Bayramların Kuyruklu Evi Yıkıldı!

1960 yılında, 16 yaşındayken gelmiş annem Türkiye’ye. Anne tarafım, ceylan derisine işli –böyle yazınca amma havalı göründü- soyağacımızdan bilindiği üzre, Orta Asya’dan Konya’ya göç eden Türk boylarından. Kuvvetle muhtemel ki, Oğuzların Avşar boyundan… Yörük.

Bu temel hareketi katmazsak, acılı-tatlılı maceralarının köklerinde iki ana göç var. İlki, 1480’li yıllarda Fatih Sultan Mehmet zoruyla göç ettirildikleri Konya-Rumeli hattı. İkincisi ise, aradan geçen yüzyıllar içinde memleket belledikleri Yugoslavya’dan anavatan Türkiye’ye göç.

Malumunuz, yazı geleneğimiz olmadığı için, 1480 göçü ve yaşananlar hakkında genel bilgiler dışında detaylı bir kaynak yok. 1960 göçünü ise yaşayan bir kaynak olarak defalarca kez annemden dinlediğimden, gavur zulmünü yakinen biliyorum. Kaçarken, mallarını yok pahasına satmalarını, satamadıklarını dağıtmalarını, hayvanlarını öylece bahçede bırakmalarını… Üstelik buraya geldiklerinde, diğer muhacır ailelerine gösterilen imtiyazların hiçbirinin onlara gösterilmediğini. Ellerinde onurları ve çalışma azimleri dışında hiçbirşeylerinin olmadığını…

Nenem başta olma üzere, Şen ailesi fertlerinin, bu trajik göç yolculuğunu dejenere ettiğine hiç tanık olmadım. Ben olsam, ooo öyle bir acındırırdım ki kendimi… Annem Dudi, oldukça duygusal mizaca sahip, merhameti tavan yapmış bir kadın olmasına rağmen, ağlak değildir. Çocukluk ve genç kızlık günlerini geçirdiği Yugoslavya’yı özlem dolu sözlerle keyifli bir masal anlatır gibi anlatır. Hikayelerinin aralarına muhakkak gülünecek anekdot, şarkı, türkü, orolar sıkıştırır… Acıyı anlatırken dahi kıymaz insanın içini. Kenarından köşesinden gülümsetecek bir tat ekler.

Küçükken bu hikayeler içinde en güldüklerimden biri, o meşum tren yolculuğu sırasında, Bahriye teyzemle flört etme sevdasına kapılan bir subayın, kahvaltı için getirdiği kesekağıdındaki zeytinleri, hayatında ilkkez zeytin gören annemin ‘keçi boku’ sanıp elinden atmasıdır: Ah ahh annemin  ‘Abla kızzz, bu Türkler keçi boku mu yiyorlar? Bunlar da ne?’ deyişine tanıklık eden bir kamera olsaydı… Küçükken ne yapar eder, tekrar tekrar anlatırırdım bu hikayeleri. Katıla katıla gülerdik… Çocukluğun acımasız kahkaları! Yugoslavya’nın kan donduran ikliminde yetişmeyen bitkilerden biri de zeytindir. Halbuki, limon ve portakal gibi narenciyelerle, dedem Üsiin’in (Hüseyin diyorlar sanırım Türkçe’de) kasabadaki dostlarından biri sayesinde ağzı tatlanan annemin, zeytini tanımıyor olması gayet normal. Buradaki komikli yaratıcılık hali, ‘zeytini keçi bokuna benzeten hayalgücü ile, Türklerin bunu yeme ihtimalinde’ olmalı.

Bir de soyisim konma hikayesi vardır. Tam Aziz Nesinlik. Göç yolculuğu sonunda, anavatana ulaşmanın rahatlığıyla, gözleri gülen bir aileye kendince soyadı yakıştıran buluşçu nüfus müdürü sayesinde, yüzyıllık Hüseyinof sülalesinin Şen ailesine dönüşmesinin trajikomik öyküsünü yazsaydı, kimbilir nasıl ballandırırdı. Kafasına göre takılan o nüfus memuruna da bu vesile ile saygılarımı sunuyorum. …

Şen ailesi, tamtakır kuru bakır halleri ile önce İzmit’e gelmiş. Ancak annem kömür sobası yakılan odalarda duramıyormuş.  –Genetikyus anadan kıza geçeryus; aynen bende de vardır bu tip dayanamama halleri- Kızının, soğukta kapı önünde öğürtülerle beklemesine dayanamayan dedem Üsiin toplanın bir de İzmir’i deneyelim, demiş. Aile İzmir’e gelmiş: Havası güzel İzmir’e. İzmir kızlarının, göçmenler geldikten sonra güzelleştiği rivayetlerini burada bir kenara bırakıyoruz.

İzmir’e gelen aile, Karşıyaka’nın Bostanlı’ya yakın kısmına Şemikler’e yerleşmiş. Yugoslavya –  Doğu Makedonya’da; Radoviş, İştip, Ustrumca, Gradoşor, Yüksek Mahalle, Yeni Mahalle, Pırnalı, Vinisa’dan kopup gelen göçmenlerin, eski yaşam alanlarını birebir kopya ederek inşa ettikleri Şemikler’e. Göçmenler sadece yaşam alanlarını değil adetlerini de birebir uygulamaya başlamışlar. Bendeniz, neredeyse tamamı göçmenlerden oluşan bu semtte, babası yerli olan nadir tiplerdendim. Daha da absürdü, herkesin anası-babası fabrikada işçi, aşçı, berber, terzi iken benim babam lunaparkçı idi: Hem yerli, hem lunaparkçı!.. Mahallede, yarı uzaylı bir aile var, tipinde yaşayıp gidiyorduk!

Göçmen evleri: Birkaç odalı, tek katlı, çatıları kiremitli, ön veya arkası hayatlı evlerdi: Teneklerde çiçekli böcekli… Hatta nenem bahçesinde, tavşan, tavuk, kaz bakardı. Bahçedeki dut ağacının tepesine çıkıp ciyak ciyak şarkılar söyler… Mis gibi kokan çiçekler arasına atılan çergede (kilim mealinde kullanırlardı bu kelimeyi) çiğdem çıtlatıp çay içerdik… O bahçede yasak yoktu biz çocuklara. Ne istersek yapardık. Ne istersek bulup buluşturur yaparlardı. Bayramlar da çok güzel geçerdi. Bi’ton para toplar, çatlayana kadar şeker, çikolata yerdim…  Ta ki büyüyüp de, ‘Sadece 3 günlük bayram tatilim var. Çok yorgunum, bayramda misafir falan ağırlamayamam’ havalarına girip soluğu orda burda alana dek, bayramlar da çok güzel geçerdi. Yakınlarda yine bayram var. Kurban bayramlarını pek haz etmesem de, adı üstünde bayram bayramdır. Bayramlarda bizim ev dolar taşardı. Tanıdık tanımadık, çoluk çocuk, genç ihtiyar… Bir sürü insan gelir giderdi. Di ekini kullanıyorum: Çünkü yakın bir zaman önce bizim ev yıkıldı. Bugünlerde Şemikler’de, Yugoslav göçmenlerinin, kuruş  kuruş biriktirdikleri paralar ile kanlı terler akıtarak yaptıkları o evler tek tek yıkılıyor. Müteahhit bozuntuları, kafalarına göre özenti binalar inşaa ediyor ve bunlara ‘modern apartman’ adları veriliyor. Yakında, özgün Yugoslav mahallelerinden geriye hiçbir şey kalmayacak. Zenginlere benzemeye çalışan insanların yaptığı ve yaşadığı, yoz ve özenti binalara, geçmişi olmayan böcekler gibi tıkılacağız.

Yazımın başlığının neden ‘Bayramların Kuyruklu Evi’ olduğunu ve bu yıkımların neden beni bu denli üzdüğünü size gerçek bir hikayeyle anlatmak istiyorum.

Bir bayram evdeyim. Annemin listelediği, birinci gün ziyaret etmezsem fırçayı yememin kesin olduğu ve hatta gün sonunda gidip gitmediğimi kontrol ettiği mecburi ziyaretlerden, buram buram kolonya kokar halde  dönüyorum. Tatlı yiyip çay-kahve içmekten sersemlemişim. Her şeyi şaşı beş görüyorum. Evimizin olduğu mahalle çıkmaz sokakta. Sondan ikinci ev. Uzaktan bakıyorum. Çıkmaz sokak, 23 Nisan şenliğinde gösteriye çıkmayı bekleyen çocukların sahne arkası gibi kalabalık: Karman çorman. Beton bozması asfaltın üstü çeşit çeşit şekerleme kağıtlarıyla kaplı. Yerler ışıldayan bir çöplük gibi. Adımlarımı sıklaştırıyorum, ertesi gün o yerleri ben süpüreceğim, hemen müdahale etmeli, ne oldu demeye kalmadan bizim kapının önünde uzanan çocuk kuyruğunu görüyorum. Göçmen mahallesinden gelenler karga bokunu yemeden kapıya dayanıp el öptüklerinden ve genel renk harmonisi itibarı ile sarmi yavrusu kıvamında ışıldadıklarından (Sarmilik yani sarışınlık konusunda parantez açayım, babalarımız yerli olduğu için, Cumhuriyet Mahallesi, Örnekköy gibi yerlerden gelen diğer çocuklar gibi, ben, kardeş ve kuzenlerim de kara kafalılardandık. Göçmen bebeleri sarışına çaldıklarından biz kara kafalar aradan kolayca sıyrılırdık. ) durumu anlayamıyorum. Tanımadığım çocuklar, bayramlık cicilerini giymişler. Ellerinde torbalar. Tıka basa şeker dolu. Ooo çocuklar hayırdır, dedim. Bu kuyruk da neyin nesi. ‘Yukarı kattaki teyze, hem çikolata hem de para veriyormuş.’ dedi içlerinden biri gözleri parlayarak ‘Kuyruğa geçtik, sıranın gelmesini bekliyoruz’. İçimden, ‘Ha’ dedim, ‘şimdi anladım, bir sene boyunca bozuk paralarını biriktir, İzmir’e gelirken getir, emrini veren annemin ana fikrini. O zamanın parasıyla 1 tl veriyor. Küçük mermer sehpayı evin girişine koymuş. Üstünde, koca bir çikolata çanağı. Jelatinleri rengarenk. Çikolataların tadları jelatinlerinin rengine göre seçilebiliyor. Hemen yanında cami şeklindeki cam kolonya şişesinde pek rağbet görmeyen limon kolonyası duruyor. Çocuklar genellikle fındık kremalı çikolata seviyor. Büyükler, siyahımsı jelatinle kaplı olanları tercih ediyor. Onlar bitter. Yani acı çikolata. Büyüyünce acı çikolata yemeyi kendimiz seçiyoruz, demek ki!

Çok yakında devasa bir apartmana dönüşecek olan evimizde, artık bu kuyruklar olmayacak… Olamayacak. Çünkü onlarca daireli bir apartmana giren çıkan belli olmalı zihniyeti ile kilitler, ziller, alarmlar takılacak. Herkes birbirinden korkacak. Kimse kimseye karşılıksız bırakın 1 lirayı şeker dahi vermeyecek. Bayram çocukları, tanımadıkları zilleri çalıp değişik şekerleri torbalarına dolduramayacak. 1 lira harçlık umudu ile kapıda kuyruk olamayacak. Yeni arkadaşlar edinemeyecek. Şeker değiş tokuşu yapamayacak.

Annem, iki haftadır İstanbul’daydı. Gönül yapmaya, bir akrabamızın kızının nişanına gelmişti. Biraz daha kalsan ne güzel olur, ısrarlarıma rağmen ‘Bayrama bir hafta kaldı. İşim çok. Ev temizlenecek. Şeker, tatlı, hediye alınacak. Geçen bayram taşındığımı bilmedikleri için, ziyaret edemeyenler bu bayram muhakkak gelir. Hazırlık yapmam lazım. Torunlarımı da bir özledim ki’…  diye diye, dün havaalanına götürttü kendini. Bilet işlemlerini yaptırdık. Tam kontrole girecekken duraksadı, ‘Sen içeri giremezsin biliyorum’ dedi. Öpüş kokuş, sarmaş dolaş olduk. ‘Haydi anneciğim iyi yolculuklar’ derken o ara elimde sıcak birşey hissettim, şaşkın geri çekilip baktım. Aa ne göreyim,  50 tl sıkıştırmış. ‘Amaa anneee’ diye name yaparken ‘Haydi haydi kahve parası olsun bu da sana’ demez mi!…  Nasıl sevindirik oldum anlatamam. İçime bir ferahlık doldu. Bayramlarda kapısında çocukların kuyruk olduğu ev yıkılmıştı ama o evin sahibi ve bizlere yaşattığı ruh dimdik ayaktaydı.İki hafta önce bayram gelmişti bana ve tıpkı cami avlusunda yeni nalınlarınla oynayan annem** gibi, ben de yeni nalımlarımla tıkır mıkır çıktım havaalanından.

*Bu yazıyı, bayram sabahı namaz saatinde kalkıp evi gözden geçiren… camiden dönenlerle kapamalı (büryan tipinde etli, risotta),  kurufasulyeli, çorbalı kahvaltı eden ve büyüyene dek herkesin aynı türde kahvaltıyla bayram sabahına merhaba dediğini sanan tüm Makedon göçmenleri için yazdım. Lütfen geçmişimizin değerini bilelim.

**‘’Bayram amca, sen uyurken geldi-gitti’ diye kendisini kandıran annesine inanıp saatlerce ağladıktan sonra, ‘haydi ağlama artık, sen genç kız oldun, gel allık süreyim’ diye kandırılabilen ve bir  allıkla havaya girip, köy camiisinin avlusunda yeni nalınlarıyla tıngır mıngır oynayan ve arkadaşlarına nispet yapan anneme… ve tüm o saf kalplere…

1965 / Şemikler’de bisiklete binen göçmen kızı / Dudi Şen

Şen Ailesi: Hüseyin, Fevziye, Dudi, Devran, Salih, İbrahim, Ferdane Şen

Şen Ailesi Makedonya / 1959 : Hüseyin, Fevziye, Dudi, Devran, Salih, İbrahim, Ferdane Şen

Reklamlar

About Vildan Çetin

instagram: _vildancetin_ beynelhayat velmemat... writer; published 2 books from sacred life trilogy: the origin, the voice. trtcocuk cartoon serial ciciki's script&jingle, tik&tak cartoon series, neşeliçocuklar youtube, advertiser, brand strategist, content developer, youtuber, documentary
Bu yazı taze diş macunu içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

2 Responses to Bayramların Kuyruklu Evi Yıkıldı!

  1. Talasana dedi ki:

    Sağol! Gözlerim doldu bunu okuyunca.. kendi ana baba tarafımın büyüklerinden dinlediğim göç hikayeleri teker teker geldi geçti. Ah, suyun öteki yakası.. ;-) (Çiğdem)

  2. hasan telli dedi ki:

    elinize dilinize sağlık güzel bir yazı. acaba anneniz makedonyanın neresinden hangi köyünden türkiyeye göç etmiş

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s