Ben pazara pazar demem… Organik olmayınca!

 

 

(Hillsider’ın bu sayısına organik pazarı yazdım… Dergiye ulaşamayanlar, yazımı buradan okuyabilir.)

Ben pazara pazar demem… Organik olmayınca!

Bir zamanlar neşeli ve şuursuz bir gdo, msg, sodyum nitrat, karmine, cochineal tüketicisiydim. Açılımlarını araştırmadığım için keyfim yerindeydi, anlayacağınız. Sabah kalkar, bomboş buzdolabının kenar ve köşelerine günler öncesinden sıkışmış 2 kurabiyeyi kıtlar, güzeeeel bir hazır kahve içer, kahve kesmezse, asite dadanır, bol tatlandırıcılı diyet kolamı içer, güya doymuş vücudumu ferahfeza sokağa atardım. En sevdiğim kahvaltı menüsünde, cips, sade poğaça, patlamış mısır, dondurma gibi leziz tatlar bulunurdu. Evet, yanlış okumadınız, sabahları dondurma yerdim. Hiç denemediniz mi? Aaaaaa… Annenizin margarini, sloganlı reklamları seyretmişliğiniz vardır ama.

Hatta bir keresinde: Adının baş harflerini MM kısaltması ile kodlayabileceğimiz güzide bir yazarımızla yapılmış yemek konulu bir röportajı okuduktan sonra ‘fazla sağlıklı yaşıyor… öff çok sıkıcı bea’ diye adamdan soğumuşluğum, aynı röportaj içinde, ‘sabah kahvaltısında iki halley yer, bir kahve içer, iki kahkaha atar, öyle dışarı çıkarım’ dedi diye, ünlü bir modacının yamağına yakınlık duymuşluğum da vardı. Yazar dediğin, sağlığı mağlığı düşünmezdi. Yaratıcı mantık bohemdi. Nokta! Tek kusurum vardı: Sigara içemiyordum. Çalıştığım prodüksiyon şirketleri ve ajanslardaki yaratıcı ekipte kim varsa hilafsız tüttürüyordu. İşyerlerim gaz odasından hallice idi. Ben ise, ne kadar denesem de, sigara içemiyordum. Yanımda içenlere de duman öksürttükçe, içten içe gıcık oluyordum. Susan Sontag misali, havalı bir fotoğraf sigarasız olmazdı ki! Bu da benim kusurum olsundu!

Derken, hastalandım. Şaka gibiydi. Dışarıdan zımba gibi görünüyordum ama içimdeki kemirgen tıkır tıkır çalışıyordu. Bildiğiniz kara hastaydım. Ameliyatların ardından doktorum, iyi ki hiç sigara içmemişsin, yoksa masada kalırdın, deyince… Hım, dedim kendi kendime; Hımmmm… Ve sağlıklı beslenme şartı ile eve gönderildim. Kimyasalı en bolundan ıvır zıvırlara, işlenmiş gıda ve asitli içeceklere elveda diyordum. Kafayı bedenlerine takmış, dış görüntülerinden başka bir şeyi önemsemeyen, dolayısı ile derinliksiz insanlar sağlıklı beslenir… Gibilerinden bir alt metin zihnimde zeminlenmişken… Şimdi bu bir zorunluluktu. Ben de onlardan mı olacaktım?! Heyhat! Ne kadar önyargılı ve ziyadesi ile şanslıymışım, sonradan anladım. Bir zorunluluk sonucu olsa da, çoğu kişiden çok çok önce organik beslenmeye başlamıştım.

O zamanlar ekolojik tarım konusunda bilinç yoktu ve organik eşittir, köyden gelenler gibi bir mantık hakimdi. Bir zaman, bu çelişkiyi ben de yaşadım ve anladım ki; köyden gelenler organik değildir. Organik; “Ekolojik” veya “Biyolojik’ demektir. Çünkü organik tarımın mantığı, kimyasal ürün kullanmadan, Havva anamız zamanında nasıl üretiliyorsa, yiyecekleri mümkün mertebe öyle yetiştirmekten geçer. Köylü üreticiler, suni gübre, hormon ve ilaç kullanımında, sinirleri taşıran bir abartıya gidebilir. Kendilerince haklı olabilirler. Ancak bu, ürünün üstünde bulunan ve ne kadar yıkansa da temizlenemeyen kimyasalların yani pestisitlerin** insanları hasta ettiği gerçeğini değiştirmez. Kimyasal pestisitlerin ve etken maddelerinin akut toksik etkileri olduğu da, artık bilinen bir gerçek. Hatta ve hatta; Tarım ile uğraşıp pestisite maruz kalanlarda, sayısal kromozom anomalileri ile bazı genetik hasarların, karaciğer, böbrek ve kaslarda bozuklukların sıkça görüldüğü sır değil.

Konumuza dönersek; Bir zamanlar buralar dutluktu ve organik tarım, bir muamma, daha ötesinde bir kandırmaca gibi görülüyordu. Organik tarım konusunda didişip, işin doğrusunu anlatmaya çalıştığım anti-organikçiler arasında, en kızdıklarım, ‘Abla yeaaa, ne organiği yeaaa, sizi kandırıyorlar!’ diye bilmişlik taslayan taksi şoförleriydi. Mersi canım: Kolay kandırılır olduğumu bu şekil yüzüme söylemeye cesaret edebilecek kadar cesur olabildiğin için. Ama şimdi yandın! Taksi şoförleri arasında fenomen olacak kadar uzun ve sıkıcı örneklemelerle dolu konuşmalarımı, Kibariye’nin ‘Entel de insan sonuçta’ ana fikrini ‘Organik tarım diye bir şey gerçekten de varmış ağbicim!’ fikri ile taçlandırarak, taksicinin zihnine mıhlamadan, oturduğum koltuğu terk etmiyordum. Nerden nereye değil mi?..

Buğday Derneği desteğinde 8 sene önce açılan % 100 Ekolojik Pazarlar, İstanbul’da Bakırköy, Şişli, Kartal, Beylikdüzü ve Küçükçekmece’de… Balıkesir’de, Burhaniye ve Kayseri’de, Kocasinan ve Talas’ta kuruluyor. Bu pazarlarda sadece; Tohumdan hasata, hasattan son kullanıcıya ulaşıncaya kadar tüm aşamalarında insana ve ekosisteme zararlı hiçbir kimyasal girdi, katkı maddesi ve yöntem kullanılmadan üretilen kontrollü ve sertifikalı, her bir verinin kayıt altına alındığı ürünler satılabiliyor. Bugüne kadar, %100 Ekolojik Pazarlar’da yapılan 78 analizde, 65 farklı üreticinin, 126 farklı ürünü zirai ilaç kalıntı analizine tabi tutulmuş.

Ben, cumartesileri Şişli’de kurulan organik pazara gidiyorum. Organik tescil belgelerinin bulunduğu tezgahların sahipleriyle konuştukça ne kadar zahmetli bir iş yaptıklarını daha iyi anlıyorum. Fiyatlar da abartılı değil. Hatta en pahalı marketlerden ucuz, orta seviyeli marketlerin biraz üstünde, diyebilirim. Verilen emek göz önüne alındığında, ödediğim farka değer, diyorsunuz. Yeşilliklerim, Ayten Bozkurt tarafından, Zonguldak Alaplı’dan, zeytinyağım Çanakkale Gülpınar’dan, cânım avakadolarım ise Datça’dan geliyor. Neden yer adı veriyorum anlatayım. Organik de olsa, bir ürünün yetiştirildiği bölge çok önemli. Şahsen, kul uçmaz kervan geçmez bölgelerden gelen ürünleri tercih ediyorum. Sonuçta, organik ürünler de, yeraltı suları, asit yağmurları ve başka tarlalardaki kimyasalları sürükleyen rüzgarlara maruz kalabiliyor. Bu yüzden, mümkün mertebe sanayi bölgelerinden uzak arazilerde yetişenler tercih edilmeli. Zeytin alacaksınız ve ‘Ayy Gemlik zeytinine de bayılırım’ diyenlerdenseniz, uçakların havayı en çok kirlettiği alanlardan birinde yetiştiklerini bilmelisiniz.

Yıllar önce, Adana’da büyük tarım arazilerine sahip bir tanıdığım, organik tarım yapmak arzusuyla, “Eurepgap-İyi Tarım Uygulamaları” kurumuna başvurmuş ve reddedilmişti. Normalde tarlaya değer kazandıran anayola yakınlık ilk red nedeniydi. Ancak ikinci neden daha önemliydi; Tarlalarında (özel durumlar harici yasaklanmış olan) KOK- Kalıcı Organik Kirleticilere rastlanmıştı. Tarlaları kimyasalla doluydu. Organik tarıma uygun değildi.

Sıra geldi pazarın sırlarına; Eğer benim gibi fiyakalı müdavimlerden değilseniz ve alacağınız bazı şeyleri önceden ayırtma imkanınız yok ise: Pazara, sabah erkenden gitmek farz! Şöyle anlatayım. Bir dostumuz Amerika’ya dönüyordu. Uçağı erkendi ve çok uzun bir zaman vatan illerine dönemeyecekti… Çok da seviyoruz kendilerini. Haydi bırakalım, dedik. Öpüş koklaş, havaalanındaki işimiz 07:00’da bitmişti. Eee ne yapacağız. Eve git. 2 saat yat. Uyu uyuyama. Kalk. Tekrar hazırlan. Pazar çantasını al. Pazara git. Gereksiz bir çaba, olacaktı. Biraz erkenceydi ama haydi direkt pazara gidelim, dedik. Pazar henüz açılmamışsa arabada bekleyecektik. Fena mı, Hacer ablanın nefis gözleme ve böreklerinin ilk müşterisi olacaktık. Pazar boş olacağından, bol bol sohbet de edebilirdik. 07:30’da pazara ulaşmıştık. Aha! O da ne? Pazar insan kaynıyordu. Bebeli aileler, sportif abla ve ağabeyler, yabancı erkan, asthanga tipi yogacılar, namazı kıldıktan sonra yapacak iş bulamayanlar: Ortam sanki miting alanıydı! Üstelik, çok yoğun kimi ekabirlerin şoförleri, ayrıltılan malları alıp bagajlara yerleştirmeye başlamıştı bile! Doktor bilmemkim için greyfurtların en güzelleri çoktan kasa kasa seçilmişti. Sakallı meşhurumuzun yardımcıları torbaları sıra sıra dizmiş, afiyetle gözlemelerini yiyorlardı. Siz siz olun, pazara erken gidin. Ya da, gözünüze kestirdiğiniz üreticilerin telefonunu alın. Geç kalacağınız zamanlarda alacaklarınızı ayırtın. Benden söylemesi.

Hazır pazara gitmişken, bulaşık makinası deterjanı, diş macunu, el/duş sabunu ve şampuanlarınızı da organik olanlarla değiştirmeyi ihmal etmeyin, lütfen. Çünkü bu tip deterjanlar da petrol ürünü, dolayısı ile kanserojendir. Nereden biliyorsun, diyenleriniz varsa; Bunları ben söylemiyorum. Bir uzmandan, İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü Direktörü Prof. Dr. Erkan Topuz’dan alıntılıyorum sadece. Topuz’un kapsamlı yazılarına arama motorları ile kolayca ulaşabilirsiniz.

Unutmadan yazayım. Organik ürün sertifikası olmayan ürünleri, organikmiş gibi pazarlamak isteyen uyanıklara karşı da dikkatli olmak lazım! Baktınız sertifikası yok, varsa bile o ürüne ait değil ya da geçerlilik tarihi bitmiş, hemen ALO 174’ü arayın. Sertifikada neler olmalı diye sorarsanız; Sertifika numarası, tarım bakanlığı logosu (organiğe geçiş ürünlerinde kanun gereği kullanılamıyor), sertifika kuruluşu logoso ve ismini kontrol edin, derim.

Bir cumartesi, organik ürün almak gibi bir arzunuz olmasa da pazara gelin. Birlikte kahvaltı edelim. Gözleme sevmiyorsanız, serpme organik kahvaltı yaparız. Menemen bile olur. Üstüne seçtiğimiz tatlıları yer, kahve höpürdetiriz… Sabah erken kalkmak konusunda şahane olmasam da, iyi yemek hususunda iddialıyımdır. Eve eliniz ve zihniniz boş dönmeyeceğinizden emin olabilirsiniz.

Not: Hiç mi organik dışı beslenmiyorsun, diye soracak olursanız… Serde İzmirlilik olduğundan, rakı-balık işin içine girince, eh mezeler de güzelse, hayır demek, şanımıza yakışmaz, değil mi? diyerek konuyu açıklayayım. Kaçamaklar olacak tabii… Yeter ki organik fabrika ayarlarımız bozulmasın.

*% 100 Ekolojik Pazarlar konusunda daha geniş bilgi için: http://ekolojikpazar.org

**Pestisitler:

  • İnsektisit: Böcek, haşerelere karşı,
  • Fungusit: Funguslara (Mantar) karşı,
  • Herbisit: Yabancı otlara karşı,
  • Mollusit: Yumuşakçalara karşı,
  • Rodentisit: Kemirgenlere karşı,
  • Nematisit: Nematotlara karşı,
  • Akarisit: Akarlara karşı kullanılan ilaçlardır.
hillsider magazine 78 hillsider dergisi 78 ben pazara pazar demem... organik olmayınca! vildan çetin

hillsider magazine 78
hillsider dergisi 78
ben pazara pazar demem… organik olmayınca!
vildan çetin

 

Feriköy Organik Pazarı

Feriköy Organik Pazarı

IMG_1444

 

 

 

 

 

 

Reklamlar

About Vildan Çetin

wabi-sabi... beynelhayat velmemat... writer; published 2 books from sacred life trilogy: the origin, the voice. trtcocuk cartoon serial ciciki's script&jingle, tik&tak cartoon series, neşeliçocuklar youtube, advertiser, brand strategist, content developer, youtuber
Bu yazı taze diş macunu içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

One Response to Ben pazara pazar demem… Organik olmayınca!

  1. Geri bildirim: Şişli % 100 Ekolojik Pazarın müdavimlerinden Vildan Çetin Hillsider Magazine 78 – Bahar sayısı için yazdı | BUGDAY

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s