‘Aranızdan Biri Bana İhanet Edecek!’ 

‘Aranızdan Biri Bana İhanet Edecek!

‘Güzelliğin Sana İhanet Edecek!’

Bazen bir yerde, bir yazıya bir fotoğrafa denk gelirsiniz de, denk geldiğinizi orada bırakıp yolunuza devam edemezsiniz ya hani, öyle oldu yine. Anı bedeninizde irili ufaklı dehlizler açıyor bazı denk gelmeler, zamanın içinde sallanan bir salıncak gibi: Bir ileri bir geri. Ve bu istemsiz tekrar eden hareketler ile sürüklediği anı kırıntılarını, tıpkı günlerdir aç bir güvercin sürüsüne yem verirmişçesine üstünüze atıyor. Anılar üşüşüyor oradan buradan. Yazımın başlığına da, ben denk geldim diyeyim, siz tesadüfler yoktur anlamlı karşılaşmalar vardır: Yorumlayabilene, deyin! Ve ben yine en iyi yaptığım şeyi yapayım: Yazayım. Su akar yolunu bulurmuş ya, yazı da okurunu bulur, hevesini alır nasılsa, diyerek.

‘Hakikatte size derim ki sizden biri bana ihanet edecektir : I tell you the truth, one of you will betray me.” (İncil/Luke 22:7-23)

Bu meşhur sözler Hz. İsa’nın çarmıha gerilmeden önce havarileri ile yediği son yemekten. Romalı askerlerden altın alan ve son yemekte bulunan 12 havariden biri Hz. İsa’yı ele verecek kişidir. Hz İsa bu kişinin kim olduğunu bilmektedir. Bu yüzden: İçinizden biri bana ihanet edecek, der…

Bu tarihsel an pek çok ressam tarafından canlandırılmıştır. Ancak en meşhuru, Hz. İsa’nın Hristiyanlar için kutsal sayılan ekmek ve bir kâse şaraba uzandığı, Ökaristi’nin (Ekmek-Şarap Ayini) doğuşundan hemen önceki anı resmeden Leonardo Da Vinci tarafından yapılandır. Da Vinci, bu dini çalışmayı 1495 yılında, İtalya’nın Milano şehrinden bulunan Santa Maria Delle Grazie manastırının yemekhane duvarına yapmıştır. (İng: The Last Supper, İtalyanca: II. Cenacolo veya L’Ultima Cena)

Hz İsa bu yemekte havarilerine ekmek dağıtır ve bir kase şarabı dolaştırırken “Alın ve yiyin: Bu benim sizin için sunulmuş bedenimdir ve kanımdır” der. (Kilisenin İsa’nın Son Yemek’teki davranışlarını yineleme edinimine ‘Kuddas’ denir.)

Hz. İsa’nın son yemeği üzerinde, çok yazılan, çizilen, konuşulan, pek çok şiire*, resime, edebiyat eserine konu olan bir olaydır. Zira ihanet her çağda, her şekilde pek revaçtadır. Konumuzla alakası yok belki ama aklıma Birhan Keskin’in ‘Yol’ kitabından bir dize geldi nedense: Her ateş önce yanını yoklar sevgilim! İhanet de öyle değil midir? Kimse tanımadığı birine ihanet edemez. Her ihanet önce yanını yöresini yoklar galiba, tıpkı ateş gibi!

Son Yemek bahsimize dönersek…

Da Vinci’nin muhteşem eserinde tartışılan pek çok detay vardır. Bunlardan en önemlisi: Biz izleyenlere göre Hz. İsa’nın solunda olan kişinin kim olduğudur? Kimileri bu kişinin Magdalalı/Mecdelli Meryem olduğunu iddia eder. Ancak eğer o kişi Magdalalı Meryem ise masada havarilerden biri eksiktir: O da Yuhanna’dır. Diğer ressamların yaptığı Son Akşam Yemeği tablolarında Yuhanna genellikle gençliğinden dolayı feminen olarak çizilmiştir. Sion Tarikatı mensubu Da Vinci’nin tablosunda ise iddia edildiği gibi Yuhanna yerine Magdalalı Meryem var ise: Hz. İsa ve Mecdelli Meryem arasında oluşan V işareti açıkça görülmektedir. V biçiminin paganların kadın sembolü olduğu bilindiğine göre!!!!

Yoksa yoksa… Hıristiyan mitolojisinde çokça yer alan ve Dan Brown’ın meşhur, Da Vinci’nin Şifresi kitabında da peşine düştüğümüz, İsa’nın son akşam yemeğinde kullandığı, mucizevi güçleri olduğu düşünülen ve Aramatyalı Yusuf’un çarmıha gerilen İsa’nın damlayan kanını koyduğu kap: Kutsal Kase=Holy Grail=Graal! Bir kadını mı temsil etmektedir? Kilisenin iddiası Hz. İsa’nın hiç evlenmediği şeklinde, herkesin bildiği gibi.

Naçizane fikrimi söyleyeyim: Hz. İsa bir Yahudi olarak doğduğuna göre ve o dönemde Yahudi erkeklerinin erkenden evlendirildiğine de bakarsak, Magdalı Meryem ile evli olduğu iddiası büyük oranda doğru olmalı. Dolayısı ile ‘kutsal kase diye anılan, Hz İsa’nın kadınını ve ondan olan soylu nesli temsil eden simgeydi’ fikrine katılıyorum. V işareti de, kafasındaki her detayı ve vermek istediği mesajı, anlamlı karşılıklar ve gizli şifrelerle hayata geçiren Da Vinci tarafından bilinçli olarak resme yerleştirilmiş olmalı.

İşin ilginç yanı, görüntü olarak işaret ettiği görsel dil farklı olsa da, adım V ile başlıyor diye demiyorum:), Vav yani V harfi, İslamiyet’te de önemlidir. İnsan vav şeklinde doğar. Allah’a kulluğun manası vav’dadır. Rabbimiz bizden her zaman vav gibi mütevazı olmamızı ister. Harfi med olduğu gibi kasem harfidir: Yani iki cümleyi ve özneyi bağlar. Kendinden önce gelen harfe bağlı, sonra gelen harften ise ayrı yazılır. Ebced hesabında 6 rakamına denktir. İmanın 6 şartını temsil ettiği de söylenir. Camiilerde bulunan Hünkar mahfilin üstünde iki vav (66) vardır. Bu Allah’ı c.c. temsil eder. Bu kapılar daima dardır ve içinden eğilerek geçilir. Vav harfinin ucuna eklenen lale çiçeği de süsleme sanatında Allah’ı c.c. simgeler. Vav harfi, vahidiyet, vahdaniyet ihtiva etmesi yönüyle de Allah’ı temsil eder. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s), Yedi vav’dan sakınınız, ihtiyaç olmadığı hallerde vavların işaret ettiği mesleklere yönelmeyiniz, diye buyurmuştur. Bu meslekleri: Vali, vezir, veli, vekil, varis, vasi, valide, vaad etmek vs… sıralayabiliriz. Zira manayı bilmeyenler hiçbir vakit vav diyemez, vay der kalır. Yazarken oradan oraya sıçrama konusunun üstadı olarak nihayet asıl konumuza dönersek:)

Bu resim hakkında anlatılan enfes bir hikaye vardır. Yalan doğru size bırakıyorum. Da Vinci’nin Son Yemek resmini bitirmesi 3 seneyi bulmuştur. Hz. İsa ve ona ihanet eden Yahuda dışında tüm yüzleri bulan Da Vinci, uzun arayışı sonunda Hz. İsa için de bir yüz modeli bulur. Ancak ihanet eden Yahuda için bir türlü yüz bulamaz.

Aradan uzun bir süre geçtikten sonra Yahuda’nın yüzü de bulunur. Ancak hapishanede bulunan o yüzün sahibi Da Vinci’ye “Beni tanıdınız mı, ben bu resimde Hz. İsa’nın yüzü için de modellik yapmıştım” der (bir diğer hikayede de Da Vinci adamı yolda perperişan görür, yüzünü resim için uygun bulur ancak son anda tanır.) Yani resimde Hz. İsa da hain Yahuda da aynı yüze sahiptir aslında: Dualizm mi dedi biri, yoksa yinyang mı? İyi duyamadım daJ İyi demek kötü demek, kötü demek iyi demek, diye yazmış Hamlet’te üstad. E bilen biliyor şu nankör alemi.

Ne diyordum? Evet, Son Yemek konusundaki teoriler yazmakla bitmez. Mesela, Tapınak Şövalyelerinin Gizli Tarihi adlı kitapta, Lynn Picknett ve Clive Prince, İsa’nın solundakinin John değil, Mary Magdalene olduğunu ve Son Akşam Yemeği’nin, Roma Katolik Kilisesince İsa’nın gerçek kimliğinin saklandığının önemli bir kanıtı olduğunu öne sürer.

Müzisyenler ise, Son Akşam Yemeği’nde saklanan asıl mesajın tabloya eşlik eden bir beste olduğunu iddia etmişlerdir. 2007 yılında, İtalyan müzisyen Giovanni Maria Pala, da Vinci’nin tablosunda belirgin kompozisyon içinde kodlanmış notalar olduğunu ileri sürerek bu notaları kullanıp 40 saniyelik kasvetli bir şarkı ortaya çıkardı.

Vatikanlı araştırmacı Sabrina Sforza Galitzia tablonun matematiksel ve astrolojik işaretlerini, Da Vinci’nin dünyanın sonu ile ilgili bir mesaj verdiğine yormuştur. Galitza, Son Akşam Yemeği’nin, dünyayı silip süpürecek sel felaketin 21 Mart 4006’da başlayıp 1 Kasım 4006’da kıyametin kopmasıyla sona ereceğini işaret ettiğini öne sürer.

İlhamsa ilham: Paul Thomas Anderson’un Gizli Kusur adlı kara filminde ve Luis Buñuel’in Vatikan tarafından “dine küfür” olarak yorumlanan filmi Viridiana’da varolan ‘Son Yemek’e atıflar, idrak sahiplerince kolayca fark edilebilir.

Çok sevgili, pek şahane, nur içinde yatsın Oğuz Atay’ın baş yapıtlarından Tehlikeli Oyunlar kitabında ‘Son Yemek’ üzerine kurulu bir hikaye vardır. Okuyanlar bilir, eserin baş kahramanı Hikmet Benol özenilesi monolog ve diyaloglarla anlatır hislerini, yaşadıklarını.

Dumrul:

”Eskiden yaşamış bir insan gibi bahsediyorsun kendinden. Sanki geçmişin malı gibi konuşuyorsun.”

Hikmet cevap verir:

”Çünkü ben geçmiş, modası geçmiş biriyim. Burada kendimi temsilen bulunuyorum.”

Kısacası her dönemde, her kültürde, sanatın her türü için önemli bir esin kaynağı olmuştur ‘İsa’nın Son Yemeği’! Gelelim başlığa. Oh yani, nihayet sadede gelebildim!!! Amma uzattım di mi:) Benim ‘Son Yemek’ üstünde düşünme hikayem ise şöyle başladı:

Yıl 2010, Eylül sonu Ekim başı: Çok eski bir dostumun yıllarca birlikte olduğu eski erkek arkadaşı, yaşadığı talihsizlikler silsilesine daha fazla dayanamamış Paris’te kalp krizi geçirerek şu yalan dünyaya elvada demişti. Apar topar Paris’e yollandık. Bu olaydan yaklaşık bir hafta önce, şansıma, iyileşebilir yara berelerle atlattığım çok tehlikeli bir motosiklet kazası geçirmiştim. Ayaklarımdaki yaralar yeni yeni kabuk tutmaya başlamıştı. Terlik ve sandaletlerle dolanıyordum. Ancak Paris’e varıp da ayağıma ayakkabılarımı geçirir geçirmez tüm kabuklar yerlerinden sıyrılmıştı. Ruhum gibi canım da çok yanıyordu. Kapalı bir şey giymeme olanak yoktu. Mecburen parmak arası bir terlik almış ayağıma geçirmiştim. Zehir gibi acı veren hislerin kuşatmasında Paris’in bildik bilmedik yerlerinde amaçsız ve bilinçsizce oradan oraya dolanıp duruyorduk. Cenaze için beklememiz gerekiyordu. Ve daha da fenası arkadaşımın doğum günü cenazaden bir gün sonraydı!!! Ve Paris’te moda haftası vardı. Her yer modacısından mankenine, bloggerından moda kurbanına… ünlü, güzel, pek alımlı, afili falan filan insan kaynıyordu. Biz ise, şaşkın ördek yavruları gibiydik: Hiçbir yere ve duyguya sığamıyorduk. Her şey hem az, hem çoktu. Hem ters, hem düzdük. Dışarıdan bakınca komiktik de. Üşümesi ile meşhur arkadaşım kaban ve çizmelerle lahana gibi dolanırken, ben şıpıdık terlikler, en eskisinden penye bir tişört ve şalvar pantalon ile incecik bir deri monta sarılmış sürekli titrer durumdaydım. Şakır şakır yağmur yağıyordu ve koskoca Paris’te sadece iki kişi parmak arası terlikle dolanıyordu: Kızıl saçlı Amerikalı bir çocuk ve ben! Buna rağmen durmadan geziyorduk. Bir yere sığamadığımız gibi gittiğimiz yerlerde de barınamıyorduk. Durursak içimizdeki korkunç yaratık büyüyecek ve bizi de yok edecekti, sanki. Ölüyü sonsuz yolculuğuna uğurlamayı beklemenin sarhoşluk veren ağırlığını üstümüzden atmak istercesine, arkadaşımın kusarcasına anlattığı anıların tüketici kuşatmasına karşı yürüdükçe yürüyorduk. Çeşitli müze ve galerilerdeki ünlü sanat eserlerini izleyince daha bi sakinleşir gibi oluyorduk. Güven alanı yaratıyordu o eserlere yakın olmak. Birlikte geziyorduk. Musee d’Orsay’dan çıkalı çok olmamıştı. Bir yerde Kahve mi şarap mı içsek ne yapsak diye konuşurken, geldiğimizden beri tek gözyaşı damlası dökmeyen arkadaşım birden zırıl zırıl ağlamaya başladı. Sarılayım mı, kaçayım mı, kendimi yere mi atayım, ben de ağlayayım mı… ne yapayım bilemiyordum. Duygularımı kontrol edememekten her korktuğumda yaptığımı yapmış: Donmuş kalmıştım. Arkadaşım, biraz yalnız kalmak istiyorum, dedi ve ben, hey dostum biz burada yalnız kalmak isteyenleri sevmeyiz, bile diyemeden, zira onu yalnız bırakmak istemiyordum… yani, nereye gideceksin, kaçta buluşacağız, fakat ya beni yerlerse, ya öldürürlerse, ya kötü yola düşer ve dilenmeye başlarsam… bile diyemeden, çekti gitti. Hey Allahım…

Bir pırasa sapı gibi yalnız kalmıştım: Pırasa dedim, anlayın halimi, o kadar saçma yani! Sanat galerileri arasında dolanıyordum. Yanımdan feci bakımlı, feci şık insanlar geçip duruyordu. Bense elimde beyaz bir naylon torba, içinde Orsay’dan aldığım Monet kitabım ile pek pespaye ve hatta şıpıdık şıpıdık… Birden yağmur bastırdı. Sırılsıklamdım. Neresi diye bakmadan bir kapıdan içeri daldım. Burası da bir galeriydi. Şık, zarif, temiz… Birinci kat yalnız ve ıslak bir pırasa için fazlasıyla boş ve büyüktü. Nedense içimden ikinci kata çıkmak geldi, orası daha küçük olabilirdi ve oradakiler yalnız ve ıslak pırasaları aşağılayan gözlerle süzmeyebilirlerdi. Merdivenleri tırmanırken bunları düşünüyordum ki kalakaldım! Plesiglas bir malzemenin üzerine basılmış, Japon kadınların dizildiği upuzun bir masa vardı karşımda: Bu İsa’nın Son Yemeği tablosunun bir uyarlamasıydı. Tablonun yanında Sabine Pigalle yazıyordu. Ancak ilgimi çeken sanatçının adından çok eserine verdiği isimdi: ‘I say unto you, your beauty shall beyray you – Sana diyorum ki, güzelliğin sana ihanet edecek!

Sonradan öğrendim ki işin içinde bir ihanet hikayesi vardı ve tutulan göz yaşları, o ihanetin ağıtıydı: Yaranın irini Seine’e akıtılmalıydı. Yoksa ölümcül olabilirdi.  Hepimizin hayatında çeşit çeşit ‘Son Yemek’ vardı, ilk yemekler gibi.  Arkadaşımın son yemeği Paris’te yeniyordu. Benimki ise yıllar sonra yenecekti. Ondan sonra başka başka ilk ve son yemekler geldii geçti: Hayat işte! Öğretiyor. Ne diyordum…

Galeride çekim yapmak yasak olduğu halde gizlice bir fotoğrafını çektim. (Fazladan iki üç kitap okuduk diye entel olduk, o halde kurallara uyar, yasak dinleriz mi sanıyorsunuz: Türküm ben Türk!!! Yapma denileni yapmayı sevenlerin kanı dolanıyor bedenimde. Bize sökmez!)

O Paris seyahatinde daha bir sürü manyak şey oldu. Ama onları başka bir yazıya bırakacağım. Merak edenler özelden yazsın anlatırım. Neyse, güzide vatanımıza döndükten sonra da bu eserin ve sanatçının peşini bırakmadım. Sabine Pigalle ünlüydü: Hem de çok ünlü! Fotoğraf ağırlıklı olarak görsel sanatlar konusunda eser veriyordu. Çalışmalarında, mitlerin yeniden yorumlanması, dinsel konular, tarihsel olaylar, mitoloji, Rönesans resimlerindeki gotik detaylar, ortaçağ heykelleri ve Flaman ilkel resim sanatı üzerinde duruyordu. Çağdaş ile antik sanat referanslarını bir araya getiren, dijital teknik ile klasik resmin teknikleri birlikte kullandığı eserlerinde, kendine has portreler de üretiyordu. Benim görüp etkilendiğim eser serisi 2006 yılına aitti.

Metnin sonuna fotoğraflarını koyacağım ama aslını merak ettim der ve görmek isterseniz, Sabine Pigalle’in fotoğrafını çektiğim eserinin bir baskısı güzide ülkemizde, Perili Köşk içinde yer alan Borusan Kültür Merkezi’nin açık ofisinde bulunuyor. Hatta 2012’de bir yazısında Ayşe Arman** bu fotoğraftan üstünkörü bahsetmiş lakin adının hikayesini detaylandırmamıştı. (Belki yeri olmadığı için kısaca geçmişti, belki de Hürriyet okuru üşenir okumaz diye düşünmüştü. En fenası belki de esas konuyu o bile bilmiyordu. Neyse ne!) Yıllar sonra Sabine Pigalle ile yollarımız tekrar kesişti. Pigalle, NightWatch – Gece Nöbeti, serisi ile 2014 yılında Art International’a katılan isimlerdendi. Beni benden tekrar alan da bu serideki 7 nü fotoğrafın, daha önce bloğumdaki bir yazımda Rubens’e ait bir resmini de paylaştığım, ölümü ile Roma İmparatorluğu’nun rejimini değiştiren Lucretia’nın hikayesine alternatif ve pek cesur yorumlar getiriyor olmasıydı. Zamanımızın kurnazca oyunlarla yürütülen, zavallı ilişki şekillerinden çok uzakta onurlu bir kadının erdem hikayesi…

Your beauty shall betray you. Sana diyorum ki, güzelliğin sana ihanet edecek, cümlesi çağımızın en büyük hastalığının adını koyuyordu: Şekilcilik! Zamanın en ölümcül ihaneti: Geçip giderken güzelliğimizi de alıp götürmesi… Biz kadınların kıstırıldığı kapan. Hayata dair tüm beğenilerini, güzellik hastalığının dar kalıplarına mahkum etmiş, kadın ve erkeğin dibe vuruşu! Sadece dış görüntü ile değil, esasen ruh tanışıklığı ile birbirlerini sevdiğini unutmuş bir neslin acıklı hezeyanları. Tüm ümidini güzelliğe bağlamış, kayıp gidenin hayatı olduğunu anlamayan garip bir zavallılık hali! Ve bu halin gösterişçi yalanlarını sosyal medyadaki açık hesaplardan film şeridi gibi izlediğimiz rotüşlü hayatlar. Kurumuş kalmış kalpler. Hepimizin tüm hatlarıyla dahil olduğu acımasız bir yarış. Sonunda herkesin kaybedeceği bir yarış üstelik. Eninde sonunda güzelliği herkese ihanet edecek.

Yazımı Oğuz Atay’ın ‘Tehlikeli Oyunlar’ından mini bir iki alıntıyla yazımı bitirmek istiyorum.

Hikmet Benol, Hüsamettin Albay(ım)la konuşuyor. Akıp giden iç seslerden diyaloğlara dönüşen konuşmalar ve ince alaylar…

”Bu düzmece oyun sona ermeli… Kendi benliğimizi bulmalıyız. Yol verip, yakarmaktan vazgeçmeliyiz. Rüyalarımızı gerçekleştirmeye çalışmamalıyız, gerçekleri rüya yapmalıyız. Çelişiksiz, dikensiz ve düzgün rüyalarımızı yaşamalıyız. Sözümüzün eri olmalıyız: Kırılacak kafaları kırmalıyız. Bize acınmadığı için acımamalıyız ”

Başka bir yerde, muğlak muharrir Mütercim Arif de: Başkalarını mühim bulmayanlar, bir gün kendilerini de mühim bulmayanlarla karşılaşacaklardır, fakat bu hakikat, onların mühim bulmamış olduklarının mühim olduğu manasına da gelmez…diyor ya… Ben orada hem kendime hem de çevremdekilere gülümsemeye devam ediyorum.

bu benim çektiğim versiyon.

‘I say unto you, your beauty shall beyray you – Sana diyorum ki, güzelliğin sana ihanet edecek!’ bu benim çektiğim versiyon.

Dutch Last Supper

Dutch Last Supper

Blonde Last Supper

Blonde Last Supper

Black Last Supper

Black Last Supper

The Last Supper - Leonardo Da Vinci

The Last Supper – Leonardo Da Vinci

NightWatch-Gece Gözcüsü

NightWatch-Gece Gözcüsü

-son yemek *-

masadalar
yemiyorlar
kaplarinda değiller ki**
kaplariysa başlarının arkasında
dimdiklemesine duruyor.

jacques prévert

(Fransızca aslından çeviren: Reha Yünlüel/Şiirhane)

-la cène-

ils sont à table
ils ne mangent pas
ils ne sont pas dans leur assiette
et leur assiette se tient toute droite
verticalement derrière leur tête.

jacques prévert

in paroles, folio/nrf, juillet 1996, p. 162.

**Gallery Bailly Contemporain, Paris

***

http://www.hurriyet.com.tr/amp/aranizdan-biri-bana-ihanet-edecek-21391463

About Vildan Çetin

instagram: _vildancetin_ beynelhayat velmemat... writer; published 2 books from sacred life trilogy: the origin, the voice. trtcocuk cartoon serial ciciki's script&jingle, tik&tak cartoon series, neşeliçocuklar youtube, advertiser, brand strategist, content developer, youtuber, documentary
Bu yazı taze diş macunu içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

1 Response to ‘Aranızdan Biri Bana İhanet Edecek!’ 

  1. Sıdık dedi ki:

    çok, fazla, derin, hoş, hep.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s