 2 hasta daha var. Özel oda 1 tane. O da dolu. İsteseniz de oda yok yani! Hee bu arada annemin de bilinci yok. Evet konuşuyor ama uzayda. Uranüs Mars arası bir yerde. Bana Aysel diyor. Kuzenim sanıyor. Perdelere dokunuyor. Bunlar pis, diyor. Çıkarın klorağa yatırın. Kırmızı kova var. Orada dursun. Tatlı tatlı da gülümsüyor ve aynı andaaaa, kolundaki katateri sökmeye çalışıyor ve söküyor da! Her yer kan. Yenisi takılacak. Bağırsan ne yazar. Hemşireler ‘cool and the gang’ bebeim! Allah’tan yan yatakta refakatçi bir ‘Gül Abla’ var. O profesyonel bir bakıcı. Şeker hastası genç bir kadına bakıyor. Benim şaşkın tavuk hallerime kıyamayıp yardıma geçiyor.

Çünkü o herkesi tanıyor.

En çok da hastabakıcıları. Onların yapması gereken her işi Gül abla yapıyor. Yerleri paspaslıyor. Zira bu hastanede pislenen yerleri paspaslamak hastabakıcıları çok sinirlendiriyor: Neden yerler pisleniyor ki odalarda? Neden? Uslu uslu otursalar ya şu hasta denen iğrenç insanlar? Mesela annem; içirmeye çalıştığım çorbayı tek bir el darbesiyle dökmese! Zarif bir edayla ve hoşsohbet tavırlarla içse ya o çorbayı. Ama içmiyor. Gıcık şu hasta takımı. İnadına döküyorlar çorbaları yere.  Gül abla, haklı olarak çok sinirli hastabakıcılara hiç kızmıyor. Bu sizin işiniz, dırdırı kesin de silin şurayı, demiyor. Ay biz yaparız ne olacak yahu, diyor. Yerleri biz siliyoruz. Mesela mesela; Annem tuvalete gidemeyeceği için bu duruma kimse müdahale etmiyor. Hemşireler demiyor bile; Bu kadının bilinci yok, tuvalate nasıl gidecek. Hem neden bilinci yok? Doktorlara desek mi? Bunu sizin söylemeniz lazım: Hem de papağan gibi sık sık. Ama öyle yapınca da çok sıkılıyorlar falan. Ama öyle yapmazsanız da unutuyorlar. Neyse!  Anneme alt bezini Gül abla akıl ediyor ve  bağlıyor. Falan filan.

Bu arada unutmadan yazayım. Tuvalet leş! Pis. İğrenç! Neden mi? Koskoca koridordaki üç tuvaleti aynı anda kırıp dökmüşler. Sadece biri çalışıyor. O da koridorun bize göre en sonunda. Yani üniversite mezunu olmaya, mimarlık/mühendislik vs okumaya gerek yok; ağbi aynı anda 3 tuvaleti de kullanılamaz hale getirmesek nası olur? Diye düşünmek için. Hastalar falan nereye şey edecek, diye sormak için alim olmaya gerek mi var? Haliyle 4. tuvalet leş! Biz hastanedeyiz. Son derece ciddi bir hastamız var. Diğer hastalar da benzer durumlarda lakin hijyen uzakta bir ütopik ada!

Gündüz işler daha kolaymış bunu gece anlayacağım.

Yeni açılan damar yolundaki bıtbıtı da çıkarmaya çalışan annemin durumu gittikçe ağırlaşıyor. Hiç kıpırdadan elim elinin üstünde bekliyorum. Yeter ki oynatmasın o eli. Beklemeye razıyım. Ama tutturuyor tuvalete gideceğim. Anne alt bezin var diyorum. Yok! Allahım nasıl bir inat. Bilinci yok ama inadı var. Hemşireyi buluyoruz. Kan pıhtılaşabilir diyor eğer kapatırsak. Ama demiyor ki, tamam, madem teyze bunu istiyor ben de sizinle geleyim. Tuvalete birlikte gidelim. Ben kanı tutarım. Çıkarmayalım kataterden. Onun yerine, çat diye bir güzel kesiyor kanı. Biz tuvalete gidiyoruz. Dönüşte katatere tekrar bağlanıyoruz ama o da ne? Kan pıhtılaşmış, gitmiyor. Artık bir işim daha var. Sürekli kan pompalamak. Mecburrrr yapacan! Yapma da göreyim. Allahtan Gül Abla var. O beni seviyor. Anladı uzaydan geldiğimi. Zaman ilerliyor. Kan bitmiyor. Gül Abla dayanamıyor. Hemşireyi çağırıyor. Hemşire geliyor, kan tam bitmeden söküp alıyor.  Öyle yorgunum ki!

Annemin bilincinin hala kapalı olması, şikayetlerim üstüne gelen asistan doktoru, kontrol etmek zorunda bırakıyor. Doktor durumu çözemiyor. Saat 05 gibi tomografi için gideceğiz. Uyumamam lazım. Saat 04.00 civarları. Bir fark ediyorum ki annem öyle bir terlemiş… Öyle bir terlemiş… Böyle bir yatak, pike, yastık ıslanması yok. Koridorlarda da kimse yok. Hemşireler zaten yok. Gül Abla odalarına bak, diyor. Kapıyı çalıyorum. Önce kibarca. Sonra hızlıca. Gümbürdeterek. Koridor inliyor. Hemşire herhalde odada yok diyorum. Diğer odaya bak diyor Gül abla. O kapıyı biraz çalınca, kadın hemşire uyanıyor. Mızıldanmama, bu ne rezalet, hasta ölse kimse duymayacaklarıma falan çok bozuluyor. Yine de tatlı biri. Haklısınız falan diyor. Erkek hemşireyi nasıl yapıyor bilmiyorum ama  uayndırmayı beceriyor. Çalarken koridoru inlettiğim odadan erkek olan hemşire çıkıyor ama kızgın!

Güzellik Uykusu Bozulmuş!

Hastabakıcılar yine yok. E çarşaflar, yatak ne olacak… Serumu takan hemşire bununla biz ilgilenmiyoruz diyor. Çarşaf ihtiyacınızda ‘vermemmm’ diye tutturan ama tanıdıkları olunca devlet malını şahane şekilde ‘veren’ ve o çok kıymetli çarşafların olduğu odanın kapısında anahtarları bırakıp güzellik uyksuna dalan hastabakıcıya ilk defa ‘gıyabında’ teşekkür ediyorum. Kapının üstünde bırakılan anahtarları trık diye çeviriyor ve iki yastık, bir çarşafla kılıflar falan alıp odaya geliyorum. Kim mi yardım ediyor: Gül Abla! Hastabakıcı ya da hemşireler çok yoğun uykudalar!!!!

5’e doğru tomografiye iniyoruz. İnerken olanları, indikten sonraki hislerimi falan yazamayacağım, zira benim de bir kalbim var! Ve ağlamamalıyım. Metanetli olmam lazım. Çünkü anlıyorum ki: Devlet hastanelerinde ‘Refakatçi: Her şey!’ Bu konuda gram fikriniz olmasa da, tite tite öğretiyorlar. Sabahki sürpriz de şu: Meğersem herkes evden, pike-çarşaf-kılıf vs dışında, çatal-bıçak-bardak da getiriyormuş. Yemek dağıtan kadın plastik çatak bıçak bile vermiyor. Yokmuş! Kim yapıyor lan bu ihaleleri? Kimler kazandırılıyor?

Kul dara düşmezse Hızır yetişmezmiş. Ana! Bir fark ediyorum ki bizim odada su ısıtıcısı var. Torbalı’dan annesiyle yarışmaya katılan yan yataktaki Nuran Abla, ki bütün gece uyudu, kılı kıpırdamadan hem de, tebrik ederim buradan kendisini: Manyak bir ihtiyacımız olacaklar hazinesine sahip. Her şey var. Çatalından kaşığına, çayından, kahvesine… Bana kahve ikram ediyor. Açılayım diye. Çünkü uykusuzluktan perişanım. Başım sürekli öne düşüyor. Çekirdek kahve alıp evde çeken ve koskocaaaaaaa Cihangirlerde ağız tadına uygun kahveci bulamayan ben üçü bir arada içiyorum. Bim’den alınma:) Baya bayaaaa böyleee uyumlanıyorum…

Darwin amcayla sessiz bir sohbet eşliğinde…

Kahvem bitti bitecek, sabah ilk nörolog geliyor, tecrübeli bir adam. Beğeniyorum. Çeşitli testlerden sonra anneniz iyi diyor. Nörolojik bir sıkıntı yok. Sonradan anlıyoruz, sizin de aklınızda olsun: Bilinç kaybı meselesi de şu. Kemoterapinin vücuttaki tuzu emmesinden mütevellit, sodyum oranı sıfırlanınca ve bir de annem hastaneye giderken şeker hapını almayınca al sana unutulmaz bir gece! Ancak hastanede kalacağımız ortaya çıkıyor. Annemin kanında enfeksiyon var. Ve çok şükürrrr bilinci geri geliyor. Gece ile ilgili biçbir şey hatırlamıyor haliyle. Olanları dinleyince utanıyor falan. Ortalık sütliman. Bizim odanın kapısının yanında bir adet mini buzdolabı var. Üstüne 7-8 tane plastik eldiven kutusu konulmuş. Kısa saçlı, tombik bir hemşire var. Sokakta görsen sevinli bile. Sabah geldi. Onları tek tek almaya başladı. Neyi mi? Hı. Evet eldiven kutularını. Önce anlam veremiyoruz. Kapıdan göz ucuyla bakıyorum. Annem görüyor musun diyor, evet diyorum, hemşire iki koca torbaya doldurduğu malzemelerle akşam üstü 6. Kattan evinin yolunu tutuyor. 10 liradan eczaneye satsa, 70 tl. Fena para değil. Haftada 3 kez yürütse, ki bunu ilk kez yapmıyodur, 240 tl. Fena para değil, demiş miydim? Biz vergi ödeyenlere ait olsa da!

O gece halam imdadıma yetişiyor. Hadi sen dinlen diyor. Dinlenmek mi, ben de hastaneye yatmak istiyorum. Direkt psikoloji servisine. Uyutun beni, diye hönkürerek.

Bu arada annemin doktorunu daha doğrusu asistanlardan birini darlıyorum. Neden neden neden, diye. Valla anlatıyor. Hiç surat asmıyor. Bozulmuyor. Ben doktorummmmmmm doktorrrrr bi’ton işim var, kes sesini de, işimizi yapalım, bakışı atmıyor, nidası çıkarmıyor: Açıklama yapıyor. Ama ben hala o hastanenin bir ‘Hemşire İmparatorluğu’ olduğunun ayırdında değilim. Zira, sonradan anlayacağım üzere burada her yol hemşirelerden geçiyor. Onlar ne kadar izin verirse, o kadar rahatsın. Onların bir altında da ‘hastabakıcı prens ve prensesler’ var.

Biz kim miyiz: Çokoprens ve prensesler, yani refakatçiler!

Ertesi gün, Allah yüzümüze gülüyor. Haliyle ben, başımıza geleceklerden habersiz, o an öyle sanıyorum. Bir level atladık. Aynı kattayız ama iki kişilik odaya geçtik. Cennete az kaldı. Rabbim izin verirse bir kaç güne 7. kattayız.

Orası Hilton! Ahshshshshshshshshshshsh J

Kafa gidip geliyor bende haliyle. Durum o!

İki kişilik odadayız. Kırmızı deri koltuklar, kâh açılıyor yatak oluyor, kâh uzanma ve kitap okuma koltuğu. Hohoyyytlarcaa bir durumJMutluyum. Lakin, o iş öyle değil. Yan yataktaki teyze 87 yaşında. Yemek yemesi hatta su içmesi bile yasak bir hasta. Sabaha karşı 04’te bir teste girecek. Minicik bir kadın zayıflıktan; fakatttt bir çene, bir asabiyet, bir susmama hali. Kadının kızı, refakatçi. Kızına ettiği en kibar küfür: Hırsızlarr paramı çalıyorsunuz, ikincisi orospuuu… Devamına girmiyorum. Refakatçi kadın 60’larında. Danimarka’da yaşamış. Elele verip, hastaneyi gömmeye başlıyoruz. Konu da malzemeleri yatakta unutan hemşirelerden açılıyor. Refakatçi abla diyor ki, Danimarka’da doktorlar her şeyi yapar, asla gocunmaz, öyle süperdirler, böyle şahanedirler falan. Aşşaaaaa kalır mıyım? Hemen atlıyorum, havalı şey ben, Amerika’da böyle İngiltere’de şöyle falan diyorum. Yerim benim havamı!

Hayaller Danimarka! Gerçekler Bozyaka SSK!

Veee geliyoruz bir başka Türk halkı gerçeğine. Saat 23:38! Bu bizim yan yataktaki Danimarkalı ablanın ziyaretçileri geliyor. Yeminle! Ellerinde su ısıtıcısı, börek, çörek! Piknikimsi bir parti yapacaklar. Bir kapalı teyze. 30’lu yaşlarında bir adam ve 20’li yaşlarında bir kadın.   Teyze, su diye inleyen yaşlı kadına elinde bardak yürürken bir yandan da ‘Hastaya su vermek büyükkkkk sevaptır’ diyerekten tam su verecek dayanamayıp atlıyorum, teyzeeeeeee ne yapıyosun teste girecek o! Hem bu saatte ne ziyaretçisi yahu, diyorum. İki saattir Danimarka falan diyosunuz, çağdaşlık diyorsunuz, dünyanın hiçbir yerinde Zimbabve dahil bu saatte bu kadar ağır hastalara kimse ziyaret edemez, Danimarka’da ise önce şuur testi yapar, sonra da toplum zararlısı teşhisi ile hapise atarlar. Genç kadın feci bozuluyor bana. Atara geçecek, diyorum ki, hemen gitmezseniz polis çağırırım, dinsizin hakkından imansız gelirmiş. Cidden de öyle oluyor. Bana atara kalkan kız kim? Yaşlı teyzenin torunu. 9 Eylül Üniversitesi Arkeoliji mezunu!!!!!!!  Adam da damat adayı, manavmış. Kızın nişanlısıymış. Sevap kazanma heveslisi teyze de kaynana namzeti. Bunları yarın öğrenicem. Kimden mi? Teyzenin küçük kızından, yani bu atarlı kızın anasından.

Hee hemşireler mi? Onlar uyuyor. Yorgunlar. Ortada bu kadar gürültü var ama hastane personelinden kimse yok! Memorial Hastanesinde yattığımda kuzenlerimi utanmadan odadadan kovan hemşireler neredesiniz? Ki saat daha 17:00 değildi!!! Burası rahat. Parti versek, kimse gelip nooooluyo be demez! Teyze bütün gece konuşuyor. Kızına vuruyor. Kendine vuruyor. Susmuyor. Sus mu yor! Teste dahi sokamıyorlar. Minicik halbuki. Küçücük kalmış. Kızı ise annesinin demans olduğunu kabul etmiyor. Bu arada sabah Gül Abla ziyaretimize geliyor. Danimarkalı ablaya diyor ki, hemşirelere söyleyin annenizi bağlasınlar. Pencereden atlayacağını söylüyor. Kadın oralı olmuyor. Hatta atlasa da kurtulsak falan diyor. Yeminle!

Ve teyze 6. Kat penceresinden atlamaya karar veriyor. İntihar edecek!

Nasıl mı oluyor da oluyor. Efenim anlatayım: Doktorlar sabah vizitesine gelmeden önce odalar jilet konumuna getiriliyor.  Kimler mi yapıyor? Herhalde refakatçiler. Başka kim olabilir ki? Biz 7. Kata ait olduğumuzdan bizim doktorlar başka. Onlar sonra gelecek. Bu arada teyzenin doktorları odaya giriyor, çıkıyor. Refakatçisi dışarıda. Bizim doktor geliyor. İlk defa Prof Dr Oktay Bilgir’i görüyorum. Ona bir şeyler sormam lazım! An ne me ne ler o lu yor dok tor bey, diyeceğim? Tam diyeceğim, sahne şu: Odanın kapısındayız. Doktorun sırtı dönük. Yanındaki iki asistanın da öyle. Ben odaya bakıyorum. Annemin sesini duyorum: Vildan diyor. Annem Vildan derken n harfine vurgu yapınca daima bir sıkıntı vardır. Bu Pavlov’un köpeeeee styla bildiğim bir durumdur, gayriihtiyari odaya bir bakıyorum, bakmamla kalbim yerinden fırlıyor. Önden cama doğru koşmaya başlıyor. İlk defa kalbimi dışarıda atarken görüyorum. Tüylerim diken diken: Teyze kalorifer peteğine binmiş kendini aşağıya atacak. Öncesinde bastonunu atmış bile! Teyzeye belinde asılıyorum. Oktay bey, hiçbir şey söylemeden yanından içeri fırlayınca ilkkin durumu anlamasa da, beni öyle teyze elimde görünce durumu anlıyor. Ama cool yani. Hiç heyecan yapmıyor. Ben bitiyorum!

Fabrika ayarlarım hiç bu kadar geri dönülmez şekilde bozulmamıştı!

Teyze ile ilgili devam programını anlatmayacağım. Çok üzülüyorum hala! Sadece şunu söyleyeyim. Doktorlardan teşekkür alıyorum ve de terfi: 7. Kata çıkacağız. Ve teyzeyi de eve gönderdiler. Gününü bekleyin, diyeL

Nihayet 7. Kattayız!

Burası steril. Temiz. Odalarda TV var ki bence olmasa daha iyi, buzdolabı var. Açılan refakatçi koltuğu var. Biri yastığını hacılamış olsa da! Ki sonradan bulduk. Üstelik bu kattaki hastabakıcılar da daha tatlış sanki! Gündüz hemşirelerin evlerinde gibi son derece yüksek sesle dinlediğini dandik Türkçe pop şarkıları bile ‘Ossun’ kıvamında dinliyorum. Zira onlar melodiyi duyuyorlar ama o melodi odalara gürültü olarak geliyor. Dert değil yaaaani! 7. kattayız evvelallah!!!!

Yan yataktaki teyzenin refakatçisi; gelini. Tombik bir arkadaş. Biz cam kenarındayız. Kuzenlere falan foto atıyorum. Hilton’dayız diye. Hala espri yeteneğim olmasına şaşırıyorum. İnsan her hale adapte olan mahlukattır, diye ahkam falan kesiyorum kendi kendime. Neyse… Refakatçi tutturuyor: Camı açar mısın, diye. Diyorum ki, annem arada teste, tuvalete falan çıktığında açalım, çok terliyor ve bedeni hassas, zaten sürekli ağızlıklı görüyorsunuz…. Uzatmayayım ne oluyorsa, kime ne diyorsa, kadın hemşirelerden biri içeri giriyor. Oda havasız, diye. İçimden diyorum ki, ben de salağım zaten farketmiyorum. Dışarıdan ise, birazdan annem tuvalete gidecek o gittikçe her defasında açıyorum zaten, diyorum. Hem 7. Kattayız. Püfür püfür esiyor 5 dakikada oda tamamen temiz havayla doluyor da diyorum. Hemşirenin hiç hoşuna gitmiyor itiraz etmem. Bin kunduz! Sus kuralını yine ihlal ediyorum yani. Cereyan yapan odada camı açmıyorsunuz diye refakatçinin gazıyla kanser tedavisi gören birinin yatağını değiştirmekle tehdit eden bir hemşire, düşünün! Cidden tehdit etti! Ben oradaydım. Ama ama 7. kattayız. Hani burası Hüüüüülton’du? Valla değil. Orası bir ‘Hemşire İmparatorluğu’! İtiraz mı ettiniz, sus kuralını mı ihlal? Haaaaa!!! ‘Suratımı asayım, sorularına cevap vermeyeyim de gör’ hemşireleri her yerde!

Aslında bu yazıyı yazmak aklıma gelmezdi!

Ta ki Hilton’a geçtik nihayet esprileri ile Hematoloji katındaki odamızda şu sohbete kulak misafir ve dahi müdahil olana dek!

Yan yataktaki Harmandalılı teyzenin yanan gelini eve gitmişti. Teyzenin tatlış kocası refakatçi kalıyordu. Bu arada olması gereken saatlerde ziyaretçileri geldi. Bir kaç yaşlıca teyze. Bu sırada teyzenin serumunu değiştirmeye, renkli gözlü, uzun koyu kahve saçlı güzelce bir hemşire geldi odaya. Serum falan değiştiriyorken, bu ziyaretçi teyzeler, sus kuralını bilmedikleri için kıza dediler ki: Ayyy kızım ne hayırlı meslek seçmişsiniz. Ne güzel! Kız büyük bir suratsızlık ve kabalıkla teyzelere, mesleği ben seçmedim o beni seçti, dedi. Teyzeleri bir güzel haşlarken dayanamadım, anlamadım dedim; meslek sizi nasıl seçti? Sus kuralını feci şekilde ihlal ettiğimi bildiğim halde kendimi tutamamıştım, tripli ve atarlı bir bakışla, çünkü aldığım puan buraya, hemşirelik okumaya yetiyordu, dedi. Dayanamadım. Bazı puanlar bazı yerlere yetse de, o işi tercih etmeyebilir insan, dedim. Çünkü bazı işleri sevmeden yapmak mümkün değil! Kız ne yaptı, dersiniz? Haklısınız demiş midir? Ahshshshshshshhshs… Al bir düşman hemşire daha! Bozyaka SSK’nın zindanı olsa içine ilk atılacak refakatçi de ben!

Sus, Kuralını İhlalden, Zindanda Sürekli!

Açıkçası yaratıcı yazım dediğiniz iş, çok ama çok zorlu süreçleri barındırıyor. Yıllardır bu işten ekmek yiyorum. Çok farklı sektörlerden, ilginç ötesi talepler de dahil, başka başka kafalarda çok fazla müşteri ile çalıştım. İş arkadaşlarım da kafaları en gidiklerden haliyle. Zor yani!!!! Ancakkkkk… Bazı meslekler cidden psikolojik dayanıklılık testi gibi. Doktorluk, polislik, hemşirelik mesela. Bu meslekleri de zoraki seçmek, eh puanım buna yetti diye o bölümü yazmak cidden şuursuzluk! Haydi diyelim ki 18 yaşında biri bunun idrakinde değil, aileler hiç değil; devlet idrak ettirecek! İdrakinde olacak. Bu bölümleri yazanları özel psikolojik testlere ve ruberu (yüzyüze) görüşmeye alacak.

Zannımca, sorular da şu minvalde olmalı:

1-Cânım; seçtiğin bölümde sürekli hasta insanları göreceğini biliyor musun?

2-Bu hasta insanların bir bölümünün ölümcül derecede ilerleyen hastalıkları yüzünden çektikleri acılara mesafeli dururken aynı zamanda şefkatli davranabilir misin?

3-Bu şekil hastaların, tüm meslek hayatın boyunca günde 100 yılda milyon kez karşına çıkacaklarının farkında mısın?

4-Bu hasta insanlara refakat edenlerin, yakınlarının, çok sevdikleri bir insanı acı çekerken görmekten dolayı son derece hassas sinirlere sahip olduğunun idrakine varıp davranış modellerini bu şekilde ayarlayabilir misin?

4-Hasta yakınları veya hastalar arasında şiddet eğilimi olanları fark ederek, dayılanmak, sidik yarıştırmak yerine gerekli birimlere zamanında haber vererek önlem alabilecek öngörü ve hassasiyete sahip misin?

5-Bir süre sonra hasta göre göre katılaşarak kendi duygu dünyanda yarattığın katılıkla karşındaki insanlara duyarsızlaşarak acımasız davranmaya meyil edebilir misin?

6-….. Yoruldum. Devamını da siz doldurun lütfen.

Şahsen üniversite sınavında yazmayı asla düşünmediğim bölümlerden biriydi tıp! Zira ben empati kuran tip insanlardan olduğumdan hasta veya yardıma muhtaç birini gördüğümde, yardım edemezsem evde ağlamaktan kendimi kaybedelirim.  İnsan kendini bilecek ve o meslekleri yazmayacak arkadaş!

Başta karşılaştırma demiştim. Onu da yapayım. Her ay, 420 tl özel sağlık sigortam için yatırıyorum. Yıllık toplamda 4500 tl’ye yakın bir para (dolara vurursak: 785 usd) ödüyorum ve çok ko yu yor! Ve bu meblağ 1. Derece hastaneleri kapsamıyor. Yani Amerikan vs gibi hastaneler poliçemde yok. Düşünün nasıl bir kol böreği! Ancak yaşadığım 1 haftalık tecrübeden sonra, hiç ses etmeden tıkır tıkır ödeyeceğimden emin olabilirsiniz. İnsanca yaşamayı geçtim, paranız yoksa insanca hastalanmanın bile mümkün olmadığı bu ülkede, ne yapıp ne edeceğim, o parayı ömrümün sonuna kadar Alianz’a ödeyeceğim. Ki bana haksız yere kazık atmalarına, haksız yere poliçeme şerh koymalarına karşı! Zira sistem böyle ve ben, mutsuz insanlar yüzünden daha mutsuzlaşan biri olmak istemiyorum.

Not: Kanser yüzünden yaşamını yitiren güzel ruh Neslican Tay’a da Allah’tan rahmet diliyorum. Evet Neslican, saçımı seviyorum. Kilomu, boyumu… Ve senin için sol ayağımı! En çok da sol ayağımı!!!! Nur içinde uyu güçlü kadın. Herkese örnek oldun. Cennette de olacaksın.

 

 

*Bu şiir de benden hediye olsun; Usul bir dere gibi geçse de içimizden iz bırakanlara!

yavaş yavaş geçtim kalabalıkların arasından.

bir deniz çarpması gibi çoğalta çoğalta geçen,

geçtiği yeri

yavaş yavaş çıktım içimden. dokundum

yavaş yavaş acıya, kuvarsa, şiire

yavaş yavaş tarttım suyu, anladım nedir ağırlık,

kokular,

coğrafya.

eğildim sonra gövdeyi tanıdım ve düzenini

gِrdüm,sessizliğin dümdüzlüğünü

gördüm. yinelemedi gördüğüm hiçbir şey

bِöyle yavaş yavaş geçtim insandan insana.

insanlaştırdım yavaş yavaş dışımı.

bِöyle karıştım kalabalıklara,

kalabalıklaştım bِöylece.

İlhan Berk

About Vildan Çetin

instagram: _vildancetin_ beynelhayat velmemat... writer; published 2 books from sacred life trilogy: the origin, the voice. trtcocuk cartoon serial ciciki's script&jingle, tik&tak cartoon series, neşeliçocuklar youtube, advertiser, brand strategist, content developer, youtuber, documentary
Bu yazı taze diş macunu içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

2 Responses to Hemşire İmparatorluğu!

  1. Hülya Soyşekerci dedi ki:

    Hem eleştirel, hem ironik, aynı zamanda duygulu bir yazı. Bir solukta okudum adeta. Aklına , yüreğine sağlık . Annene acil şifalar diliyorum güzel kardeşim.:)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s