Orocu Üsiin’in Çocukları…

Orocu-Horocu Üsiin veya  Türkücü İsiin diye bilinirdi, rahmetli dedem.  Horo-Oro, Sırpça’da halay, demekmiş. İsiin-Üsiin de, bildiğimiz Hüseyin’in Makedoncası. Sevgiyle anar ya torunlar dedelerini,  birlikte vakit geçirme fırsatımız olmadığından, geçmişi yad edebileceğim anılarım da yok. Yazımın konusu nenem Fevziye, nam-ı diğer Deli Fevziye olsaydı, yaz yaz bitmezdi.  (Giriş bölümünün esas halini okumak isteyen azimli dostlarım, yazının sonunu baksınlar lütfen. Giriş yazısının ilk şeklini ‘zor okunur’ bulduklarından, okuduklarımı dinlemek yerine dizi seyretmeyi tercih eden kuzenlerim buradan devam edebilirler!)

Ne diyorduk. Dedem Orocu Üsiin’i anlatacaktım: Daha doğrusu çocuklarını… Baştan uyarmak isterim ki: Aile mevzularından bahsetme hususunda tırsan tarafa dahil olduğumdan,  ‘Orocu Üsiin’in Çocukları’ bahsi, sadece oro başı çekmekle sınırlı kalacaktır. Bizde oro çekmek, oro başı olmak kanatsız uçmak gibi bir yetenek, alzaymır aşısını bulmak nevi üstün bir başarı, Amerikalıları müslümanların tü kaka olmadığına inandırabilmek denli önemli bir sırt sıvazlama nedeni, velhasıl kelam yere göğe kondurulamama vesilesidir: Büyük patlamanın aranan özü, Tanrı tozudur. Göçmen düğünlerinde oro başı olan, başbakandan, hatta dünyayı kurtaran adamdan dahi daha mühim bir iş yapıyor, demektir.

Orocu Üsiin dedemden olma üç kişi tanıyorum ki, bu işi filmlerde taç giyme törenine hazırlanan imparator namzeti ayarında ciddiyetle becersinler. Dudak uçuklatan maharetleri ile herkesi kendilerine hayran bıraksınlar: Namı diğer Kahveci Kerim dayım, annem Dudi ve Ferdane teyzem. Bu üçünden biri oro başı olduğunda, efsunlu ritmin yarattığı zincirleme reaksiyonla uzaya doğru havalandırdıkları insanları, peşleri sıra samanyolunda öyle bir huşu içinde sürüklerler ki, koskoca orodan çıkmaya hiçkimse cüret edemez! Yavaş: iki aşık kaplumbağa yolda giderken… veya hızlı; azınlık bir grup, toplu katliamdan kaçarken… veya topuğum kırıldı veya çişim geldi veya çocuk yola kaçtı… ne diye-maksatla, olursa olsun çıkmaz-çıkamaz! Bahane üretme hakkı, daha baştan dansçıları birbirine lehimleyen bu toplu rüyaya satılmıştır çünkü. Ve oronun sahibi, baş çekeni, orodaki tüm dansçıların rüyalarının da sahibidir. Sorumludur oroya dahil olan herkesten. Herkesin başına gelen her türlü ruh halinden: Kimi üşür, kimi aşka düşer, kimi geçmişe yanar, kimi soğur buz gibi, kimi ağlar gülerken… oro başı hepsini hissedendir. Görünmez aile bağlarının düğümüdür. Tanrısıdır o zamanın: O zaman dilimini, müjdelenen mesih gökyüzünden iniyormuşcasına huşu içinde el ele paylaşan herkesin.

Böyle önemli bir şahsın mendil salladığı orolarda, oro başının elini tutanlar daima ağır toplardır. El tutmak bir nevi saygıda kenetlenmektir. Bazı kendini bilmez yeniyetmeler çat diye araya girme terbiyesizliğinde bulunsa da, anında sonuç veren püskürtmelerle ki bunların illa sözlü olması şart değildir, oro sonuna kaydırılıverirler. Boyunun ölçüsünü alan her kimse, ritüeli öğrenmiştir artık ve bir daha asla oro başı ile ağır topların arasına girmeye cesaret edemez. Boy sırası gibi bir ağırlık sırası vardır oroda. Bu ağırlık, yaştan, soydan sopdan bağımsız, daha çok, eğlencenin bağlı olduğu bahane ile aranızdaki yakınlığın derecesi ile alakalıdır. Düğün ağabeyinizin düğünü ise, yaşınız kaç olursa olsun oro başına yakın bir yerde mevzilenmenize izin vardır. E tabi, bu mevzinin  havası cıvası da başka olur haliyle. Yeni yetmeler nezdinde, büyümeye geçiş töreni ayarında değeri, ağabeyliğe-ablalığa kabul mührü şeklinde bir hikmeti vardır.

Oro, üç bölümden oluşur. Başı çeken ve yedeği, devamında ağır toplar, çekirdek aile içindekiler, yan komşular,  geleneklerin tanılıp da ertesi gün telefonda ‘ay göçmen düğünleri süpermiş, yine gidelim mi?’, denmesi istenen iş ve aş arkadaşları ve sona doğru davetiye ile çağrılanların devamında, düğüne çağrılmak için davetiyenin gerekli olmadığını bilen çevre sakinleri yer alır. Ha bir de ağır toplar ve çekirdek aile arasından çıkan ve her hareketi sonsuz bir saygıyla karşılık gören mağrur tipler vardır ki, onlar sonlara tutunmaktan çekinmezler. İşte o bölge bir anda, bor madeni bulunmuşçasına değerlenen bir alan olur, açık artırmaya, çıkar.

Düğün vesilesine veya ahalisine mesafeniz gerekli yakınlıkta değilse, orta ve son bölge çevresinde oroya tutunmanız sözsüz bir geleneğin icabıdır. Bendeniz cennet tuşunun, üçe ayrılan kategoriye dahil etmediği ve oronun kuyruğu diye tabir ettiği kısımda, çocuklar bulunur. Genellikle büyüklerinin ellerine yapışmış vaziyette düşe kalka Payduşka, Elena, Gaydalar, Damat gibi oyunları öğrenmeye çalışırlar. Kan ter içinde, minik ayaklarını mistik bir ezginin karman çorman ritimleri ile kah ileri geri oynatır, kah zıplar kah dururlar ve tüm bunları yaparken öylesine ciddi, kendinden emin ve azimli bir ifade takınırlar ki… Bir anda, ‘Al hepsini tık göğsüne. Şefkatinle boğ!’ duygu seline gark ediverirler insanı. Zannımca, oronun en eğlenceli bölgesi burasıdır. Ve, cennet meyvesi yeğenim Ahmet’i, Payduşka eşliğinde rap yaparken seyretmenin tadı, paha biçilmezdir gönül bağlarımda.

Yukarıdaki bahiste dikkatinizi çekmiştir, bizde oroya, tutunulur. Halaya girilen kültürlerden farklı olarak, göçmenler, oroya tutunur. Tutunma arzusunun-iç güdüsünün türlü sebepleri olmalı. Selçuklu’nun devamı, kültür hizmetleri konusunda son derece çalışkan ve ileri görüşlü bir Türk devleti olan Karamanoğlu’nun başı Mehmet Beyi yenemeyen Fatih tarafından, Rumeliye sürülen evlad-ı fatihan lakaplı yörük Türklerinden oluşan göçmenlerin ömrü tutunmaya çalışmakla geçmiştir. Zorlu ana göç çilesinin ardından, yüzyıllarca yaşadıkları toprakları memleket saymışlar… Toprak edinmişler… Orada yaşayanlarla kardeş olmuşlar… Kültür alışverişinde bulunmuşlar… Ancak, Balkan harbi öncesi ve sonrasında, memleket bildikleri yaşam alanları adım adım cehenneme  çevrilince, ellerinde avuçlarında ne var ne yoksa gerilerinde bırakıp sürüldükleri anavatanlarına dönmüşler… Beş parasız döndükleri anavatanlarında, bitli göçmen, aptal muhacır, yerli kızlar çalışmaz göçmen kızları çalışır aşağılanmalarıyla başederek kendilerine yuva kurmaya çalışırken şehir şehir gezmiş, en sonunda tutundukları bölgelerde, yerel yaşama entegre ancak kendi içinde özgün, farklı bir kültür oluşturmuşlardır. Sanırım bilinçaltlarını bataklık gibi saran yerleşilen toprağı kaybetme, kazanma, sürülme, tekrar tutunma ve sürülme çevrimi nedeniyle, göçmenlerde oroya tutunulur. Belki de bu yüzden Kök adında bir roman vardır. Belki de bu yüzden ev sahibi olmayan, buna azmetmeyen, hayatını vakfetmeyen göçmen yoktur.

İzmir’e gittiğim nadir zamanlarda, düğün dernek varsa, yani göçmen düğünü varsa davullu zurnalı, iple çekerim gününü. Daima özenle hazırlanırım. Sırık boyum yüzünden pek topuklu giymesem de, o gün özellikle düz ayakkabı giymeye dikkat ederim. E ne de olsa, oro çekerken, yavaştan hızlıya giden bir tempo geleneği vardır. Hızlı yerine geldiğinizde, bir elinizde ayakkabınızın topuğu diğerinde aşil tendonu hastanenin yolunu tutmak istemezsiniz.

Eylül başında tesadüfen yakın akrabalarımızın birinin düğününde, ‘en havalı oro çeken üçlüden’  Kahveci Kerim lakaplı dayımın oro başı iken çevresinde yarattığı gerçeküstü havaya kapıldığım anı ve beni bu hisse sürükleyen süreci yazmak istemiştim. Velakin, İstanbul’a döndüğümde girdiğim yoğun tempo, o anı yazma isteğimi zihnimden sildi.  Bir kaç gün önce *William Faulkner’in hayat öyküsünde, Kağıt Haplar kitabının yazarı Sherwood Anderson’un Faulkner’e verdiği öğüdü okuyunca, o gece aklıma tekrar düştü: Gaydaların giriş müziği çalıyor. Dayımın gözleri yarı aralık, elindeki mendil düştü düşecek neredeyse tutmuyor, birazdan, henüz başlamadan oro, çekmekten vazgeçecekmiş gibi, aklı başka bir alemle irtibatta, önemli bir emir bekliyor gibi, huşu içinde bir yüz… Jilet gibi ütülü takımı, beyaz gömleği ve kravatı ile duruyor… ve bekliyor. Kalkış saati olmayan bir tren gibi… Hayati önemi olan bir yolcuyu bekler gibi… Sakin. Gaydalar çalmaya devam ediyor… Hafifçe bir sağa, sonra sola sallanıyor ve yine bekliyor. Davulcu, genellikle bahşiş alırken takındığı ifadeden bambaşka bir ifade ile -saygı, sevgi ve hayranlıkla dolu- yakınına geldiğinde, önceden hazırlandığı besbelli ancak davulu saran iplerden birine sıkıştırmadan farkedemediğimiz, miktarı anlaşılmasın diye burkulmuş parayı uzatırken… hala uyur uyanıklık arasında sallanıyor… Bizlerin görmediği birileri var sanki oroyu seyreyleyen düğün erkanının içinde. Paralel bir evrenden, Orocu Üsiin dedem, nenem Fevziye, babam Erkete Ahmet, melek teyzem Devran çıkagelmiş, gururla evlatlarını, ağabeylerini, kayınçolarını seyrediyorlar.  Aniden, tam da alışmışken biz sıradakiler bu hafif sallanışlara, gözlerini açıyor. Yutkunuyorum.  Herkes yutkunmuş olmalı ki, tam kadro hazırola geçiyoruz. Yoksa yoksa, oro başı ilk adımı mı atacak? Pür dikkat, hazırolda bekliyoruz. Gaydalar inliyor…

Gayda, aslında bir erkek orosu. Erkeklerin zarafetle kotardığı bir güç gösterisi ve aşk masalı. Normalde kadınlar katılmasa da, ben ve benim gibi yanıklar, orocuların erkek erkeğe bir kaç tur atmasının ardından, henüz ritmin hızlanmadığı bir aralıkta, mırın kırınlar ve göz kırpmaları ile sonlara tutunup oyuna dahil oluveririz. Cici cici oroya uygun hareket ederken  erkeklerden hiç birinin nasıl olduğunu anlamadığı bir maharetle, oroyu ele geçirirerek kadın orosu olarak bitmesini sağlarız… Ve, ne coşarız bea!

Anneme göre bizim ailedeki bu oro sevdası, türkü geleneği dedemden yadigar. Onun oro ve türkü yazmaya olan düşkünlüğünü annemden hediye bir anekdotla aktarayım: Dedemin, Çanaklı’da yaşayan iki yakın arkadaşı varmış: Kara Yakup ve Sakip Aga. Bir dedikodu duyduklarında, bir olay patlak verdiğinde, biri savaşa gidip dönmeyince ve karısı başkasına vardığında… bir araya gelir, türküsünü yazıp bestesini yapar, en yakın düğünde de orosunu çekerlermiş. Hatta, Kara Yakup ve Sakip Aga bazı olaylarda o denli heyecanlanırlarmış ki, sabahı bekleyemez, gece yarısı el fenerleri ile yürüyerek Çanaklı’dan Dobraşın’a Üsiin dedemlere beste yapıp şarkı söylemeye gelirlermiş. Ruhları şad olsun.

Hala konuşulan trajik olaylar da bu türkülere konu olmuş. Annem, rahmetli Celadin dayımın eşi Nafiye’ye teyzemin halasının kızı Fatime’nin ağabeyi tarafından öldürülmesi olayının nasıl bir türküye konu olduğunu da anlattı: ‘Fatime çok küçükken ağabeyi askere gidiyor. O zamanlar askerlik, 8 sene sürüyor.  Ağabey askerdeyken Fatime büyüyor. Bembeyaz tenli, maviş gözlü, peri misali, dünya şahanesi bir genç kız oluyor. Teni o kadar şeffafmış ki, su içerken boynundan görülürmüş. Yuttuğu suyun gidişi görülüyormüş. Kuğu misali incecik, bembeyaz bir boynu varmış. Gel zaman git zaman Fatime birine aşık oluyor ancak ailesi kızını bu gence uygun görmüyor. İki aşık gizlice kaçıyorlar. Askerden dönen ağabey bunu gururuna yediremiyor.  Arkadaşları alay ediyor. Millet dedikodu yapıyor. Ağabey aslında kızı tanımıyor. O zamanlar peçe takıyor kadınlar. Birgün arkadaşlarından biri, İkiz Bayırlar denilen mevkiide, kızı görüyor ve tanıyor. Bu kocaya kaçan kardeşin, diye hedef gösteriyor genç adama. Ağabey de kardeşini vuruyor. Vurulan kız, ‘Ağabeyciğim… ‘ diye inleyerek yere düşüyor ve ölüyor. Şakınlık içinde önünde yığılan kızın başında kalakalan ağabey ne yağacağını bilmez bir haldeyken gayrıihtiyari kızın peçesini kaldırıyor ve  yıllar sonra ilk kez kardeşini görüyor. Başlıyor dövünmeye, bilseydim bu kadar güzel olduğunu sana kıymazdım, diye… diye deliriyor.’ Bu traji üstüne herkes çok üzlüyor. Köy karalar bağlıyor. Kızın öldürülmesine içerleyen dedem ve saz arkadaşları bir araya geliyor ve aşağıda sadece bir kısmını toparlayabildiğim ve sonuna bir kaç kelimesini tahminen eklediğim türküyü yazıyorlar:

‘Kaça kaça kaçamadım

İkiz bayırını ben aşamadım

Yaşmağını açamadım

Boynu ipektendir Fatime’nin’

Tabii ki Makedon türkülerinde de hüzün olduğu gibi, neşe ve aşk da var. Türkümüzün konusu Nazike hala, yine bizim akrabalardan biri. Yasak aşk yaşıyor ve bu duyuluyor. Dedemler de hiç durur mu? Yemiyor içmiyor, aşağıdaki besteyi yapıyorlar:

‘Kara fistan dize ka

Gel mari Nazikem bize ka

Gel sarılalım yatalım sabah yıldızına ka

Masada basma biçerim

On kere dükkan geçerim

Eğer kimseler sorasa

Ben aficeme*** giderim’

Bu türkünün söylenip orosunun oynandığı ilk düğünde, aileler arasında büyük bir kavga patlıyor. Kavga sona erdirilemeyince, büyükler araya giriyor. Meclisler toplanıyor. Köyler arasında alınan bir karar ile bu türkünün çalınması ve oynanması yasaklanıyor.

Başı sonu belli olanlar dışında, annemin sadece adını ve bazı dizelerini hatırladığı pek çok türkü de tamalanıp yazıya geçirileceği günleri bekliyor. Paşa isimli türkü de bunlardan biri;

‘Sigaramı ince sar

Tutmuyor parmaklarım

Al beni Nebi Aga

Pas tuttu dudaklarım’

Gelelim unutulan yüzlercesi arasında, annemin hatırlayabildiği türkülerin en meşhurlarından birine. Göçmenler arasında çok bilinen ve söylenen ‘Hamdim’ türküsünün dedeme aitmiş. Annem de bu bilgiye onayladığından, gönül rahatlığı içinde buraya yazabiliyorum.

Hamdim

Gitme Hamdim gitme sen bugün oduna

Zalım şumar**** çıkacak senin yoluna

Hamdi’nin kestiği odunları kimler yakacak

Kara gözlü Fatime’si yollara bakacak

Hamdi’nin kestiği odunları kimler yakacak

Hamdi’nin kestiği odunları annesi yakacak

*’Yazar olmak için, her şeyden önce insanın doğduğu kişi gibi olması gerektiğini öğrendim. (…) Bunun için insanın kendisinin daha önce ne olduğunu anımsaması zorunluydu.’  Güneyin Bilinci, William Faulkner, Yaz. Peter Nicolaisen, Çev. Yasemin Bayer, Dünya Yayınları, sf. 21

*Bir iki gayda orosu örneği vermek istedim ama başlangıç ritüelini hepsini bulamadım sanırım.

http://www.youtube.com/watch?v=x53fSLUT9WM&feature=related

http://www.youtube.com/watch?v=tQFTVvA49y0&feature=related

http://www.youtube.com/watch?v=wkIcDfxafIs&feature=related

**Bu biraz daha ritmik bir versiyon.

http://www.youtube.com/watch?v=fGLQjSqJEtw

***  Aficem: Köye gelen yardımları fakirlere dağıtan kişi

****Şumar: Ormancı

 

(İsimleri bende saklı kuzenlerime, metnin bu halini okumak tarafımca yasaklanmıştır!)

Türkici Üsiin’in Çocukları…

Orocu Üsiin veya Horocu İsiin diye bilinirdi, rahmetli dedem.  Horo-Oro, Sırpça’da halay, demekmiş. İsiin-Üsiin de, bildiğimiz Hüseyin’in Makedoncası. Sevgiyle anar ya torunlar dedelerini,  birlikte vakit geçirme fırsatımız olmadığından, gözyaşlarım depolarının kapısında akıp akmama kararsızlığı- titreşmeleri vesair bekleşirken, suratımda özlemiş ve fakat, sabretmekten başka çare olmadığını da bilen kabullenmişlere özgü bir ifade, ah vah diye iç geçirip geçmişi yad edebileceğim anılarım yok. Mübalağa ederdim anlarımı derdest edip, ah keşke yazımın konusu nenem Fevziye, nam-ı diğer Deli Fevziye olsaydı! E o zaman ondan bahset, diyen izansız kütleyi esefle kınıyorum. Bir, insanın kaleminin yettiği veya yetmediği anılar olduğu gibi, iki, gönlünün sıcaklığına maailenin sırları ile kuruluvermiş olduğundan salıveremedikleri vardır, değil mi? Laf aramızda, bir nebze olsa da nenemi anlatma ihtimali içeren kelimeleri yanyana getirdiğimde, aile içinde kopacak fırtınalardan tırsanı var, tırsmayanı var ki ben mesela tırsan tarafa kaydım bile son cümlenin vücud bulduğu esnada.

(Yeri doğru değil… Yani, yazarlar gelişme bölümünün başına not düşmezler, cümlenin tepesine taç gibi, yön levhası gibi bir yıldız kondurup yazının sonuna saklarlar dertleri, açıklamaları neyse ama… ) Bir ihtimal aranızda, ‘Ne diyeceksen de, konu çarpıtan, mevzuya çomak sokan tafsilatlı saçmalamalarını okumak zorunda mıyız?’ diyerek sayfayı kapatmak isteyenler varsa, onlara not: Lütfen kapamayınız. Yukarıdaki bölüm girişti ve saçmalamalarıma son noktayı orada koydum. Vallahi düzgün yazacağım. Araya abuk subuk açıklamalar sıkıştırmayacağım. Deprem sinirlerimi bozdu, 29 Ekim’de kendimi sokaklara şuursuzca atıp samba da yapamadım, diye bahane sıralamayacağım.

About Vildan Çetin

instagram: _vildancetin_ beynelhayat velmemat... writer; published 2 books from sacred life trilogy: the origin, the voice. trtcocuk cartoon serial ciciki's script&jingle, tik&tak cartoon series, neşeliçocuklar youtube, advertiser, brand strategist, content developer, youtuber, documentary
Bu yazı taze diş macunu içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

2 Responses to Orocu Üsiin’in Çocukları…

  1. Abdurrahman UZUN dedi ki:

    Yazılarını bi solukta okudum. Benim de gezdiğim, gördüğüm yerleri, şahit olduğum konuları sanki görmüş gibi bu kadar güzel ve duru bir dille anlatabilmene hayran oldum.
    Üsiin eniştemle (rahmetli deden) ilgili iki anımı aktarmak istiyorum.
    -Köyde (Dobraşin), ormandan belli günde, ormancının (Şumar) işaretlediği alanda izinli odun kesme (Çastok) işlemi uygulanırmış. Çastok alanı köyden 3-4 saat üzaktaymış. Baltalar bir, iki gün önceden iyice bilenir ve gücü, kuvveti yerinde olanlar en erken kesim alanına ulaşırmış. İşaret verildiğinde kesim başlarmış.Gücün, kuvvetin belirtisi meşe ağacını iki vuruşta devirmek, onların tabiriyle kulak açarak ağacı kesmekmiş. Üsiin eniştem çok iyi bilediği baltası ile bi vuruşta ağacı kesmiş ve balta, destek için ağacın soluna, taşın üzerine koyduğu ayağına kadar gelmiş ve ayağında derin bi yara açmış. Ben de o tarihlerde 1-2 yaşında, bebek ve çok hastaymışım. Deden bi yere gidemiyor ve gölgede oturduğu yerin yakınına beni de yatırırlarmış. Deden bana bakar, bakar ve ” A be çocuk. acaba hangimiz daha erken gidecek” dermiş. Orda kalmadık. İkimiz de kurtulduk ve yıllar sonra İzmir’e geldik.
    -Köyde harman hayvanlarla (at, eşek, öküz) yapılırdı. Yardımlaşma (imece) yaygındı. Deden yardıma geleceği zaman önceden haber gönderirdi. Ona bi sini börek (banisa) ayrıca yapılırdı ve tek başına yerdi. Ha unuttum! Harmanı atlarla dövmek, çevirmek ve savurmak 3-4 kişilik bir işti. Eniştem tek başına yapardı. Gücü, kuvveti yüzden harmanda yardımı aranan biriydi.
    Meyrem teyzenin oğlu (Dr. Abdurrahman UZUN)

    • Vildan Çetin dedi ki:

      dayıcığım çok güzel anılar bunlar. yeni nesillere ulaşması için yazıya geçirilmesi lazım. geçmişini bilmeyen geleceğini şekillendiremez, diye düşünüyorum.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s