Yavaş Güzelim!

Kendime sık sık söylediğim bir şey var: Görüneni değil, her şeyin ardında saklı olanı anlamaya çalış. Gösterilene değil, gösterilmeyene bak, ne oldu deme nelere gebe acaba de, kabul et falanlı filanlı haller.… (başa tövbe tövbe ekleyerek yazıyorum:))) allah@         .com gibi bir adres olmadığını da bildiğimden, bir olay olduğunda yüksek planla alakası olmalı, der ve şimdi bu neden oldu, bu mesaj neden geldi veya bu tanışıklık vs… düşün düşün dururum. Bazen de hemen anlamam. Zaman içinde haaaaaaaaaaaaaaaa derim. Vay beeaaaaa yaparım. Bazen de bir dakikamı almaz anlamak. İşte o zamanlarda, ha derim, hım derim, ve bazen güler, çok fena olduysam ağlamak için eve gidene dek sabreder, işten güçten vaktim kalmışsa da yazarım…. Ve en güzeli de nadiren olsa da, bu ilginç yüksek plan kaynaklı mesajlar gülümsetilerek verildiğinde, paylaşmak isterim.

Şimdiki anlatacağıma bakınca: Hadi bu kez de kızı güldürelim, diyordur herhalde mesajları veren. Sanırım! Hem ne fısıldıyordu Enfal Suresi 17’yi bilen alim kemankeş ustaları, çömezlerinin kulağına:

Attığın zaman -o oku- sen atmadın fakat……..

Başa dönüyorum, yani ‘Yavaş Güzelim’ bahsimize. Bu minvalde inanç veçhesinden bakacak olursak; biriyle tanıştığında sen tanışmamışsındır, bir yere gittiğinde sen karar vermemişsindir, bir olay olduğunda nedeni sen değilsindir. Ne kadar alakasız olsan da, bazen zırt diye olayın merkezine çekilirsin. Üstüne tuz biber baabında bir ton şey olur da olur. Kontrol edemezsin bazı oluşları. Ve o ilk olayla tetiklenen şeylerin akabinde olmaya başlayanlar, yani o ilk hareketten sonra olanların devamına ait kararlar ise artık sana aittir. Test sürüşü başlamıştır. Zira herkesin son nefesinin saniyesi bellidir. Mesele hangi yolları tercih ederek o son nefesi vereceğimiz ana vardığımızdır. İşte bu da insanın kaderinin elinde olmasıdır. Neyse uzatmayayım… Bu başka bir bahsin konusu.

Evvelsi gün, bir iş için bir yakınımı diğer bir yakınımla bir araya getirmek arzusuyla haftalarca süren buluştuk buluşamadık muhabbetinden sonra nihayet vuslat kararı verdik. Daha doğrusu karar 2 dostumca verildi. Yeri de onlar seçti. Herkesin bildiği bir semt. Ulaşım kolay: Hem ben, hem de diğer ikisi için. O kadar alakasız deliğe girip çıkmışlığım olmasına rağmen burası ömrü hayatımda ilk kez gideceğim bir mekan… İstanbul’un merkezinde ama düne kadar benimle alakasız, ilgi alanım dışında bir semtte. Çok da gitmek istemiyorum o tarafa ama dedim ya çekim yasası! Gitmezsen, götürürler gerekiyorsa…

Bir cümle böyle ama ile zırt diye bölününce sinirlerimi zıplatma ihtimali yüksek: Kendim kursam bile! Zira 3. Kitabımın adı AMA! Ve, son 10 sayfasını, sırf bir kahramana kıyamadığımdan yazamadığım, yazmaya her başladığımda ağlamaya da başladığım 3. Kitabımın adı: Ama!

Yine zıplatıyorum yazıyı, zihnimi falan… O gün, öyle çok koşuşturdum ki yemek için buluşmadan önce. O toplantı. Bu çekim. Şu yazı… vs… Yani 2 dakika duracak, düşünüp kendimi mevzuya kanalize edecek vaktim de olmadı. Oradan oraya başı kesik tavuklar gibi koştum durdum. Ne işlerimi, ne de kendimi toparlayamadan her zamanki gibi geç kalarak yemeğe gittim ki: O meşhur semtin takımının maçı varmış! Yuh yani… Ortalık ana baba günü. Yıkılıyor semt. Efendi gibi sakin, muhabbeti bol bir yemek yiyeceğiz sanırken, her yerde marşlar, şarkılar, türküler, taraftarlar, taraftarlara yaranmak isteyen bir takım ablalar… Hehehehe: Gömerim icabında! Çok bağırıyor oğlum onlar, maçın saçma sapan yerlerinde hem de!!!! Semt yı kı lı yor!

Neyse… Zorla dışarıda bir masa bulmuş arkadaşım. Ancak o da ne? Koca bir led ekran hemen arkamızda duruyor. Millet birazdan maçı seyredecek. Sırtım dönük oturdum. İşin ilginç yanı, rahmetli babam sağolsun sayesinde 7 yaşından beri futbol maçlarına gidip geldiğimden, maç başlar başlamaz bıçkın kamyon şoförünü de bağlamam an meselesi olduğundan, en iyisi sırtım dönük oturmak ahaliye… bir göz teması olur. Ağız burun çiğneme falan, tadımız kaçmasın. Arkam herkese dönük oturuyorum. Maç başladı. Seyrediyorum haliyle. Severim futbolu da… yensinler istiyorum. Milli maç ama! Bakınız yine ama girdi araya, sıkıntılı bir cümle geldi gelecek: Yani sonuç belli ağbicim, takım kötü. Zaten 11 kişiden 10’u yabancı. Vatan millet sakarya nerdee… Harbiden yenilecekler. Hem Alman bırakır mı seni kendi memleketinde sağsalim. Kızın biri yan masadan dibimde, her atakta bırakın atağı kontratakta cıyaklıyor… Yenilecekler orası net ama, bak yine ama dedim, kaç tane yiyecekler, orasını o dakika henüz kimse bilmiyor: Sonunda hiç gol atamadan feci bir farkla yenildiler. Valla Allah biliyor ya çok da üzüldüm o ayrı. Zira babam merkezde olmak üzere, maaile bizde fanatikçe tutulan bir takım söz konusu. Ailede tek GS’li kim? Ben!!! Hain.

Ara verildi. Dedim bari bir suyolu olayına gireyim. Meğersem üst kattaymış. Çıktım. Oha! Üst kat bile full. Taraftarına hayranım bu takımın oldum olası. Hatta bir antrenörüne methiye düzmüşlüğüm de var bloğumda. Güzel yazıdır da… Meraklısına oku, derim. Neyse. İşim bitti. Aşağı indim. Alt kattan, bizim oturduğumuz dış kısıma geçerken meğersem hafif bir alçaklık varmış. Haliyle görmedim. Ayağım hafifçe kaydı. Mini sallanıyorum. Düşmesem de hoş olmadı o sallanış. Karizmada minnak bir çiziğe dahi tahammülüm yok bu ara zira. Neyse; Tam, dikkatli olsana kızım diye içimden kendime hönkürücem… Ana! Bir ses duydum ‘Yavaş Güzelim!’…

1-

Lannnn sen kimsin de bana güzelim, diyosun?

2-

Arabacı takımının, düzeysiz taraftarı ne olacak! Hı!

3-

Dur sennnnn, öyle bi ters bakiim ki aklı çıksın pis hadsizin…

Zihnimdeki salıncak, 3 şık arasında ışık hızıyla gidip gelirken, kafam da haliyle o tarafa çevrildi. Aaaaaaa o da ne? Uzun bir masa. Siz deyin 7, ben diyeyim 9 erkek… Ve bana ‘Yavaş Güzelim!!’ diyen de tam ortada. Üstelik nasıl tatlış, tatlı bakıyor. O kim mi? Nuri Alço!!! Hehehheheee… Benim 3 şık bir anda, ayyyyyyy ama siz miydinize dönmez mi? Döner. Hafifçe kırmızıyla bezenen yanaklarla tebessüm etmez miyim? Ederim. Tüm masa da bana minnoş gülümsemelerle hak vermez mi? Verir. Ay ben bir sevinmez miyim? Sevinirim. Yaa öyle yaparlar insanı canım: Yavaş Güzelim. Bi’dur! Bi’sakin ol. Bi’huzur ver kendine, derler mi ezcümle: Derler. Allah’ın e-postası yok; yok ama, anlayanın mesajlarını alacağı türlü türlü yöntemleri var. İşte böyle günlük. Oluyor yani bazen. Çelişkili ve tutarsız iki cümleyi birbirine bağlamaya yarayan ama bile, iyi niyetli bir bağlaca dönüşüyor mu dönüşüyor :)))

Doku uyumlu bir parazit bu vesvese bende ya hani, kıyamıyor demek ki yaradan da. Böyle uslu, şeker, tatlı mesajlarla…. Durun bi’dakka tel çalıyor. Devam edeceğim yazıya…

Of yaaa. Pazartesi günkü toplantı yarına alındı. İşte şimdi ben bittiiiiiiii…

Şişşşşttt yavaşşşş güzelim: Yavaşşşşş…. Yavaş…. Y a v a ş… Ya av aş…..

Aş sen bunları aş… Bir gazoz aç bakiiim şimdi. Oh de!..

Rahatla falan. Üstüne ince birşeyler al. Bu cümle şaka tabiiiiii… Hehehehe!!!!

Nuri ALço'dan Nefis Gazoz İkramı

Nuri ALço’dan Nefis Gazoz İkramı

1-

Dur bir kıyak yapayım. Bu da Türk Sinemasından nadide hizmetim. Nuri Alçolu Gazoz Sahne Müziği…

https://youtu.be/XpmckRnpdgA

2-

Efenim şu pek takık olduğum AMA kelimesi için bakınız TDK neler yazmış açıklarken:

http://tdk.gov.tr/index.php?option=com_gts&arama=gts&guid=TDK.GTS.5a909900129815.36938030

3-

Önemli 1 not ekliyorum son olarak!

Aklıma Wilfred A Peterson’ın bir şiiri geldi gece sabaha kavuşurken…. Türkçesi şöyle:

BENİ YAVAŞLAT TANRIM!

Beni yavaşlat Tanrım!

Yüreğimin atışlarını düşüncemin sakinliğiyle rahatlat.

Zamanın sonsuz görüntüsüyle hızımı azalt!

Bana güncel kargaşanın ortasında,

Tepelerin ölümsüz sakinliğini ver.

Bir çiçeğe bakmayı,

Eski bir dostla sohbet etmeyi

Ya da yeni bir dost edinmeyi,

Yolunu kaybetmiş bir köpeği okşamayı,

Ağ yapan bir örümceği izlemeyi,

Bir çocuğa gülümsemeyi,

İyi bir kitaptan birkaç satır okumayı ve

Yarışın daima daha çok hız için olmadığını

Anımsat her gün bana.

Yavaşlat beni Tanrım!

Bana ilham ver.

Köklerimi,

Yaşamın katlanılan değerlerini toprağının

derinliğine göndermek,

Kaderimdeki yıldızlara doğru daha çok

Büyüyebilmek için..

Yavaşlat beni Tanrım!

Wilfred A. Peterson

( 1900 – 1995 )

Slow Me Down Lord

Ease the pou ending of my heart

By the quieting of my mind.

Steady my harried pace

With a vision of the eternal reach of time.

Give me, amidst the confusions of my day,

The calmness of the everlasting hills.

Break the tensions of my nerves

With the soothing music

Of the singing streams that live in my memory.

Help me to know the magical power of sleep,

Teach me the art of taking minute vacations

Of slowing down to look at a flower;

To chat with an old friend or make a new one;

To pat a stray dog;

To watch a spider build a web;

To smile at a child;

Or to read a few lines from a good book.

Remind me each day

That the race is not always to the swift;

That there is more to life

Than increasing its speed.

Let me look upward

Into the branches of the towering oak

And know that it grew great and strong

Because it grew slowly and well.

Slow me down, Lord,

And inspire me to send my roots deep

Into the soil of life’s enduring values

That I may grow toward the stars

Of my greater destiny.

About Vildan Çetin

instagram: _vildancetin_ beynelhayat velmemat... writer; published 2 books from sacred life trilogy: the origin, the voice. trtcocuk cartoon serial ciciki's script&jingle, tik&tak cartoon series, neşeliçocuklar youtube, advertiser, brand strategist, content developer, youtuber, documentary
Bu yazı taze diş macunu içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s