Sokaklar öldüğünde ruhlar da ölür!

Uzun zamandır gitmemiştim Beyoğlu’nun Asmalı tarafına. Halbuki üniversite yıllarımdan beri hayatımın merkez üssüydü. İlk sene, Dolapdere’deydi okulumuz. Yürüyerek iki adımdı Beyoğlu. İkinci sene Nişantaşı’na taşındığında da durum değişmedi. Yürüyerek iki adım… Okul avenesi ile yürüyürsam, sohbet, kakara, kikiri derken iki adım… Yalnızsam; tasadır, sevinçtir, derttir, kederdir kura kura zembereğini hayatın, yine iki adım… O yaşta her yer iki adım ya zaten!..

Loş salonlar sevdiğimden, sinemaların gündüz seanslarına giderdim. Sevişip koklaşmaya gelen çiftlerden abazan erkek güruhuna, gelme niyetleri karman çorman bir kadro arasında, genellikle tek kadın olarak Tinto Brass filmlerinden  Lambada’ya binbir türlü film seyretmişliğin vardır. Dönemine göre değişirdi kalabalığın ruhu. Nisansa, film festivali başlardı, hala olduğu gibi. Ne çiftler, ne de -eğer adında ‘Porno, seks, sevişmek vesair’ kelimesi geçmiyorsa- abazanlar için uygun olduğundan, festivallerin öğlen seanslarında başka bir haldeydi sinema salonları. O zamanlar festivale gitmek şimdiki tarzda bir gösteriş meselesi ve ‘gösteren-tanımlayan’ olmadığından, sanki gelenler de hakikaten gelmeyi iş edinenlerdi diye düşünüyorum.  Boş olurdu öğlen seansları. Bir kaç manyakla birlikte, bazı manyakların çektiği filmleri izlemek iyi gelirdi ruhumdaki başı boş alana.  Bir gece önceki galadan hediye insan nefesi, parfüm, ter ve his yüküyle buram buram küflü hayat kokan bomboş salonlarda ne filmler izlemiş, karakterleri paralel kurguyla hayatıma bağlarken, ne hayaller kurmuş, kurmassan yıkılacak hayal de bulamazsın zannıyla, neleri hemencecik orada hoyratça yıkıp hiç vakit kaybetmeden yenilerine zıplamıştım.  Heyhat! Işte böyledir geçmiş, baktıkça sevdirir kendini… Baktıkça bağlar.

Sinemadan çıkınca galerilere giderdim. Bazen boş gözlerle, bazen de anlamaya, öğrenmeye aç, izlerdim sergileri. Anlamaya çalışarak ya da anlamaya çalıştığımın aslında anlamamam gerektiği olduğunun ayrımına vararak… Bir ton sahaf ve eski kitap da vardı ki İstiklal üstündeki ince pasaj ve çevresinde, şimdi o mesele girmek konuyu daha saptıracağından, hiç yokmuş gibi kıvrılacağım, esas konu yönüne. Sergi-sahaf ikilisi yanyana gelince, Galatasaray’dan Asmalı’ya doğru ilerlediğimi anlamışsınızdır. Asmalı, o zamanlar bu yoğunlukta değildi. Babylon da yoktu, Otto’da. Ama Yakup vardı, Refik vardı, Sofyalı vardı. Biraz ilerleyince Tünel’de Gramafon vardı. Akşam çökerken, ağır ağbi ve ablalardan oluşan bir tayfa –ki o yaşlardayken ağırlık öyle bir şey sanırdım- yavaş yavaş masaları doldurmaya başlardı. Şanslıysam, bir iki şey atıştıracak param varsa demek istiyorum, masaların birine ilişir, seyre dalardım. Sinema izlemek, sergi gezmek, hatta kitap okumak gibi bir şeydi o masalara bakmak. Ses’in yazarları Selin ve Talat Kavak’ı başbaşa yemek yerken orada görmüşümdür mesela. Ece’yi de koca kıçıyla garsonların servis yolunu tıkadığına aldırmadan sinir içinde, fodul fodul masanın başında onlara laf yetiştirirken… orada gördüm. ‘Alim gitme’ diye ağlayan pavyon kadınını… Uzaktan ayılıp bayıldığım çocuğun yanında gördüğüm ve çok kıskandığım sarışın kızı. Kız yakışmıştı adama. Bense yakışmazdım o halimle. Orada farketmiştim bunu ve eve yürüyerek gitme pahasına bir kadeh daha istemiştim, içemeyeceğimi bilerek.

Biz büyüdük ve kirlendi dünya, diyor ya şarkıda, buna inanmıyorum. Zaman ilerledikçe, yerler, eğlenceler, zevkler… değişiyor. Duygular gibi. İnsanlar gibi.  Değişiyor ve gelişiyor desem de olur.  Yine de, hep birlikte bir kadeh bir şey içmenin, nezih bir sohbetin ardından gürültülü kahkahalar atmanın veya en babacan adamın, en kibar kadının bir anda kükreyen bir aslana dönüşmesinin modası hiç geçmiyor. Bir yerden sonra insan hep aynı insan. Toplanmak, toplaşmak, kaynaşmak istiyor. İstemeyenler de zaten ya masalarında ya da evde yalnız. İnsanlık hallerinden haller beğenelim. Çünkü birgün, bu hallerin hepsi biziz.

Ne diyordum, aylar sonra Asmalı’ya gittim. Sokakların acıklı halini gördüm. İçim tuhaf oldu! Bir hayat şekli yok ediliyordu. Sokaklardan evlere sürülüyordu insanlar. Yolunu kaybetmiş koyun sürüsü gibiydik ya, oh ne güzel, doğrucu çobanların eliyle güdülüyorduk nihayet. Batılı oryantalist akılların, kapalı kapılar ardına sakladığı ve saklarsak güzel görüneceğini salık verdiği resimlerdeki hayatımız, nihayet gerçeğe dönüşüyordu. Bize saklanmak reva görülüyordu. Saklanmanın, saklamanın edeple bağlantılı olduğu bir öğretiden, başını uzatıp, hayata baktığında insan kaçırdıkları gördükçe… Cümleyi burada Paris’in sokak kahveleri, Londra’nın pubları, Newyork’un dıtlarına bağlayacağımı sanmayın… Bize saklamanın ve saklanmanın mübah olduğunu gösteren  her türlü baskıya baş kaldıran biz, yüzyıllardır varız bu topraklarda. Evropa örneklemesine ihtiyacımız yok. Padişahtan izinli Gedikli ve Selatin meyhanelerinden, kaçak güreşen Koltuk ve Küplü meyhanelere* kadar istediği yerde içmiş, sadece içmek değil mevzu bahis olan, demem o ki, bu topraklarda canı isteyen, canının istediğini yapmış her devirde; bir şekilde. Osmanlı’da kendinden kaçmak isteyen padişahların sığındığı mekanlar da olmuş buraları.  Yedi düvelin şahı da olsa, her insan, hiç olmazsa hayatının bir gününde kendinden kaçmak ister, değil mi? Kendilerince taktıkları mükemmellik maskesinden yayılan ışığıkla gözü kamaşmış halkımızı içinden kemiren içten pazarlıklı ve hesapçı, RTE ve ekibinin, bunu, yani bu halleri anlayacak zaafları yoktur nasılsa. Neymiş efendim, RTE makam otosuyla geçerken kadeh kaldırmış bazı densizler. Kaldırdılar veya taksicinin söylediği gibi ‘Vallahi billahi biz burdaydık geçerken kadeh falan’ kaldırmadılar, gül geç değil mi? Gül ve geç. Bu ne şiddet bu celal? Bilinçaltınızı Freud görse, kaçacak delik arardı herhalde.

Neyse… Güvendiğim tek şey, en kolay mükemmelin bozulacağına olan inancım. Zamanı izlemek, filmlerin en güzelini izlemekten daha keyifl olabilir bazen.

Başımıza Demokles kılıcı gibi dikilen RTE padişahlığının hunharca biçtiği bu insanlık halleri, insanlık hallerini hayata bağlayan mekanların yok oluşunu, zevkle izleyen taassupların anlayamacağı bir şekilde gelişecektir nasılsa insanlık hallerinin keyifli veya keyifsiz mekanları. Çıkışları tıkadığınızda, kendine çıkacak yer bulur hayat. Gizli delikler açar. Çarpık çurpuk da olsa o yerlerde büyür. Benim yaşadığım hayat doğru ve güzeldir, diye ısrarla olana bitene gözünü kapayan, aslında ot gibi yaşadığının ayrımında olmayan kim varsa o kılıcın başını bekleyen, bu vesile ile bir daha güler geçerim…

 

*Osmanlı döneminde meyhaneler koltuk ve gedikli olmak üzere 2 sınıfa ayrılırdı. Gedikli meyhaneler ruhsatlı olup sayıları tahdid edilmişti. Koltuk meyhaneleri ise ruhsatsız ve kaçak çalıştırılırlardı. Zaman içinde bunlara ayaklı meyhaneler ilave olurken, gedikli meyhaneler Abdülaziz döneminden sonra selatin meyhaneleri olarak anılmaya başlandı. Bir de koltuk ile gedikli arasında küplü meyhaneler vardı. Genellikle meyhanelerde şaraplar büyük fıçılarda bulunurken, küplü meyhanelerde şarap ve rakılar için özel küpler kullanılırdı…” – Reşat Ekrem Koçu

About Vildan Çetin

instagram: _vildancetin_ beynelhayat velmemat... writer; published 2 books from sacred life trilogy: the origin, the voice. trtcocuk cartoon serial ciciki's script&jingle, tik&tak cartoon series, neşeliçocuklar youtube, advertiser, brand strategist, content developer, youtuber, documentary
Bu yazı taze diş macunu içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s