Derin Mevzuular!

Hayat garip. Sürprizli olduğu kadar ilginç de. Konumuz dışı ilginçliklerini şimdilik bir kenara bırakıp zihnimdeki fikirleri zıplatarak ana hattan sapmadan yazımın esas konusuna girmeyi başarmak istiyorum bu kez. İnşallahJİşte bu yüzden oyunlu bir giriş yapmadım. Çok düz yazacağım. Yıllar önce okuduğum bir hikaye vardı. Adı: Mantıkut-Tayr (Kuş Dili/Kuşlar Meclisi)… Yazarı Ferideddin Attar* 4742 beyitten oluşan mesnevi tarzındaki eserin esas konusu, Ahmed-i Gazali’nin Risalet-üt-Tayr’ından alınma. Hüthüt kuşunun liderliğinde, Kral Simurg’u yani Zümrüdü Anka kuşunu (Phonex’i) aramaya çıkan kuşların hikayesini anlatıyor.

Özetlersem: Hüthüt Kuşu (Hudhud, hudhud kuşu, çavuş kuşu) önderliğindeki envai çeşit kuş, 7 dağı (7 dağ, tekamülün aşamalarını simgeliyor tahmin edersiniz ki) aşıp Kaf dağına ulaşacak ve tüm kuşların kralı/kraliçesi o şahane Simurg ile tanışacaklardır. Onu bulduktan sonra da padişahları yapacaklardır. Çünkü Hüthüt kuşuna göre Simurg, tüm kuşların padişahı ve Tanrısıdır. Hüthüt Kuşu binbir çaba sonrası kuşları bir araya toplamayı başarır. Ancak yol uzun ve meşakkatlidir. Kaf Dağına Simurg’u aramaya giden kuşların çoğu bir şekilde yolculuğunu sonlandırır. Kimi yolda kaybolur, kimi korkar devam etmek istemez, kimi yanlış yöne sarpar, kimi inancını kaybeder, kimi geri döner…. İnsanlar gibi kuşlar da keçiboynuzu çekirdekleri misali eşit ağırlıkta olmadığından, geriye sadece 30 kuş kalır. Simurg kelimesinin Farsça’da 30 Kuş anlamına geldiğini de söyleyeyim. Nihayetinde, 30 kuş Kaf Dağına ulaşır. Dağ, önce geri dönmelerini ister. Onlara kendini hemen açmaz. Ancak bakar ki ısrar ediyorlar, tüm perdelerini çeker ve onları içeri alır. Kendini gösterir. Ve orada tüm kuşlar Simurg ile tanışır. Simurg nasıl bir kuştur, kitabın sonunu anlatmış olmamak için buraya yazmayacağım ama, çok merak edenler için yazımın sonuna sevdiğim bazı bölümler ile o sayfaları da koyacağım. (Yazımın sonunda Simurg efsanesinin temelini de yazacağım meraklıları için)

Mantıkut-Tayr’ın yazarı, şair ve mutasavvıf Ferideddin Attar hakkında bilgi az. Nişabur doğumlu Attar, değişik alanlarda eğitim almış son derece bilgili bir aktarın yani o zamanların eczacısının oğluydu.  Baba mesleğini devraldığı için Nişabur’un Attar’ı olarak tanınıyordu. Mevlana’nın ‘bilginlerin sultanı’ olarak tanınan babası Baha Veled’in ‘Yüce Attar’ adıyla çağırdığı çok değerli bir tasavvuf ehli olduğu biliniyor. Bilgeliği ve görüşündeki derinlik hakkında anlatılan bir hikaye var. Attar bir gün yolda babası Baha Veled ile yürüyen Mevlana’yı görünce  ‘Tanrıya hamd olsun. İşte büyük bir nehir, arkasından kudretli bir okyanusu sürükleyerek geliyor’ dediği rivayet edilir. Pek velûd bir mutasavvıf olan Attar, Mevlana’nın içindeki yüce ruhu ve dehayı daha minik bir çocukken görmekle kalmamış elbet. Bakın, bizlere de nasıl bir öğüt veriyor. İnsan diyor Attar, dört şeyden temizlenmeli: Dilini gıybetten, kalbini kıskançlıktan, midesini haram lokmadan ve davranışlarını riyadan. Mevlana’nın fikir babası ve sufi geleneğinin öncülerinden Attar, Hallac-ı Mansur’un dile getirdiği Vahdet-i Vücud fikrini savunan bir sufi. Attar, Mantıkut-Tayr’ı 1177 yılında yazmış. Kensisi için ‘pek velûd’ demem boşuna değil. Sufizmle ilgili yazdığı daha pek çok eseri var. Linkini yazının sonunda vereceğim. Merak eden bakabilir. Bu eserlerden Esrârnâme’yi Mevlana elinden düşürmezmiş. Ancak düşünceleri yüzünden Hallac-ı Mansur gibi Attar’ın da  başına gelmeyen kalmamış. Dinsizlikle suçlanıp elinden malı mülkü alınmış. Her şeyini kaybedip kaçmak zorunda kalmış. Yıllar sonra Nişabur’a geriye döndüğünde ise Moğolların elinde bir kılıç darbesi ile can vermiş!

Sanırım bu kadar metihden sonra, kitabı alıp okumak isteyenler olacaktır ki kesin okunmalı dediklerim arasında yer alıyor. Buraya nereden geldim. Bizim cenahta mevzuular daima gayet derin tarafa doğru açılır. Sığ sular meşakkatli bulunmadığından olsa gerek, kolaya kaçmamak adettendir, desem yalan olmaz. Bu da bir kendini beğenmişlik sayılır mı tabii, vallahi onu bilemiyorum. Ancak sanırım Attar da bu kafada bir ruh. Bakın duasında ne demiş: Ey derdime derman olan Allah’ım! Kafire küfür gerek, dindara din. Attar’ın gönlüne ise derdinden bir zerre….

Bazen insan kendini kendi yapan çok değerli şeyleri, yenilgiyi zarafetle kabul eden general edasıyla üstelik, unutabiliyor. Daha da fenası bu değerli şeylerin varlığı bir şekilde törpülendiğinden gücü hakkında şüpheye düşebiliyor. Sonunda da o çok özel değerler hiç yokmuş gibi davranmaya başlıyor. Ta ki tekrar hatırlatılana değin…  Bu yüzden Kuşlar Meclisi’nin hikayesini tekrar hatırlamam gerekiyormuş. Bu hatırlatma başıma iki kez geldi. İlkinde 2014 ylında Yeni Cadde’deki kitapçıda animasyon ve manga kitaplarının arasında kaybolmuşken karşıma çıktı zatları!  Üstelik; Pek ünlü Çek illüstratör ve yazar Peter Sis’in şahane çizimleri ile… Kapağını kaldırdıktan sonra gördüklerimin ardından kitabı almak şart olmuştu. Aldığım günden beri salondaki orta sehpada duran kitapların en değerlileri arasındadır.

İkincisi ise, çocuklar için yapılması hedeflenen bir iş vesilesi ile karşıma çıkartıldı. Daha ilginci, tam da bu yazıya, farklı girişli bir versiyonu ile devam edecekken… Çok alakasız ya da duruma göre pek alakalı bir yerde üstelik. Bu tür karşılaşmalara sıradan muamelesi yapmamayı teee zamanında öğrendiğimden, hemen cânım ahretliğim Şehnaz’a anlattım. (Teşekkür için yazının sonuna muhteşem sesiyle icra ettiği bir şarkıyı ekleyeceğim)** Böyleyken böyle, şöyleyken de şöyle oldu, böyle ise demek ki şöyledir, şöyle ise kesin öyledir… diye kendimce pek itinalı irdeliyorken, mevzuuyu öyle hassas bir yerinden tutarak gayet farklı bir bakış açısı ile tıpkı sihirli bir halı gibi önüme sererken:  Dikkatini ihtimallere vermek, dedi, çok tüketici bir süreç. İnsan kalbini, tıpkı yıllanmaya değer bir peynir gibi balmumu ile sarmalı, korumalı. Vay be dedim. Star Wars’ın Jedi olduğuna kalıbımı basacağım naçizane karakterlerinden Han Solo da filmde, hem de koskocaman bir göktaşı üstüne doğru gelirken ‘Bana asla ihtimallerden bahsetme’ demiyor muydu! Mesajlar yağmur, ben de şemsiyesiz ortada kalmışım. Taneler kafama pıt pıt düşüyor. Yani şu hayatta düşmek bir su damlasının kaderi ise… Ha yani o zaman  mesele düşmek değil, dedim kendi kendime. Şemsiyesiz olduğumdan kafama yağan su damlasını düşünürken buldum kendimiJ

‘O muhteşem yerçekimiyle inatlaşmanın naçar bir çaba olduğu bilgisiyle, milyonlarca mini yağmur damlasından biri olarak başka çaren de yoktur zaten bırakırsın kendini kısmetin neresiyse düşeceğin yere. Düşüşün bile yaşamın sıradanlığı içinde bambaşka bir deneyim olduğunu bir an dahi düşünüp keyif almadan üstelik: Dan diye! Daaaaann diye! Dan dan dan diye! Seç, beğen, al: Senin dandini dastanan, ya da uyan şu uykudan: Dan’ın hangisi? Hatta bazen o kadar sık tökezlersin ki bir düşme uzmanı olur, nasıl az hasarla düşülür dersleri verecek konuma gelebilir, süzülmeyi öğrenirsin tıpkı bir kuşun eminliğinde. Demek ki: Güvenmek lazım evrenin efendisinin levi mahfuzda uygun gördüğü sürece.’ Diye düşünürken (Biz yazarlar daima böyle uzun ve karışık cümleler kurarak içimizden düşünürüz! Hehehe…)

Aynı anda içimden dedim ki:

Ancakkkk…. Belki de işin özü, nasıl düştüğümüzde değil kalkarken nasıl kalktığımızdadır. Çokça korkmuş, kalp atışlarımızın uğultusu tüm duygularımızı felce uğratacak kadar yüksek, bir daha asla toparlayamayacağımızı düşünüp kurtulma telaşına düşmüşken dahi vicdanımızın sesine daima kulaklarımız açık; birisine/birilerine zarar vermeden, çalmadan, çırpmadan, hak yemeden, ah almadan bulunduğumuz kötü durumdan çıkıp tekrar ayağa kalkmak: En zoru değil mi? İnsan hangi şiddette düşmüş olursa olsun onuruyla doğrulmayı bir kez öğrendi mi, değmeyin o keyifeJHep de düşülmez zira. Düz yürünür. Tepelere hatta dağlara, zirvelere falan çıkılır. (Zirve konusu ile ilgili de bence bir yazı yazmalıyım. Neyse.) Duraksanır. Durduğun yere bayılıp manzaraya karşı keyif bile yapılır. Denize bakılır. Ve işin doğrusu insanın aklında hep nasıl kalktığı vardır aslında. Gönlü mutmain ise: Yürünen yol da, durulan manzara da, çıkılan zirve de başka bir keyiflidir zira.

Yere düşen damlacığın akıbetini hepimiz bilyoruz. Buhar olur ve geldiği ilk bulut olmasa da başka bir buluta geri döner. Sonra hava soğur, ısınır, yağmur olur daha da güzeli kar, pek sevmem dolu olarak yeri tekrar öper. Küçücük ve masum bir damlacık bile evrendeki çevrime bu denli uyum gösterirken bizim de yapacağımız en güzel hareket, oluşa uyumlanmak olmalı, diye düşünüyorum.

Bir de şu mesele var: Masum acımasızdır. Yaaaa… Evet sayın seyirciler. Ayağa kalkarken canını yaktığınız bir hakiki masum varsa, affedilmeyi katiyen beklemeyin derim. Bu benim uydurduğum bir şey değil. Psikoloji kitaplarında da sıkça geçer. Hatta aile dizimi kitaplarında da okumuşluğum vardır bu tarzda bir psikoloji ile ilgili yorumları: Haklının zulmü, gibi bir şey. Boş bulundun bir hata yaptın diyelim, oh yakaladı mı seni ince yerinden: Yer bitirir. Hak iddia eder. Sittin sene affına mazhar olamayabilirsin hatta. Ve daha da beteri, hiç olmayacak şeylerde tutturup hayatını zindana çevirtecek kararlar almana da sebep verebilir. Neymiş, en az hak yemek kadar önemli bir husus da, sinirlere hakimiyetmiş JKıyma makinesine dönüşmeden… Bir yağmur damlası iseniz dahi önüne kattığı her şeyi yıkan bir selin parçası olmadan! Yani…

Bu vesile ile diyeyim de içimde kalmasın. Hayat bir üstünlük kurma yarışına dönüştüğünde bu aşkta da olabilir; akrabalık, kardeşlik,  arkadaşlık ve dostlukta da… Bitmeye mahkum bir ilişki çeşidi de başlamıştır. Yarışların birincisi olur: Evet! Ancak tam tersi, içinde sevginin herhangi bir çeşidini barındıran ilişkilerin ise: Hayır. Ve tabii ki, anlaşma ve uyumla, birbirini yargılamadan ilerlemek bir yarışın içinde barındırdığı agresif duyguları ve adrenalini hissettirmese de, uzun vadede daha kalıcı ve daha doyurucu bir ilişkiye dönüşme ihtimali çok daha yüksek… tir bana göre. Büyümüşüm galiba ben bir ara. Yazıyı yazarken hissettim.

(yine bana göre) Üstünlük kurmak ezmek de demektir. Bir ilişkide birinci gelen varsa, 2. 3. ve hatta 4. gelen bile var demektir. Yani demem o ki; en sıkıldığım ilişkiler, işte bu en birincileri içlerinde çokça barındıran ilişkiler. Bana sevgisiz ve masumiyetini yitirmiş geliyor böylesine yakınlıklar. Dolayısı ile aksi gerekmedikçe, tüm birincilikleri herkese bırakıp az ve sade sakin insanlarla yolun getirdiklerinin keyiflerine ve hatta sürprizlerine açık ilerlemeyi seçenlerdenim. Deformatif olarak bünyede yer eden vesveseye dair hayatıma ekstradan dahil olma ihtimali olan ne varsa, uzağımda olması benim iç huzurumun da artması demek.

Başta dediğim gibi bu bilgi bende vardı. Sadece hatırlamak gerekiyordu galiba. Kuşlar Meclisi işte buna vesile oldu. Aslında bunları çok erken bir yaşta öğrenmiştim. O yaşımda hiç beklemediğim bir şekilde olaylar ilerlerken bir sürü şey öğrenmiştim. Ama en önemlisi sonrasında yaşadıklarımdı galiba. Ne öğrendin derseniz: Yalnız hissetmenin bedenen yalnızlıkla ilgisi olmadığını. Şaşkınlığın, tıpkı bir kımıl zararlısı gibi içe atılan bir kemirgen olduğunu! Dikkatini her hangi bir ihtimale hak ettiğinden fazla yöneltmeden hayatın akışına uymanın, sakince işine bakmanın ve bunu efendice yapabilmenin aslında nasıl da önemli bir tekamül parçası olduğunu… Durmanın, beklemenin, sadece beklemenin bile ne kadar zorlu olabileceğini. İşine bakmanın ve işini en mükemmel şekilde yapmanın hayat kurtarıcı olabileceğini. Dost dediklerin arasında hakikatlilerin varlığının en büyk zenginliklerden olduğunu… Falan! Ve üstelik bunları öğrendiğimde tam da 27 yaşındaydım! Hatırlamam gereken buydu işte Kuşlar Meclisi tekrar önüme çıkageldiğinde. Dönüp tam da o yıla bakmak:

Efsanevi oyuncuların, şarkıcıların, Rock yıldızlarının öldüğü o ilginç yaşa, benimse hayatıma sil baştan yeniden sahip çıktığım o yaşa. Tam da hayallerin en güzel yerindeyken…  Paramparça olurken geleceğe dair tüm hevesler, tüm resimler… Hepsini itina ve sevgiyle tek tek yenileriyle değiştirmeyi!.. Konfor alanımı oluşturan eski ve tanıdık ne varsa umuda ve yaşam sevincine dair, zorla alınsa da elimden yeniye yer açması için bir vesile olarak kabul etmeyi. Zamanın bir silindir gibi her şeyi ezip geçtiğini… Kimilerinin çok daha ağır ve tüketici deneyimler yaşadığını. Şükretmenin hayatın en önemli içsel değerlerinden biri olduğunu… Öğrendiğim yaşa. Dönüşmeye başlamamın, Osmanlıca’da tahavvül etmek deniyor: İşte o yaşa.

Çok ilginç bir şey düşündüm şimdi yazarken. Bunları tam içselleştirdim mi? İnsanı beşer, yeri gelir şaşar, yeri gelir aşar, durumları arasında sallanıp duruyorum herkes gibi ben de elbette. Ama böyle biriyle tanışsaydım, onu asla denemezdim. Bir insanın neler yaşadığını, neleri alt edip bu yaşına geldiğini bilmiyorsanız, yani bilmesi gereken prensibinin bir adım ötesine geçmenize izin verilmediyse hala: Ben olsam mesela o insanı denemezdim!

Kim bilir gizli gizli neler yapıyordur. En fenası da belki seni kırıp dökmeden yapmak istediğin şeyi yapman için yardım ediyordur! Onu bile bilemezsin. Ve bazen de, bir şeyden uzak durmanın onu daha çok sevmene neden olabileceğini… Hep birinci olunamayacağı gibi sonuncu da olunmayacağını. Bilemezsin işte her şeyi. Demem o ki, kendini bil, o elindeki sirke küpünü yavaşça yere bırak ve baskı altında hissettiğinde dahi efendiliğini koru, yeter. (Cümlenin orijinali Heminway üstada ait: Grace under pressure is courage/Cesaret, baskı altındaki zaferdir.)

Başa dönersek, yazımın ilk hali şu girizgahla başlıyordu:

Hayatın olağan şiddetine maruz kalmak!  Bu cümleyi çok düşündüm. Hayatın olağan şiddeti derken ne demek istediğimi açayım: Hani, o pek meşhur insanı kamil mertebesine ulaşmak….  tekamül ettirilme maksadıyla çeşitli sınavlara tabi tutulma hadisesi var ya: Konumuz o! Bu yazıyı okuyup da ‘Yoo şahsen ben hayattan hiç şiddet görmedim. Gayet minnoş tatlış davrandı bana’ diyenleriniz olabilir elbet. Lakin bazen şiddetli sevgiye maruz kalmak bile hasar verebilir insana: Dilerse şefkatiyle boğar hayat istediğini. Sıkmaaa yaa, canım acıyor der gitmek istersin. Bakmışsın o şefkatli kollar daha da sıkıyor. Hayatın uyguladığı şiddetlerin çeşitliliği konusuna gelmeden, şiddet kelimesine biraz sevgi göstermek istiyorum. Şiddet, şedde kökenli. Osmanlı veya Arapça okuyanlar bilir, bazı kelimelerde harf tekrarı varsa o harf iki kez yazılmaz, harfin üstüne m harfine benzer bir işaret konur. Bu simge, harfin tekrarını simgelerşğhvçwaiksfaslpolgmnudveogsmgöafüwğşçiüfnJ

Ama sonra bu şekilde yazmaya devam etmekten vazgeçtim. Çok didaktik geldi gözüme. Çok planlı. Çok düşünülmüş. Bloğumun o güzelim adına uygun değil: Taze Diş Macunu! Hani sıkarsın ve geri itemezsin, fazlasıyla noksanıyla çıktığı gibi orada kalır ya. Dolayısı ile ilk hali olsaydı; spontane, aklıma estiği gibi yazılmış, seven olduğu gibi sevsin kafasında bir yazı olmayacaktı. Bu dank etti ve vazgeçtim. Şahsına münhasır olmak başka şey, tavan yapmış ego başka. Bu ikisi arasındaki ayrımı bildiğimden, sevmiyorum sahtelikleri: Ne kendimde, ne de bir başkasında. Kendi olarak, sana gelen— diye başlayan Oruç Aruoba şiirindeki gibi insanları seviyorum çünkü. Ha bir de kabalık ettiğinde özür dilemeyi bilenleri: İyi yapmış mıyım vazgeçmekle?

Güzel yazı oldu zira J

Borges’nin ‘Nişapurlu Attar bir güle baktı sessiz sözcükler söyleyerek’ şiiri ile bitirmek de pek yakıştı yazıya.

**https://www.instagram.com/p/BjyD4KyFeek/?taken-by=selalesehnazsam

*** Simurg efsanesinin temelinde güneşin bitmeyen devri sırasında her burçta her ay doğan üç yıldız ile karşılaşması ve sene boyunca 12 burçta 36 yıldız ile karşılaşması var. Bütün bu yıldızlar Simurg’un kuyruğunu teşkil ederler. Efsanevi kuş da parlaklığını bu yıldızların ışıltısından alır.

*http://feriduniattar.blogspot.com/2009/02/feridun-i-attar-kimdir.html?m=1

Feridüddin Attar’ın Mantık-üt Tayr(Kuş Dili) eserindeki Duası ise şöyledir;
“Ey Rabbim, beni yaratanım! Dünyaya geldim geleli senin sofrandan, senin ekmeğinden yiyip duruyorum… Bir kimse, birinin ekmeğinden yedi mi, ona hakkı geçer; ekmek sahibi de onun hakkına riayet eder. Ben, cömertlik denizinin sahibi olan senin ekmeğini çok yedim, hakkımı gözet.
Ey Âlemlerin Rabbi! Acizim kanlara boğuldum, karada gemi yüzdürdüm. Feryadımı duy elimden tut… Daha ne kadar sinikler gibi ellerimi başıma götürüp bekleyeyim? Bilemedim, yanıldım, sen bağışla. Şu kan ağlayan yüreğime bak, bütün bu musibetlerden sen kurtar beni.
Ey derdime derman olan Allah’ım! Kâfire küfür gerek, dindara din. Attar’ın gönlüne ise derdinden bir zerre. Şu kulağı halkalı kuluna bir zerre dert ver. Eğer senin derdin olmazsa canım ölür gider.
Varlıktan bir sermayem yok, gölge içinde kaybolmuş bir zerreyim. Karanlıklar içinde kayboldum, bir nur yolla, kimsem yok benim, yardımcım sen ol”

Peter Sis-Kuşlar Meclisi

in-mevzuular/fullsizerender-2/” rel=”attachment wp-att-682″> Peter Sis-Kuşlar Meclisi

[/caption]

Reklamlar

About Vildan Çetin

instagram: _vildancetin_ beynelhayat velmemat... writer; published 2 books from sacred life trilogy: the origin, the voice. trtcocuk cartoon serial ciciki's script&jingle, tik&tak cartoon series, neşeliçocuklar youtube, advertiser, brand strategist, content developer, youtuber, documentary
Bu yazı taze diş macunu içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s