Son Mandalina Bahçesi!

Hıdırellez, ramazanın başlaması ve annemin İstanbul’da olması vesilesi ile eski defterler açıldı yine. Maaşallah annem, içinde zaman tüneli olan bir mimari eser gibi.  Her şeyi, ıncığı cıncığı, eskisi ve yenisi ile karşılaştırmalı İngiliz edebiyatı dersi havasında detaylara boğmalara doyamayarak anlatıyor. (Kim kime çektiyse artık:)

Makedonya’daki naif hayatının albenisi bol ve otantik güzelliklerinden başlıyor, Türkiye’ye gelişlerindeki şaşkın hallerini değerlendiriyor ve oradan da kentleşme ile dönüşen ve bir kısmı, örf ve adetlerinden uzaklaşarak yozlaşan göçmen toplumunun yaşam dinamikleri…… Şaka yaa!!! Böyle anlatmıyor tabii ki. Mesela şöyle diyor. Hıdırlez sabahları nenen Fevziye yüzümüze bir demet ısırgan otu ile vurarak bizi uyandırırdı. Ben içimden, vay be kimbilir hangi pagan adetinin bir uzantısı bu hareket ve anlamı ne acaba diye düşünürken, biz de uyanır uyanmaz geceden kapıya astığımız yeşilliklere bakmaya koşardık, diye devam ediyor. Daha ben, e ısırganla yüzünüze vurulunca canınız yanmıyor muydu ve hatta neneme ‘yaaa aneeaaa napıyosun beaya’ diye hönkürmüyor muydunuz, diye düşünmeye başlamamışken üstelik.

Annem ve ailesi, iğrenç tiksinç kentsel dönüşümle zavallı bir apartman gecekondusu semtine dönüşmeden çok çok önce, Makedonya/Dobraşin’den Karşıyaka Şemikler’e göç etmiş.  Göç ederken, adetleri gibi, evlerini de aynen taşımışlar yeni vatanlarına. Evet çanak, çömlek falan getirmemişler ama evlerini öyle bir yapmışlar ki, ha Makedonya ha Şemikler. Genellikle tek katlı, önünde ve arkasında ferah feza bahçeleri olan o evlerde, meyve ağaçlarından güle, biberden patlıcana aklınıza gelen her şeyi ekip yetiştirmişler. Toprak da bu sevgiye çoşkuyla yanıt vermiş, bu nefis bahçeler evler arasında birer vaha gibi yeşermiş. Ve o bahçeler, ki ayat derlerdi ve büyüyünce anladım ki orada bir H harfi var ve doğru telaffuzu Hayat,  düğünden derneğe, cenazeden mevlüde, iftardan sahura aklınıza gelen gelmeyen her türlü aktivitenin merkezi olmuş. Şimdi hiçbirisi yok. Evler yıkıldı. Yıllar önce kentsel dönüşümde evimiz yıkıldığında ‘Mahallenin Kuyruklu Evi Yıkıldı’ başlığında bir yazı yazmıştım buraya. Linkini sona kayacağım. Dileyen okusun.*

Ne diyordum? Ha; evler, bahçeler, ağaçlar, çiçekler…

Köklerimizin resmini çizen, fotoğraflarını çeken, bizi bir yerden başka bir yere taşıyan bu simgeler talan edildi… Evet evet bunu diyordum. Bazen çok şanslı olduğumu düşünüyorum. (Ama bazen!..) Neden mi? Hemen yazayım. Mesela bizim evin arkasında, inanılmaz bir bahçe vardı. Yüzlerce portakal ve erik ağacı, ucu bucağı belli olmayan güllerle çevrili bir enginar tarlasının içinde, yükselirdi.  Yüzünü hayal meyal hatırladığım Fehmi amcalara ait bu bahçede erik hırsızlığındaki yeteneğim ile nam salmıştım. Doğruya doğru: Çıktığım ağacı kuruturdum evvelallah! Ağacın en tepesinden başlar, çekirge gibi aşağı inerken tek bir eriği dalda unutmaz, profesyonel erik çalıcıların en hızlılarından olarak mekanik hareketlerle koynuma atı atı verirdim. Aşağıda ağzılarından sular akarak ganimeti bekleyen kuzen ve diğer çete elemanlarıyla eve gider gitmez, tepsiye erikleri döker, yıkamadan etmeden, tuza banıp yemeye başlardık. Hepimiz, tahminen, ikişer kilo eriği mideye indirdikten sonra yerlerde yuvarlana yuvarlana inlerken, yaptığımızdan bir nebze olsun pişmanlık duymazdık. Alakasız ama aklıma geldi yazayım. Bir keresinde eriğe dalmışım, huşu içinde kazağımdan içeri patır patır atıyorum ganimetleri. Ana! Ne göreyim aşağıdaki tiplerden biri eteğimin altından donuma bakmaya çalışmıyor mu? Bir inersin üstüne yarasa gibi. Bir dalarsın çocuğa… Yedi yaşında falanım. Yani!!!!!! Annem neden zarafet okuluna gönderdi anlayın! Valla diplomamız bile var kuzenlerimden biriyle.

Tamam: Konuyu dağıtmıyorum. Eski Şemikler nasıl bir yerdi, bahsimize geri dönüyorum hemen.

Bu enginar bahçesi öyle büyüktü ki, ucu bucağı belli değildi, demiştim galiba. Günlerden bir gün, canım yeğenlerimin de babası Engin, o zaman 3-4 yaşında falanmış,  almış başını gidiyor tarlanın içinde. Annem koşa koşa yetişmiş.  Oğlum nereye gidiyorsun, diye sorunca, Almanya’ya, demiş, Devran teyzemin yanına. Yani çok büyüktü ve aynı zamanda her yer çok yakındı o zamanlar dünyada, demek istiyorum.

Fehmi amcaların bahçesi gibi bir de Aşıkoğulları’na ait büyük bir bahçe daha vardı: Hemen Çamlık’ta. Yine bize çok yakında. Yüksek taş duvarlarla çevrili olduğu için orayı talan edemezdik. Fakat ağaçları görür, kokuları alırdık! Bahar geldi mi, mandalina çiçeği kokularına, meyva ağacı çiçeklerinin o inanılmaz renkleri eşlik ederdi. Bir nevi sarhoşluk hali. Sabahın köründe okula giderken çiçeklerden gelen kokuyu burnuma çeke çeke hayallere dalmış olarak yarı sarhoş derse girerdim; Tıpkı diğer sınıf arkadaşlarım gibi.  Şimdi o bahçeden kala kala 15-20 ağaçlık bir yer kaldı. (Örnek için tam yerini söylüyorum: Ahmet Priştina Kültür Merkezine giden yeni ana yol işte bu bahçenin katli ile ortaya çıktı.)

Mandalina bahçesinin sahibi, sigortalı ağaçlarını ne devlete ne de müteahhide vermek istiyordu. Şahane insanlardı yani: Gözlerini para hırsı bürümeyen nadir güzel canlardan. Önce devlet dava açtı. Onlarla uğraşmak zorunda kalmaları yetmedi: Daha fenası değerlenen tarlayı almak isteyen müteahhit bozuntuları, bahçenin sahibini dağa kaldırıp işkence etti. Adamcağız, ne kadar dirense de bu iğrenç olaylardan kısa bir süre sonra dayanamadı hakka yürüdü. Ardından da karısı vefat etti.  Bu hikayeyi yeğenim Kenan’a anlattım (Bu tarz şiddet şeyleriyle değil tabii ki.) Pek kibarlaştırıp üsturuplu hale getirerek ‘halacım böyleyken böyle, dur bak, kokuyu içine çek, farkı hissediyor musun’ dedim. Evet. Kokuyu alıyordu. Çok da hoşuna gitmişti; Nereden geldiğini bilmese de! Beyaz mandalina çiçeklerini gösterdim. Uzun uzun havayı kokladık. O da bana araya sıkışmış farklı bir ağacı göstererek, hala bak bu da zeytin ağacı, dedi. Bu sırada bahçenin önünden geçen yolun tam karşısında gözüme Makedonya tarzını koruyan eski tarzda bir ev ilişti. Apartmanlar arasında, inadım inat savaşçı kimlikli animasyon bir karakter gibi duruyordu. Hem kalan son mandalina bahçesinin hem de o evin fotoğraflarını çektim.  Sıkışıp kalmışlardı çarklılar arasında. Nefes alacak yerleri yoktu. Tıpkı bizler gibi boğuluyorlardı!

Çocuklar çok ilginç! Umut verici!

Biz öyle havayı koklayıp ağaçları seyrederken, gelip geçenler anlamsızca yüzümüze bakıyordu. İçim bir garip olmuştu. Zaten annem de hasta. Dünya beterleşiyor. İnsanlar kafayı şekille, parayla bozmuş: S…ler lan böyle dünyayı, minvalinde zarif iç sesler eşliğinde, ağlamaklı dururken yeğenim, halacım biliyor musun dedi, ben yaz tatilinde Makedonya’ya gideceğim ve orada çobanlık öğreneceğim. Büyüyünce de önce patron olup babaanneme Lamborgini ve sallanan koltuk alacağım. Sonra dağda çobanlık yapacağım.  Ağlayacaktım yeminle. Yeğenlerimin de kafası benim gibi gidik. Şanslıyım diyorum, arada bir de olsa, inanmıyorsunuz.

Bugün Hıdırellez. Küçüklüğümün Hıdırellez gecelerinde, üstümde emeği çok olan ablam Zehra ve arkadaşları, İdris amcalarının ayattaki koskocaman küpüne doldurdukları suyun içine, maniler eşliğinde dilekler dileyerek mini çiçek demetleri atarlardı. Kimileri yüzük bağlardı. Kimileri hayallerini. Eğer sabah, demet çözülmüş ise dileğin kabul göreceğine inanılırdı. Tüm gece boyunca kızlar uyumazdı. Uyuyanın yüzünü boyarlar ya da yorgana dikerlerdi. Ben küçük olduğum için torpilliydim. Bir süre sonra uyuyakalsam da ceza almazdım. Sabah, kuş cıvıltılarına eşlik eden şarkı seslerine uyanırdım. Kızların bazıları, mini demeti küpten olduğu gibi çıkarken hüzünlenir, bazısı bozulan demetten kayan yüzüğünü sevinçle suyun içinde ararken çoktan gelinliğini seçmiş olurdu bile… Ve o su mis gibi kokardı. O bahçe. O zaman…

Bu gece ben de üşenmedim kapıya yeşillik astım. Gül dibine gazeteden kestiğim şekilleri koydum. Tüm dileklerimden ayrı olarak, çok ama çok önemli bir dileğim var çünkü: Annemin en kısa sürede sağlığına kavuşması. O iyi olacak. Moralim yerine gelince ben de sizlere, Makedonya’dan geldiklerinde, zeytini keçi boku sanmalarının hikayesini tekrar anlatacağım. Yarın Ramazanın ilk günü de aynı zamanda. Dua etmek, iyilik dilemek için güzel bir gece demek istiyorum. Bizi de dahil ederek ellerinizi açarsanız çok sevinirim.

*Bayramların Kuyruklu Evi Yıkıldı

https://tazedismacunu.wordpress.com/2012/10/17/bayramlarin-kuyruklu-evi-yikildi/

photo credit @mikaylacompton

 

 Yeğenlerim: Ahmet ve Kenan ❤️🧿

 

 

About Vildan Çetin

instagram: _vildancetin_ beynelhayat velmemat... writer; published 2 books from sacred life trilogy: the origin, the voice. trtcocuk cartoon serial ciciki's script&jingle, tik&tak cartoon series, neşeliçocuklar youtube, advertiser, brand strategist, content developer, youtuber, documentary
Bu yazı taze diş macunu içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s