Garip Gecelerin Sessiz Tanığı

Kendi kendime konuşmaya ve kendi kendime konuşurken dahi saçmalamaya pek meyilli olduğumdan, yazdıklarımı hayal ürünü kabul ederseniz hepimiz hakkında hayırlı olacağını düşünüyorum. Sonra, uyarmadı demeyin!

Sanırım onüç sene önceydi. Evet, evet. Tam tamına on ve artı üç sene önce… O aralar, nasıl yorgundum… Nasıl, bezgin ve ümitsiz…. Anlatamam! (Anlatırım, anlatmasına da, sizin o kadar vaktiniz var mı bilmiyorum?) Haftalardır, neredeyse her gece, mesaiye kalıyordum. Ajanstaki diğer yazar ki başlayalı henüz bir ay olmuştu, öğlen yemeği için dışarı çıkıp bir daha işe gelmemiş… Gelmediği gibi, bir telefon açıp işten ayrıldığını haber vermeye dahi tenezzül etmemişti. Feci bir ajansta, feci bir patronla çalışıyor olsak da, böyle davranması kimsenin hoşuna gitmemişti: Haliyle en çok da benim. İki yeni müşteri almıştık. Bu yetmezmiş gibi, eski müşterilerimizden biri, henüz çalışmaya başladığı ajansla papaz olup bize geri dönmüştü. Patronun canına minnetti. Zırt pırt odamıza dalıp –artık yemeklerden yapılan türlüyü tazedir diye kakalamaya çalışan garsonlar gibi- ellerini birbirine sürterek, kolay gelsin, bana bakmayın siz, işinize devam edin diye –aklısıra- ortalığı kolaçan ediyor, güvenlik duvarlarını kırıp msn de geyik yapıp yapmadığımızı öğrenmeye çabalıyorduOysa çoktan kırmıştık şifreleri. Konu çet olunca, Türk gencinin önüne set koymak hangi patronun haddineydi. Evet, bir zamanlar sadece msn vardı Şimdiki gibi Facebook’tur, Twitter’dır, Pinterest’tir, Kızgın Kuşlardır vesair… ‘Zaman yiyen, çikolatalı kurabiye tipi program ve uygulamalara’ bakınca, ne zavallıymışız be o zamanlar, demek geliyor içimden. Kuru kuru MSN’e takılmak! Bizim tekrarlayan zavallılığımız…

Msn’e girip geyik yapacak halim olsa, telaşını anlayacaktım da… Tuvalete gidecek vaktim yoktu! Üstüme yığılan iş dosyalarından yıldığım gibi, hem süper hızlı, hem de süper yaratıcı olmamı bekleyen yaratıcı yönetmen bozuntusunun baskılarından da gına gelmişti. İçimden bir ses, bir öğlen de sen bas git, görsünler dünyanın kaç bucak olduğunu diyorsa da,  üç ay önce hoplaya zıplaya aldığım otomobilin taksitleri şemsiye misali bir yerlerime kaçtığı ve uslanmaz bir müsrif olduğumdan ve ve de, kredi kartlarımın limitlerini aşıp finansal açıdan tamamen kaput bir hale geldiğimden -şimdilik- bu gibi atraksiyonları ancak rüyamda görebilecek durumdaydım.

İşle ilgili yaşadığım tüm bu sıkıntılar yetmiyormuş gibi, kuzenim N’nin, anne ve babasına resti çekerek yanıma taşınması her şeye tuz biber ekmişti. Kendimle mi uğraşayım, her fırsatta iki göz iki çeşme ağlayan kuzenimi, problemlerini en kısa zamanda çözeceğimize dair kendime bile inandırıcı gelmeyen yöntemlerle teselli edip İzmir’e geri mi postalayayım… yoksa yoksa, olabilecek herkesi devreye sokarak iş bulmasına yardım mı edeyim; bilemez durumdaydım.  Bu arada, canınızı daha fazla sıkmamak için, para azgını ve arsızı ev sahibimin ‘Evimden çık, kızım master’ı kazandı. Oraya taşınacak‘ yalanıyla kira artırma meselesine girmiyorum bile.

Bu bölüm, benim ne kadar şeker, ne iyi kalpli ama bahtsız ve sizin gibi dertli, sizden biri olduğuma dair açıklamayı içeren girişti. Gelelim hikayenin sizi ilgilendiren kısmına:

Cumartesiydi. Yorgunluktan dışarı çıkamamış, kahvaltı tipi bir akşam yemeğinden sonra biraz kitap okuyacağım bahanesiyle çekildiğim odamda kitap mitap okumadan etrafı seyre dalmış  -ne olacak bizim bu halimiz ana fikrinde özetleyebileceğim düşüncelere boğulmuş bir vaziyette- ve daldığım kuyulardan işe yarar birşey çıkmayacağına kanaat getirince nihayet ışığı kapayıp uyumaya karar vermiştim. Yatağımda dönüp duruyordum. Uyuyamıyordum. Kaç koyun, kaç keçi ve çit saydığımı Allah bilir? N televizyon seyrediyordu.  Bir süre sonra televizyonun sesi ve kapıdan sızan ışık kesilince, N’nin de –ağlamaya bir süreliğine ara verip- uyumaya karar verdiğini anladım. Kendimi ve Ege dolaylarından bakıldığında altın değerinde görünen, yakından bakıldığında ise beş para etmediği bir çırpıda anlaşıverilecek başarılarımı düşünüyor, nerede hata yaptığımı bulmaya çalışıyordum. Her an kıça sıkı bir tekme yeme riskiyle insanı güvensizlik buhranlarında yaşatan  reklam meklam işlerine dalmayıp adam gibi bir holdingin halkla ilişkiler bölümüne kapağı atacağıma, bu saçma ısrarı sürdürmemdeki sebepleri, hayata dair cahilliğimden kaynaklanan aptal cesaretime mi, yoksa çocukluğumda geldiğim ‘Sen ileride çok başarılı olacaksın, çünkü göbek adın Zekiye, haydi koçum bitir bu yılı da takdirle görelim’ dolduruşlarında mı arayayım bilemiyordum ki dalmışım.

Bu noktada bir uyarı yapmam gerekiyor. Anlatacaklarım tamamen hayal mahsulü de olabilir, deli saçması da, Allah’ın bir lütfu da. Yani demem şu ki: Şu anda size anlatmaya başlayacaklarımdan dolayı Bakırköy’de yatıyor da olabilirim, dünyayı büyük bir beladan kurtarmış da… Bu şu demek: Eğer şu anda Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde müşaade altında tutuluyorsam, şu anda yazdığımı sandığım şeyleri aslında yazmıyorum. Yok eğer hakikaten birazdan anlatacaklarım olduysa, hepimizin verilmiş sadakası varmış, bilesiniz.

Bu önemli uyarıyı da yaptıktan sonra demin kaldığımiz yerden gönül rahatlığı ile konuya dönebilirim:

Dediğim gibi, sağa dön sola dön derken uyuyakalmışım ki, ne zaman N’nin yattığı odadan gelen korkunç seslerle yataktan fırlayıp o ürkütücü olayların yaşandığı odaya apar topar kendimi nasıl attığımı haliyle hatırlamıyorum. Tek hatırladığım: Evin duvarlarının yani salonun duvarlarının yok olduğu ve benim, boşlukta bir ada gibi asılı duran odanın içinde, geceleri yatak olarak kullandığımız koltukta korkudan tortop olarak büzüzmüş, kafası devekuşu gibi bacaklarının arasına gömülü duran N’yi koruma içgüdüsüyle –salak gibi- eşikten adımımı atmamla birlikte bir güç tarafından geri itildiğim anda, havada dönüp duran cadılarla gözgöze geldiğimde yaşadığım dehşetengiz şaşkınlık… Ben bunu şaşkınlık sanıyorken, esas şaşkınlığı, gayrı ihtiyari ellerimi havaya kaldırarak yine gayrı ihtiyari okumaya başladığım garip lisandaki dua, şiir, methiye falan filan  -o zaman okuduğum şeyin ne olduğunu bilmiyordum normal olarak- ile birlikte şeklen ve fiziken başkalaşmamı izleyen süreçte… yani şöyle: Kezban tipi saçlarım havalarda uçuşmaya, üzerimdeki pespaye gecelik kat kat uzun ve beyaz bir elbiseye dönüşmesini anlatmaya çalışıyorum.  Bu arada inanmayacaksınız biliyorum ama tek gözlü karakedim de yanımda jaguarımsı bir vahşi bir yaratığa dönüşmüştü. Çizgi filmlerde olur ya hani, birden rüzgar esmeye başlar, kendinin ve gücünün farkında olan kahraman ellerini havaya kaldırarak kötü güçleri kendinden ve çevresinden  ve hatta duruma ve senaryoya göre dünyadan, güneş sisteminden… vs. uzaklaştırmaya çalışır. Bu esnada, etekleri havalanır, gözlerinin rengi değişir, bilinmez bir dilde büyülü sözcükleri ard arda tekrarlar… Gücünü kullanırken yüzü allak bullak olur, çünkü kötü varlıklar karşı atağa geçmiş, benzer silahlarla karşılık vermeye başlamışlardır. Üstelik kötü güçler daima iyilerden fazladır. İşte tam da durum böyleydi. Tek başına ellerim ileriye uzanmış bir şekilde eşikte dikilmiş havada asılı duran cadı kılıklı dört kadını salonumdan uzaklaştırmaya çalışıyordum. Bu esnada, başını soktuğu yerden çıkarma cesaretini bulan N de yavaşça değişmeye başlamıştı. N’nin da kıyafeti ve saçlarında bariz bir dönüşüm yaşanıyordu. Bu değişimi görmesine imkan yoktu çünkü şeytan görmüş gibi bana, kedim Cabbar Hanım’a ve havada aptalca kahkahalarla dönüp duran çirkin yaratıklara bakıyordu.

Neden havadakilere, ‘ne haliniz varsa görün alın salonumu ne yapmak istiyorsanız yapın ama lütfen beni ve çevreyi rahatsız etmeyin’ deyip, sevgili kuzenimi de yanıma katıp yatağıma dönmüyordum, bilmiyorum.

Resmen savaşıyorduk ki burada söylemeden geçemeyeceğim, şiddetin her türlüsüne karşıyımdır. Savaşımız yer misin yemez misin, hesabı sürüyordu. Onlar beni yerimden kıpırdatıp kendi taraflarına çekmeye çalıştıkça, ben ellerimi daha bir istekle ileriye uzatıyor, ağzımdan çıkan tekerlemeyi daha bir nefretle –neredeyse küfreder gibi- tekrarlamaya devam ediyordum. O dakikaya dek hayatında herhangi bir enerjik harekete yer vermeyen tembel ötesi jaguarımsıkedim Cabbar Hanım bile havadaki yaratıkları ısırmaya çalışıyorken sevgili kuzenim N, donuk vaziyette olanları izlemekle yetiniyordu. Ellerim kollarımdan başlayarak ileri doğru uzuyordu. Alaaddin ve Sihirli Lambası filminde mi, yoksa Bağdat Hırsızı’nda mıydı net olarak hatırlayamacağım, kötü kalpli büyücü, sihirle kollarını dilediğince uzatabiliyor, pencereleri, sarayları, yolları aşan kolları emeline ulaşınca –neyi aldığını hatırlamıyorum, neremle seyrettiysem artık!- hızla kısalıp bulundukları yere dönüyorlardı. Kollarımın uzayışını seyretmek, en az filmdeki sahneyi seyretmek kadar iğrenç olsa da, düşmanım olan kötü varlıkları korkutuyor olması hoşuma gidiyordu. İçimden ‘ya kollarımın eski haline dönmezse, ben ne halt ederim’ diye düşünüp korkmuyor değildim Korkuyorum demek duygularımı ifade etmeye az kaçıyordu: Resmen ödüm bokuma karışmıştı!  Fakat bir ses, o sesin ne olduğunu, nerden gelip nereye gittiğini ve beni neden ve nasıl yönettiğini o zamanlar tabii ki bilmiyordum, bir ses ‘korkma’ diyordu ‘korkma, sen çok güçlüsün ve onları yeneceksin.’

Korkmadığımı, korkmamam gerektiğini ve korkuyor olduğumu düşünduğüm her an, bu kötü varlıkların ekmeğine yağ sürdüğümü anladığımda, bir daha asla korkuyu düşünmeyeceğime kendi kendime söz verdim. Bu sözü verme nedenimi, niçin kendime böyle bir söz verdiğimi bilmiyorum. Üstelik, insan hiç korkmama sözü verdi diye kendisine korkmamazlık eder miydi? Pöh! Etmezdi tabii. Ancak, o dakikadan sonra bir daha hiç korkmadım: Hiç kimseden ve hiç birşeyden, kendim hariç!

Aramızdaki savaş gittikçe kızışıyor, dört manyak havada döne döne, olanca güçleriyle bana doğru yaklaşmaya çalışıyorlardı. Yerimden kıpırdamaya başlamıştım. Sarsılıyordum. Baskıyı biraz daha sürdürürlerse, orta yerlerinde açılan boşluğa düşmem an meselesiydi. Canım kedim, pardon jaguarımsı kedim, çıldırmış gibi havaya zıplıyor, ağzını her açışında, kendi boyutunun beş katı büyüklüğe varan dişleriyle havadaki manyakları ısırmaya, pençelerini geçirerek aşağıya çekmeye çålışıyorlardı. Maalesef, sadık kedimin canhıraş çabaları başımıza büyük bir bela açtı. Kaş yapayım derken göz çıkarmak bu olsa gerekti. Dördü arasında yakınıma gelmeyi başaran –sanırim bu en güçlü olandı- bir anda dikkatini Cabbar Hanım’a yöneltti, yöneltmesiyle birlikte havada bir elips çizdi. Çizdiği elipsin içinden ağzından ateşler fışkıran ejderha kılıklı bir varlık fırladı. Bu arada ben, diğer üçünün üstüne ateş mi ışın mı, muhteviyatının ne olduğunu bilmediğim bir kütleyi öyle bir hızla atmıştım ki,  gördükleri şey karşısında bu defa da onlar şaşkına düşüp, gerilemişti. Yaptığım hareket, en güçlü olanı çileden çıkarmıştı. Attığı çığlığın İstanbul’un her bir köşesinden net olarak duyulduğuna bahse girebilirdim. Sanki, bu iş fazla uzadı dercesine havada düz bir çizgi oluşturup ellerini neredeyse göğsüme değecek kadar yakınıma kadar uzattıklarında, ‘bittin kızım sen’ dedim kendime ‘son duanı et!’

Fakat öyle bir mucize oldu ki, buna benden çok, havada yanyana asılı duran kadın bozmaları şaşırdı. Kuzenim N, tıpkı onlar gibi havaya yükselmiş, tam arkalarında ellerini ileriye uzatmış bir halde duruyordu. N, saldırganları püskürtmek için kullandığım dile ait kelimelerle çıldırmış bir şekilde durmamacasına şu cümleyi yineliyordu ‘Hantamui hantasina ve kasim vessattia!’

N’nin tekrarladığı kelimeler görülmeyen bir ağ oluşturmuş ve havada uçan yaratıkımsıları kıskıvrak yakalamıştı. Görünmeyen ağdan ve ağın içerisinde yaşayan varlıklardan kurtulmak için delicesine çabalıyor, çırpınırken birbirlerine dolanıyor hatta, birbirlerine karışıyorlardı.

İkimiz, kuzen N ile ben demek istiyorum, aynı anda aynı cümleyi yüksek sesle söylemeye başladık. ‘Hantamui hantasina ve kasim vessattia!’ Upuzun, açık kızıl renkteki saçlarıyla normal hayatta zaten cadıya benzeyen sevgili kuzenim, gözlerimin önünde gerçek bir cadıya dönüşmüştü. O arkadan ben önden yüklendikçe, çırpınışları, kaynağı bilinmeyen bir yerden gelen ve sanki bir devi boğuyorlarmışcasına güçlü ve boğuk, korkunç çığlıklara karışıyor, ürkütücü görünümlerini daha bir ürkütücü hale getiriyordu. Bu sonuçsuz ve tüketici savaştan galip çıkamayacaklarını anlayan ve formları bozularak gittikçe silikleşmeye başlayan yaratıklar, boğazından yakaladığı dünya güzeli kedimi neredeyse boğup öldürecek yaratıklandırmalarını da peşlerine takıp salonumdan defolduklarında ve göz açıp kapayana dek her şey eski haline döndüğünde dahi, her ikimiz de ellerimizi havada tutmaya devam ediyorduk.

Bu okuduklarınız olayın benim gözümle görünen tarafı. Bunun bir de kuzen N tarafı var. Ona kalırsa, başkalaşımım sonrası ortaya çıkan dehşetengiz görüntüm ve gücüm dolayısı ile verdiğim korku hissi, havada asılı duran yaratıkları –ki N’ye göre benim yaratık dediklerim düpedüz birer cadıydı- fersah fersah aşıyormuş. ‘Bir kere’ dedi, ‘Sen sen değildin, abla. Sana benzeyen ama seninle alakası olmayan biri duruyordu eşikte. Araba lastiği kalınlığında mavi bir çemberle sarılmış bir halde ellerinden ışıklar saçarak havada asılı duruyordun.’

Oysa ben yerden yükseldiğimi falan hatırlamıyordum. Çünkü bir ara, cadımsı yaratıklar birlik olup saldırdıkları sırada, sıkı sıkıya kendimi sabitlediğim yerden bir iki adım öne çekebildikleri sırada yani, bire beşyüzbin bahse girerim ki ayaklarım yere basıyordu. Asla yükselmemiştim. Şuurum pırıl pırıldı. Olan biten ne varsa, gayet net olarak hatırlıyordum. N ise tüm süreç boyunca asla yere basmadığım konusunda inatla ısrar ediyordu. Bu olaydaki en önemli meselenin, ayaklarımın yere basıp basmaması olup olmadığının ben de tam ayırdında değildim, ancak, şuurumun açık olduğunu bilip bilmemem ile ilgili en önemli kanıt bu olduğundan, bu mesele açıklığa kavuşana dek, ayaklarımın pozisyonu konusu sürekli kafamı kurcalamaya devam edecekti.

Kuzen N, korkudan faltaşı gibi açılmış gözlerinini devirerek –mübarek, deneysel bir film yapacağım derken ipin ucunu kaçıran yeni moda bir yönetmence oyuncuların özellikle konuşturulmadığı bir korku filminin tek dış sesiydi sanki-  ‘Yolda görsem, direkt yolumu değiştirip, bir daha da semtine uğramayacağım kadar tehlikeliydi duruşun ve görünümün. Havadaki cadılardan farklıydın ama. Onların kötücül enerjileri anında fark ediliyordu. Sanki hepsi birer nefret kusma makinesi gibiydi. Sanki seni eskiden beri tanıyor, eskiden beri aranızda bir sonsuza dek çözüme ulaşamayacak bir husumet varmış gibiydi.’ derken, aynı anda başparmağıyla önce ön dişlerini yukarı kaldırır gibi yaptı ve sonra yumruk yaptığı elini iki kez masaya vurdu.

Sevgili kuzenim N, normalde böyle kitap yazar gibi konuşmuyordu tabii ki! Ancak hak verirsiniz ki, çoğu insanın korkudan donuna edeceği ve uzun bir süre -biz diyelim beş, siz deyin on sene kadar- psikolojik tedavi görmesini gerektirecek bu deneyimden, sadece konuşma ve kendini ifade etme tarzı entelektüel anlamda sınıf atlayarak yani bir nevi konuşmasını kitabileştirmiş olarak çıkmayı başarmıştı: Sanırım bu da iyi bir şeydi.

Nedensizce sakindik!

Biz; maaile, geceleri böyle sapıtıyorduk da, biraz evvel de bu sapıtmaların hafif cinsinden birini geçirmiştik, sanki. Büyük kaza geçirenlerde, ilk kaza anında insanın üstüne bir huzur, huzur da değil, had safhada bir kendinden memnuniyet hali çöker ya hani hormon saldırısından dolayı, biz de garip bir şekilde mutlu ve huzurluyduk. Neredeyse sevinçle birbirimizin boynuna sarılacak, şarkılar türküler eşliğinde tirilaylalom diye süslenip püslenip sokağa çıkacaktık! Duruyorduk. Öylecene. Öküz gibi (Terbiyesizliğim için kendim ve tüm Konsey adına, öküzlerden, ayrıcana öküz gelmiş öküz gidecek herkesten özür dilerim). En iyisi bitki diyelim: Bitki gibi: Lahana –sarması-, bezelye –havuçla-, Brüksel lahanası –yoğurtla-, turp –kırmızısı-, kereviz –nefret ederim-, enginar –bayılırım-… Kesinlikle meyve gibi değildi duruşumuz, çünkü içinde sıkıcılık barındırmaz hiçbir meyve, iki sersem sebze gibi duruyorduk işte. (Pekiyi: Bitkilerden de özür dilerim. Kendim ve konsey adına!)

Allah’tan bu duruş uzun sürmedi.

Kısa bir sessizliğin ardından, çünkü başımıza gelen şeyin ne olduğunu bilmemeyi bırakın tahmin bile edemiyordum dolayısıyla konuşmamı gerektiren, konuşsam da, konuştuğum şeye değer ve önem kazandıracak bir durum, bir bilgi kırıntısı yoktu ortada!

Daima rasyonel düşünceyi destekleyen ve en bilinmez olayda dahi bilimsel yöntemlerin doğruluğuna körü körüne inanan bir kova burcu kadını olarak başıma-başımıza gelen şeyin bilimsel olarak nasıl açıklanabileceği konusunda zerre kadar fikrimin olmaması, sessizliğimin süresini uzattıkça uzatıyordu,

Suskunluğumuzun süresinin uzaması N’yi de rahatsız etmiş olacak ki,  her zamanki gibi ‘Abla’ diye söze girdi, bizim ailede kardeşler, yeğenler veyahut kuzenler arasında bir sene –ne bir senesi yahu! Nerdeyse bir ay- yaş farkı olsa dahi küçüklerin büyüklere saygı belirtisi olarak abla ya da ağabey diye seslenmeleri adettendir, ‘Ya tekrar gelirlerse, o zaman naparız? Hem kime nasıl anlatacağız olanları. Kim bize inanır.’ Diye, inleyerek devam etti. Gayet mantıklı düşünüyordu. Endişlerinde yerden göğe kadar haklıydı üstelik. Sevinçle, mal bulmuş magribi gibi arsız bir sevinç göşterisiyle N’ye sarılarak ‘Ü’ dedim, ‘Diğerlerini bilemem ama, O ve H bize kesinlikle inanacaktır.’ Dokunmatik bir mizacım olmadığımı bilen ve tarafımdan gelen bu tip sarılmalı ağlaşmalı sevgi gösterilerine alışkın olmayan N, bir an duraksamanın ardından, kollarını doladığı sırtım ve başını yasladığı omuzumdan milim kıpırdamayarak, ‘İnanırlar değil mi? İnanmalılar. İnanmazlarsa ne yapabiliriz ki hem? Elimizde hiçbir kanıt yok’ dedi.    .

Ü, çok güldü, anlattıklarımıza. Haliyle, olanları birilerine anlatma konusunda isteksiz olan N’nin morali fena halde bozuldu bu işe. ‘Telefonda anlattık ya, ondandır. Şaka sanmıştır yine. Bir keresinde olmayan dondurmayı var diye buzluktan çıkarıp masaya getirmiş ve yer gibi yapmıştım, o günden beri inanmıyor pek her söylediğime’ diyerek teselli vermeye çalıştımsa da açıkçası ben de hayal kırıklığına uğramıştım. Çocukluk arkadaşım, kadim dostum diye bildiğim kişi gülüp geçiyorsa, varın siz diğerleri ne der düşünün artık diye içimden geçirsem de, bunu N’ye belli etmedim. Sana çok önemli bir şey anlatacağız ama telefonda olmaz diyerek eve getirtiğimiz H, Ü kadar kaba  bir insan olmadığından içinden gülmüşse de anlattıklarımıza, ‘hımmm, bak sennn, hadi canım…’ tarzında sesler çıkararak bizi ciddiye alırmış gibi yaptıktan kısa çok kısa bir süre sonra, sehpaya sıkıntılı bir şekilde Star Trek ritmi ile vurduğu elllerini göğsünde kavuşturup: ‘Evde kahve var mı’ diye sordu. Biz evi cadılar bastı diyoruz, hatun kahve diyor. Tersleyemezsin de! Dinlemiş o kadar. Hayata bak! Kimseye güvenemiyorsun. H, ‘Kahve var ama süt yok’ yanıtını alınca, ‘Hadi bir yere gidip kahve içelim’ diyerek apar topar ceketini eline alıp olay esnasında durduğum yerde beklemeye başladı. N, yüzünde ‘Ben sana demedim mi anlatmayalım, kimse inanmaz’ ifadesi ile bakıyordu eminim. O bakışı görmemek için o tarafa bakmadan, bir an önce olay mahallini terk etme arzusu ile üstümdeki pazar işi eşofmanı çıkarmaya zahmet etmeden kapıya yöneldim. Arkamdan ‘Bekleyin de şu pijamayı çıkarayım bari’ diye seslenen N’ye ‘Tamam bekliyoruz’ deyip ayakkabılarımın bağcıklarını bağlamak için yere doğru eğildim. Bu arada çaktırmadan, geceki olaydan herhangi bir ip ucu kalmış mıdır diye gözlerimle yeri tarıyordum. Maalesef ne uç vardı tutacak ne de asılacak bir ip! Son bir umut koltukta horlaya horlaya uyuyan Cabbar Hanım’a baktım, belki ondan bir şeyler çıkabilirdi: Dün gece bizi, canla başla koruyan jaguar-kara panter kırması yaratıkla zerre ilgisi yoktu.  Kısırlaştırıldıktan sonra hem obez hem de uykucu bir ev kedisi olup çıkmıştı.

Kahvecide otururken konuyu hiç açmadık. Havadan sudan, dereden tepeden, H’nin bulduğu iki gözü kör yavru kediyi ne yapacağımızdan, çok çalışıp hala nasıl beş parasız dolaşıyor olduğumuzdan, 80’lerin yeniden moda olmasından, o kıyafetleri giyenlerin zevksizliğinden falandan filandan konuştuk durduk… Kahve faslının sonuna gelmiştik ki H ağzındaki baklayı çıkardı, ‘Bence: Dün gece sizin bilinçleriniz paralel kurguyla birbirine bağlanmış. Aynı anda, aynı rüyayı görmüşsünüz. Çünkü biliyorsunuz aslında hepimiz aynı bilincin birer parçasıyız ve birbirimizi şimdi olmasa da geçmiş yaşantılarımızdan tanıyoruz.’ dedi. Demese şaşardım. Nokta.

Bu tip geçmiş zamandan tanış olma zımbırtılarına inanmadığımdan, ki H, bal gibi biliyordu inanmadığımı ama illa ki dediğini kabul ettirmek istiyordu, susmakla yetindim. Tepkimi, masadaki boş fincanları ve kaşıkları muntazam bir şekilde yanyana sıralayarak gösterdiğimi sanıyorum. H, iç organlarımın fotokopisini çektiğinden, bu sıralama hadisesinin ne anlama geldiğini bal gibi biliyordu. Sinirlenmeye başlıyordum. Hem Ü hem de H pek ala biliyorlardı, gerçeküstü zımbırtılarına yüz vermediğimi, üstelik gerçekliğinden emin olmadığım bir konu hakkında bu denli ciddiyetle bir şey anlatmayacağımı. Ama yine de… Reddetmeyi tercih etmişlerdi.

Ameliyatım altı saat sürmüştü. Odama getirildiğimde donuyordum. Kalp krizi geçirme riskim olduğu için ekstradan ağrı kesici veremiyorlardı. Odalardan sesler yükseliyordu. Herkes bağırıyordu. Bağırmakla geçmeyecek kadar çoktu ağrım. O gece içimdeki en masum sesi kaybetmiştim. Hastaneden çıktığımda, ben hariç herkes bu olayı yaşanmamış farz etti… Peşimi bırakmadıklarını biliyordum. Her garip gecenin en az bir tane sessiz tanığı vardır. Hayat o tanığı canlı tutar. O sizsinizdir. İçinizde binlerce tanık ürer: Dur oturdan anlamayan, susmak nedir bilmeyen tanıklar… Size yaşadıklarınızı unutturmayan üretken tek tanık, yine kendinizsinizdir…

Peşimi bırakmamışlardı: Ta ki yıllar sonra onları tekrar görene dek, kendime bile sustum…

vildan çetin

Göğe bezgin bakanların bir türlü öğrenemediği bir oyundur satranç…

İlhami Çiçek

About Vildan Çetin

instagram: _vildancetin_ beynelhayat velmemat... writer; published 2 books from sacred life trilogy: the origin, the voice. trtcocuk cartoon serial ciciki's script&jingle, tik&tak cartoon series, neşeliçocuklar youtube, advertiser, brand strategist, content developer, youtuber, documentary
Bu yazı taze diş macunu içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

1 Response to Garip Gecelerin Sessiz Tanığı

  1. aysel ekin dedi ki:

    hayatıma tekrar kaldığım yerden devam ediyorum…biraz pes etmişlik var üzerimde …cünkü korkunç seslere ve işaretlere maruz kaldım….o gece bitti ama ben hala tanıklıgını yapıyorum o gecenin …zihnimde hep o bitmeyen sahne var ve beni hayata döndüren boynumdaki kolyemmm..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s