Yazarlar mı Daha Delidir, Kahramanları mı?

Hillsider’ın sonbahar için hazırlanan 84.  sayısında, ‘Yazarlar mı Daha Delidir, Kahramanları mı?’  başlıklı bir yazı yazdım. Mesele ağır, konu uzun. Hakkı yüzlerce sayfa. Farkındayım. Okuyanlarım bunu naçizane bir özet sayarsa memnun olurum.

YAZARLAR MI DAHA DELİDİR, KAHRAMANLARI MI?

Alırken zaten yeterince ince eleyip sık dokuduğumdan okuma sırasında elimdeki kitabın yazarını düşünmem. Kaptırıp giderim çünkü… Kaptıramıyorsam da, kapatır giderim zira. Bir kitabı neden okuruz? Yazarı ilginç, farklı ve özel biri olduğu için mi, yoksa yazdıkları ilginç, farklı ve özel olduğu için mi? Yanıtının yanıt verenin, entelektüel bakış açısı, haydi her okur entelektüel mi canım sorusunu kendimize sorduktan sonra cümleye kaldığımız yerden devam edelim, haleti ruhiyesine göre değişebildiği bir soru bu galiba. Yumurta mı tavuktan tavuk mu yumurtadan başlıklı dilemmanın edebiyata uyarlanmışı.

Geçtiğimiz aylarda, bildiğim iltifatların tümünü her dilde alt alta yazsam eksik kalacak cânım Umberto Eco göçüp gidince, rahmetlinin muhteşem eserlerinden, mucbir sebeplerden dolayı yarım bıraktığım ‘Çirkinliğin Tarihi’ni yeniden elime aldığımda durum farklıydı ama: Çünkü bir gazete karesinde ilk kez Eco’nun kütüphanesi görmüş, hayranlık ve kıskançlıkla uzun uzun incelemiştim. Gelmiş geçmiş en önemli entelektüellerden, Dedalus mahlasıyla da bilinen Eco, hem çok çalışkan, hem eğlenceli hem de ilginç bir adamdı. Mahlasını, üstüne ciddi araştırmalar yaptığı James Joyce’un Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi ve tabii ki Ulysses’in tadından yenmeyen roman kahramanı Stephen Dedalus’tan alacak kadar da mütevazıydı. Ulysses’te Leopold Bloom’un nasıl sokağı izleyen ancak sokağa karşı duyarsızlıkla ona sahip çıkmayı iç içe geçiren bezginlikten şaşkınlığa savrulan ve neredeyse komik bir hali varsa ki bu halin birazdan bahsedeceğim Charles Baudelaire’e, Walter Benjamin’ce de atfedilen ‘flâneur’ kavramıyla benzerliği ilginçtir, Carlos Maria Dominguez’in Jaguar Kitap’tan çıkan Kağıt Ev’in kahramanı Carlos Brauer’in tutkusundaki farklı derinliğin tüketiciliğinde de o denli bir Eco havası vardır! Eco, ölürken bile farklıydı. Vasiyetine göre, öldükten sonra en az 10 yıl boyunca kendisi, düşünceleri ve eserleri hakkında etkinlik düzenlenmesini istemiyordu. Eco’nun en az Gülün Adı’nın kahramanları Melkli Dom Adso ve Baskerwille’li William kadar cesur olduğu tartışmasızdır da. Çünkü başına gelebilecekleri bildiği halde romanında yazdığı diyalog kolay kolay akıllardan silinecek gibi değildir.

-Bu ne? Sinek pisliği gibi yazıları olan bir kitap.

-Hee! O mu? Kur’an-ı Kerim. Sapkınların kitabı*

Kaz kaz bitmeyen ve içinde her türlü adem evladının en sivrilerinin bulunduğu yazarlar alemi dipsiz bir kuyu haliyle. Kuyu deyince aklıma nedense, Haruki Murakami geliyor. Belki de Zemberek Kuşu’nun Güncesinde, kedisinin ardından evden kaçan karısının peşinde heder olan kahramanı Toru Okada’yı ana rahmine dönüş metaforu ile dipsiz kuyulara atmasındadır işin sırrı. Açıkçası Murakami, bana hep sıkıcı gelmiştir. Rutini şu: Yazarken sabah 04’de kalkıyor. Aralıksız 6 saat yazıyor. Sonra koşuyor, hopluyor, zıplıyor, yemek bile yiyordur arada. Hatta tuvalete de gidiyor olabilir. Sonra da 21:00’da hopp yatağa. Bir Orhan Pamuk olmasa da, Murakami’nin Beyoğlu/Cihangir’de yaşadığını hayal edemiyorum. Haydi onları geçtim. Ya o pek bayıldığım, yaklaşık bir buçuk milyon kelimeden oluşan 7 ciltlik Kayıp Zamanın İzinde’nin yazarı Marcel Proust’a ne demeli! Tüm dikkati ile yazı yazabilmek için zamanının neredeyse hepsini mantar kaplı bir yatak odasında geçiren, roman malzemesi toplama amacı dışında dışarı çıkmayan, tek besini daima aynı fırından alınan tek bir çörek ve iki fincan sütlü kahve olan Marcel Proust, hareketsizlik ve yetersiz beslenmeden o denli bitap düşüyor ki, sürekli üşüyor, sıcak su torbaları ve üstüste giydiği yün kazaklar içinde yazıyor. Unutmadan: Proust, sara hastası da!

AFİLİ Mİ DELİ Mİ? ADINI SEN SEÇ HEY OKUR!

Afili mi yoksa deli mi olduğuna karar veremediğim yazar listemin favorileri belli aslında. Sokratik iddiası ile eşcinsellik yakıştırmalarını reddeden Oscar Wilde ve Wilde’ın baştan çıkardığı, yıllarca evli kaldığı karısı Madeleine ile hiç seks yapmayan, üstüne üstlük erkek sevgilisinin peşinden gittiği Afrika’da zevki sefa alemlerinde kendini kaybedenAndre Gide, sadizmin kurucusu Marquis De Sade, kumar borcu yüzünden durmadan yazmak zorunda kalan Dostoyevski, kafasına koyduğu elmayı vurayım derken karısını öldüren: Jack Kerouac ve Allen Ginsberg ile Beat Akımını başlatan William S. Burroughs… Bunları yazarken Kerouac ve Burroughs’un adlarının bir cinayet davasına karıştığını ve hapise girdiklerini de unutmamak gerek! Uyuşturucuya özendirdiği iddiası ile yayınlanır yayınlanmaz toplanan Bir İngiliz Afyonkeşin İtirafları ve Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet adlı kitapların yazarı: Thomas de Quincey. Karısını boğarak öldüren filozof Louis Althusser… İkinci karısı Charlotte’la birlikte intihar eden Stefan Zweig…1804 yılında doğan ve bir kez evlendiği halde pek çok erkekle birlikte olduğunu çekinmeden açıklayan George Sand. Ceplerine doldurduğu taşlar ile evinin yakınından geçen nehire girip intihar eden Virginia Wolf. Çocuklarının ihtiyaçlarını gördükten sonra ‘Ölmek bir sanattır’ diyerek doğalgazı açıp intihar eden Sylvia Plath ve kocası Ted Hughes! Ününün doruğunda, yaşamdan sıkılıp silahını başına dayayan Ernest Hemingway! Yazmakla bitmeyen bir liste. Pekiyi ağır seks bağımlısı olduğu için hizmetçisini köle olarak kullanan Sefiller’in yazarı Victor Hugo’ya ne demeli? Sadece o mu? Kadınlara ve cinselliğe olan aşırı düşkünlüğünden dolayı Gizli Günce’sine: Ben vajina tanrısına tapıyorum ama farklı tapınaklarda ibadet ediyorum, yazan Rus edebiyatının kurucusu ve Rus dilinin babası olarak kabul edilen Aleksandr Sergeyeviç Puşkin’in aynı kitapta ‘Bütün kadınlar bekaretlerini ilk adet gördükleri gün zaten kaybetmişlerdir’ yazdığını da unutmamak gerekir.

Liste uzun dedim ama yazmadan da duramıyorum. Haydi biraz daha devam edelim. İlk yayınlandığında dine ve halkın ahlakına hakaret ettiği iddiasıyla hakkında dava açılan Madame Bovary’nin yazarı, Mısır ve İstanbul’daki hayat kadınlarıyla birlikte olup frengi hastalığına yakalanan, aynı zamanda aşırı anne bağımlısı bağımlı Gustave Flaubert’e ne demeli? 11 yaşındaki bir kıza aşık olup evlenme teklif eden dolayısı ile sübyancı olduğu için en çok kızdığımız ama kızsak da yeteneğinin hakkını teslim ettiğimiz isimlerden, Alis Harikalar Diyarında’nın yazarı Lewis Carroll’u ne yapalım? Assak kessek olmaz ki! Yazar dediğinin içi mezbebelelik de olabilir, kevser suyu gibi püripak da! Hangi gözle baktığın önemli o içerilere. Biraz geriye gidersek mesela: Lolita’nın yazarı Vladimir Nabokov’un henüz 14 yaşındaki üvey kızına aşık olarak kitabı yazdığını da unutmamak gerekiyor..

Yazar şair takımının yazısı çizisi gibi farklı türden dertleri de hiç bitmiyor. Biz Türkiyelilere göre pek romantik dizeleriyle baştacı şairimiz 26 Aralık 1853’te bakın annesine neler yazıyor: Fiziki acılara artık belli ölçülerde alıştım. İçinden rüzgarın geçtiği, delik deşik bir pantalonla bir ceketi, altına iki gömlek birden giyerek idare etmeyi beceriyorum: altı delik ayakkabılarımı samanla, hatta kağıtla besleme konusunda ise öyle deneyimliyim ki, geriye hemen hemen sadece manevi acılarım kalıyor. Yine de açıkça söylemeliyim ki, artık üstümün başımın daha fazla dökülmesi korkusuyla ani hareketler yapamaz ve fazla yürüyemez hale geldim.* Kim mi bunları yazan: Baudelaire! Şairin yarattığı kahraman imgesi hakkında tekrar ve uzun uzadıya düşünmek isteyen vardır belki.

GERÇEKTEN SAKİN VE YALNIZ!

Farklı ve özel bir eser verme amacını güden yazma rutininin çok ciddi bir disiplin gerektirdiği bir gerçek. Yaratma edimi karşısında duyulan endişeli coşkudan kaynaklanan başarısızlık korkusunun yazanın duygu derinliğine verdiği hasarlar bazen tamir edilemeyecek kadar ağır olabiliyor. Yazma işi dışarıdan bakıldığında sıkıcıdır. Tercihinin içine işlemesi gerekir insanın ki bileklerini kesmesin. Bu çaba da yalnızlığı normalleştirerek alışmayı ve alışırken de nefretle aşkı bir arada yaşamayı şart koşar. Yapılacak şey son derece basittir: Bir odaya kapan, masanın başına geç ve bekle… Normal bir insanın dayanamayacağı kadar ağır bir tempoya sahip, tahammülfersah hayatı Zadie Smith’in yazdığı biyografisinden anlaşılan Franz Kafka da benzer şekilde anlatıyor bu durumu: Odandan çıkman gerekmez, masanda oturmaya devam et ve dinle… Dinleme bile, sadece bekle… Bekleme bile, gerçekten sakin ve yalnız ol. Dünya özgürce sunacaktır kendini sana… Maskesinden sıyrılmak için başka seçeneği yok, huşu içinde yuvarlanacaktır ayaklarının dibine…

Başlığa dönecek olursak yazarların hayatları birbirlerinden çok farklı koşullarda ve kaderleri bambaşka şekillerde ilerlese de, edebiyat tarihine kazınan karakterler yaratmak için, gerçekten orada, onlarla olmak ve tanrısal yaratıcılık anları gerekir. Belki de gerekli bir iki şey daha vardır: Kimi buna yaşama cesareti, kimi ise yaşama korkusu der! Bu korkuyla yüzleşirken üretenlerin yakınında olmanın bedelleri de ağırdır. Kont Aleksey Vronski’ye duyduğu aşktan delirip kendini trenin altına atarak canına kıyan Anna Karenina mı, yoksa kocası Lev Nikolayeviç Tolstoy’un, ‘Gidişim seni üzecektir. Bunu istemezdim, ancak bunu anla ve başka türlü davranmanın elimden gelmediğine inan. Evdeki durumum katlanılmaz olacak, hatta şimdiden oldu. Bütün olumsuzluklar bir yana, yaşamakta olduğum o lüks koşullarda daha fazla yaşamazdım ve şimdi, benim yaşımdaki insanların genel olarak yaptıkları şeyi yapıyorum’ cümlelerini yazdığı mektubu okuyunca evden fırlayarak kendini bahçedeki gölete atan karısı Sofya Andreyevna mı daha delidir? Siz karar verin.

*Orijinal metinde yer alan bu alıntı, Hillsider’da yayınlanan yazımda yer almamaktadır.

**Baudelaire: Dernieres lettres inetides a sa mere. Avertissement et notes de Jacques Crepet. Paris 1926. Sf. 44/45

  • Dergimiz yayına hazırlandığı sıralarda cenabı hakkın rahmetine kavuşan çok değerli kültür ve iş adamı İshak Alaton’a rahmet diliyorum. Nur içinde yatsın.
Hillsider Sonbahar 84. sayı

Hillsider Sonbahar 84. sayı

Hillsider Sonbahar 84. sayı

Hillsider Sonbahar 84. sayı

img_1912

About Vildan Çetin

instagram: _vildancetin_ beynelhayat velmemat... writer; published 2 books from sacred life trilogy: the origin, the voice. trtcocuk cartoon serial ciciki's script&jingle, tik&tak cartoon series, neşeliçocuklar youtube, advertiser, brand strategist, content developer, youtuber, documentary
Bu yazı taze diş macunu içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s