Herkesin Sabahı Kendine: İyi Sabahlar Türkiyemmmmm!!!!!

Saat kaçta, nerede ve nasıl uyanıyorsannn: İyi sabahlar Türkiyem. Ki bu yazı sabaha karşı 04’te yayına girmiştir. Neden mi? Deli mi titti cicim, demeyin. Hemen anlatıyorum. Konu şu:

Güünaaaaydınnnn….

Bunu 08.35’te yazmış. Öyle dedi. Evde kahve içiyormuş. Kahveye gelene dek bin ton iş var sabah yapılacak. Tahminen 07’de falan uyanmış olmalı.

Bu cici mesajı gördüğümde, midem bulanmasın diye müsliyi ağzıma tıkıştırırken kahve içiyor ve 12’deki pilates dersine yetişmeye çalışıyordum. Tayt nerede, çoraplar karışmış, tam kapıdan çıkıcam mat’ımı unutmuşum. Ay gözlüğüm…. diye panik halleri yaşarken yani. Derse güç bela yetiştim. En sakin ve yatarak olanından bir pilates seansının ardından ev. Duş, epostalar, işleri planlamaca falan… Nihayet dandik müsli değil efendi gibi bir kahvaltı etmişim. Oh! Evet şimdi mesajlara yanıt verebilirim dee, sabahın köründe ‘günaydıınnnnnnnn’ yazan  birine ne yazmak lazım. Haydi kolaysa bul. Düşünüyorum: Sana da günaydın cicim, yazsam olmaz. İyiyim yaa ne olsun iş güç desem ne alaka!!! Sonunda ne yazacağımı buluyorum: Napıyosun?

Ya işte böyle! Cidden bir çeşit malım ben. Daha da fenası cool’luk müessesesi ile uzaktan yakından alakam yok. Bir saat geçti geçmedi yanıt verdi. Hemen gördüm ve saniyesinde yanıt verdim. Sonraki her defasında, o 10-15-20 dakika ara falan verse de, hiç kastırmadım, her mesajına dakika sektirmeden zırt diye yazdım. Ve tam da içinden bu hatunun kafa nasıl bir şey diyordu sanırım, bombayı patlattım: Yaaa artık ergen gibi yazmasak olur mu? Ben sevmiyorum yazışmayı. Arayayım mı? Zira afyonum patlamış ve kendime gelmiştim. Hayat güzeldi ve dahi her çeşit kuşun dileği şekilde uçmasında hiçbirrr sakınca yoktu.

(Buraya çok değerli bir not düşüyorum. Bunu iyi belleyin. 20 yaş civarı herkes blok yazı yazıyor whatsup’da. Örnek mi? Şöyle, ne diyecekse tek metinde yazıyor bu cinsler. 1 cümle yaz gönder, sonra 1 cümle daha yaz gönder, 30’lu ve Allah göstermesin 40’lı yaşlardakilere ait bir stil… :) Hehehehe….

Neyse aradı beni bu sağolsun.

Sana ‘Günaydın’ mesajı attım ama 11’e doğru mesajım ulaştı. Merak ettim yanıt vermeyince, iyi misin her şey yolunda mı, dedi. Sevimli de sesi. Cidden merak etmiş bile olabilir. Demek; hala yazmadı kahpeeeee, vurun! iç sesiyle fodullananlardan değil: Belli.

Aa öyle mi dedim, mesleki deformasyon sebebiyeti ile düzensiz sabah uyanışlarımdan mütevellit…. Yani epifiz bezinin dinmez ihtiyaçları da araya giriyor tabiii ki de… Falan diye tam anlatmaya başlayacağım, bu konuşma akşama doğru azalınca yağmur falan yapılmıyor bu arada dikkatinizi çekerim. Saat 20:00 falan olmuş.

Şimdi net hatırlamıyorum nasıl oldu, cümlemi ortasında kesti, bir şeyler anlatıyor. Nazik ve eğlenceli biri. Güzel okullara falan gitmiş. Geleceği parlak. Annem, Ayşegül falan bayılır bu tiplere. Sen kaçta uyandın bakiim, diye sordum bir ara. 06:30’da uyanmış. Çünkü bazı sabahlar koşuyormuş… 7 km. Yeni günün enerjisi ile boş sokaklardaki temiz havayı içine çekerek koşmayı falan da çok seviyormuş. Arada da kampa gidiyor ve çadır kuruyormuş. Hahahahhha.. Böyle şeyler anlatıyor. Bense içimden: Kahvaltıda ekmek de yemiyordur bu şimdi falan diye düşünüyorum. Ne çadır mı? Ölsem kalmam ne o be fakirler gibi falan diye düşünüyorum. Bir yandan da anlattıkları karşısında ohaaaaannes çayırlarında yuvarlanıyorum… Fark etmiyor bile.  Hala anlatıyor.

Canım sen bi’daaa beni arama olur mu dedim: Benden sana bi’halt olmaz. Olsa olsa katilin olurum. Zira diyelim ki çıkmaya başladık, tatlı minnoş bir ilişki kurduk, eh bir süre sonra türlü manyak engeli aşıp yanımda uyandığına göre yakınlık derecemiz de iyice ilerledi ve dolayısı ile defolarımı yakınen bilen biri oldun ve; velakin, haddini aşıp boş bulunup bir sabahın köründe beni uyandırdın.  Bu sona da zaten hazırlıklısındır. Gülüyor. İnanmadı tabii ki, yani bu devirde onun gibi bir cevheri bulmuşum ve sırf sabah uyanma saatlerimiz, yani hayat ritmimiz uymuyor diye, daha efendi gibi yemeğe çıkmadan kapının önüne koyuyorum. Üstelik 300 kızla falan takılmış biri. Ekmek yemiyorsa, 6 pack yani baklavalı karın gibi ileride Alaçatı’da minnoş yazlık, Yunan adları’nda coşmacalarcaaaaa eğlenmeler de garanti… Bu durdu. İçinden şaka mı yapıyor yoksa deli mi diye ayırd etmeye çalışıyor o sessizlik anında farkındayım. Hiç kaçar mı hemen son bombamı da patlattım: Ayrıca çok kaslı erkek de sevmem dedim. Hele zargana gibi zayıfları asla. Ne o kız gibi!!! Kafayı vücuduna takmış. Valla şaka yapıyorum sandı. Bu devirde onun gibi birini bulmuşum havaya giriyorum. Allah çarpar be!!!!!! Demiş miydim?

Valla bana göre tek iyi tarafı instagrama abidik gubidik fotoğraflar koymuyordu. Efenim: Facebook’un şifrelerini bile unutmuş. Pek gösteriş budalası değil aslına bakacak olursanız. Şu sabah kalkma sorunsalımız olmayaydı; eyiydi yani! Napalım; sevgili olmasak da arkadaş oluruz en kötü…

Hehehehe… Bir mesajla ilişki nasıl bitirilir anlattım işte! Kulaklarını açan, detayları doğru yorumlayanlar tüyoları kaptı…

ve fekat; Canım hepsini geçiyorum, ne bu neşe*, sabahın köründe? Serdar Ortaç’ın bir şarkısı var: Ne buuu neşee… Beni deli eden bu tavır, falan diyor. Ciddiyim sabah neşeli uyanmak? Nasıl bir kafa? Alarm çalar çalmaz, hoopp yastıktan kafa kalkar ve son derece hayattan memnun bir ifade ile hafifçe gerinerek yataktan çıkılır ve…  Duş ve giyinme ve tatlış düşünceler, ve kahveler çaylar kahvaltılarcaaaaa mutluluklar memnuniyetler.

Mesleki deformasyon diye bir şey var! Evet bu doğru ama ben küçükken de uyku konusunda berbattım be günlük! Alakasız saatlerde uyur, geç bi saatte uyanır mesela sabaha karşı oturur ders çalışırdım. Öncelerde ise misal: Saat 03’te gelen dış ses metinler, sesçi tarafından okunmadan önce kontrol etmek gibi ekstra işler yapıyordum ki yayında kemençe görünürken bunu keman diye yazan editör yüzünden bölüm batmasın. Yıl 2017. TRT1 Ana Kuzusu Yarışma Programı… Ben süpervizörünüz.

Bunu geçtim 2018’e geldik. Çok meşakkatli bir belgesel yazdım yazıyorum: Yayına hazır olunca paylaşırım…. Gün içinde okunması ve  ayıklanması gereken o kadar çok bilgi var ki: Kafayı yiyorum. Gece oluyor bilmem kaç. Haydi biraz da kafa dağıtmalık bir şeyler seyret falan. Şaşıyor haliyle saatler. Bana tipten, 6 baklavalı karından önce bu tempoya dayanacak tatlış kalpli bir ağbi lazım. Ha öte yandan bir de şu gibi durumlar var. Kendi doğum gününe en geç giden kişi olmak gibisinden. Allahtan dostlarım biliyor ki kapris değil bunlar mecburiyet.

Yeri gelmişken bir anımı anlatayım hemen. Tik&Tak’ı yazıyorum e-bebek için, stüdyoda seslendirme var. Tüm seslendirilecek bölümleri gönderdim. Rahatım derken son dakika düzeltme geldi. Yapma da göreyim!!! Millet seni bekliyor. Neyse bu arada çok yakın dostlarım Karaköy’de yemekteler. Normalde hep birlikte olacağız. Dedim ki soryyyy/üzgünüm :) gelemiyorum. Affedin. Aralarında kankalarımdan Ayşegül de var Kitaplarımda kötü kahramanın adı Ayşegül diye, değiştirtmeye çalışan minnoş eski bankacılardan. Morali de çok bozuk. Bu yüzden toplanılıyor. Neyse yakınlarım keyiften değil mecburiyetten yemeğe katılamadığımı bildiklerinden üstelemiyorlar. Bunlar olurken de biri aradı, sana çok yakınım bir şeyler yiyelim mi, diye. Nasıl bir şanssa adamdaki, ne zaman arasa zamanlamamız uymuyor falan. Dedim ki bu gece beni affet, asla sokağa falan çıkamam. İşim başımdan aşkın. Neyse… Saat 23:00-23:30 gibi işim bitti. Onaylar gitti geldi. Rahatladım. Bişey seyredeyim sonra da yatarım kafasındayım. Ayşegül aradı. Ee madem işin bitti, biz bilmemnereye gidiyoruz oraya gel, bari bir şeyler içelim birlikte. Yanımda olmana çok ihtiyacım var. Lanet olsun içimdeki bu dost sevgisine geliyorum, dedim. Üstümdeki tişörtün altına bir etek giydim bir de meşhur kırmızı rujumu sürdüm gittikleri mekana vardım. Biz tam içki falan söyledik bu beni yemeğe davet eden arkadaş mekanda belirmez mi! Uzaktan el ettim. Oralı falan olmadı. Bir süre geçti, biz elimizde içkiler sallanıyoruz yanımıza geldi veeeee bana bağırmaya başladı: Yalancı yalancıı diye!!! Hani dışarı çıkmayacaktın. Ben var anlamamak gerizekalıyı lakin herkes şok tabii. Sevgilim falan olsa, ilk oradaki kankalarım bilecek kim olduğunu. Haliyle ne diyeceklerini ne yapacaklarını şaşırdı herkes. Evet tanıdıkları biri ama ne alaka? Bu ne samimiyet! Ne bu neşe di mi…. Kahpeee şrak! Ama ama Kenannn o benim ağabeyimdi ve kör ve ilk kez sokağa çıkmak istedi ve ben ona kı ya madım. Efekt: Kız ağlama sesi. Erkek utanmış. Uzun süre dalgasını geçiler mi, siz karar verin :)

Haa öte yandan bendeniz cennnetkuşu daima en en en geç yatan cenahta olmuyorum tabii… Bir de tescilli partici gece kuşları var. Mesela üst komşum. Yaaaa eğlensinler, biz heder olduk iş güç, hayat gailesi, ev kredisi falan derken bari onlar keyiflerine baksınlar diye düşünüyorum. Bunu ona da söyledim. Ve ilk taşındığında tanış faslı esnasında dedim ki: Tek bir ricam var. Ben tahmini 02:30-03:00 arası arka tarafa yatağa geçiyorum.  Aman noolursun o tarafta gürültü yapmayınız. Sabah da erken uyanırsan, apartmanda yalıtım yok Allah rızası için aklında bulunsun. Süper bir yanıtla konuyu bağladı ve  Ya zaten ben de 06’da falan anca uyuyorum hiç sorun değil, dedi. Haliyle geç uyanıyorum. Mutluyduk bir süre…..

Muhtemelen düne kadar yalnız olan bu ağbimiz bir sevgili yaptı ve kız sabah işe giden bir tip. Ve ve ve de topuklularla sabahın köründe oradan oraya koşmak gibi de bir eğlencesi var. Gece partilemekten sabah uyanamama halleri yani!  Bu yetmezmiş gibi geçen akşam bunlar yine partiliyor, ben de yatak odamda uyumaya çalışıyorum, 03 civarına geldik, beynim deliniyor: Biri bir hatun, ya da bir kaçı!!! How many u are??? Topuklarla bir oraya bir buraya…. Yani insanın ayağıda mı ağırmaz yahu! Şöyle bi ayağından atıp o stilettoları yere basmakta mı istemez? Şekil yapıcam diye saatlerce eziyet çekmek nasıl bir kafa! İnstagram’a bir adet eğlenen ve dahasıyla çok şık ve hatta zenginlemerceee bir fotoğraf koymak için ödenen bedellere değiyorsa… üş 3 bej 5 fazladan follower için neylere değiyorsa ve dahi: Artık kimler kimler çatlatılacaksa :) Sabır sabır ya sabır, adlı güzide Göksel** şarkısını yatakta mırıldanarak 03:39’a falan ulaştım. 04’e az var. Topuklularla ben dertleşiyoruz artık öyle bir yakınlık oluştu aramızda… Dayanamadım ki hiç yapmam, mesaj attım ve pek de kibarım haa yanlış olmasın: Arka tarafa ayakkabıyla geçilmese ne güzel olurdu, yazdım. Offfffff… Atara atar, gidere gider, like’a like neslini bi tık alttan yakaladığımdan haliyle yanılıyorum bazen. Zira yan komşum geçtiğimiz yaz nadiren bahçede yemekli bir sohbete kalkıştığımız  bir gecede daha saat 01’e gelmeden pencereye çıkıp ‘Canım benim sabah uçağım var, daha az ses yapsanız’ dediğinde anında tüm masayı içeri taşıdığımızdan, benzer bir nezaket bekliyorum.

Peki, kusura bakmayin, tuvalet orada malesef, yazdı. Ve üstelik maalesef tek a ile… Bilgi Üniversitesi masterlı bu arkadaş. Ve üstüne de ekledi, Cikarttiriyorum ayakkabilari… Ne diim bilemedim. Allaha havale ederken, haydi büyüklük bende kalsın diyerek: teşekkür ederim çok naziksiniz trxyz bey, yazdım…

Herkesin yaşam şekli, yaşamdan zevk alma halleri farklı farklı. Kimi sabahın köründe uyanıp koşunca hayat daha anlamlı oluyor, kimi cumartesileri üşenmeden organik pazara Feriköy’e gidince, kimi rakı balıklı bir gecede, kimi sordum sarı çiçeğe…. Bence en önemlisi yaşam şeklimiz ne olursa olsun empati kurabilmekte. Sempati de oluyor o zaman arada. S harfi huyu gereği yumuşakça da olduğundan. Tıssslamayın hemen! Evet yılan gibi kıvrık da ama biz her insana olduğu gibi her harfe de iyi tarafından bakan cenahta geziniyoruz.

Demem şu ki : Senin, ben almiim ve dahi alana da mani olmiim hallerin, hayattan keyif alma şeklin benim yaşam kalitemi düşürüyorsa orada bir duracaksın. Sevgili olmayı geçtim, bu tiplerle arkadaşlık bile etmek sonunda anti-patik hallerde yaşamı iyice zorlaştırmaktan öteye gitmiyor.

Aslına bakacak olursanız siyaseti sevmiyorum ama: İstanbul’daki Suudi büyükelçiliği’ne girdiktan sonra sırra kadem basan bizdeki adıyla Cemal Kaşıkçı, uluslararası namıyla Khashoggi Alman vatandaşıymış. Ota boka atara geçen Almanya’dan neden tık yok ve dahi neden İngilizlerin de sesi çıkmıyor. Rusya ıslık çalıyor. Sadece Amerika’dan ses geliyor. Onlar da yaptırım maptırım derken pazarlıklarda alacaklarını alınca Suudilerden sesleri keserler yakında… Suudiler zaten bize gıcık Katar aşkımızdan diye döktürücem falan!!! Siyaset yazmiim diyorum zira görünene ve gösterilene asla ve katiyen inanılmaması gerektiğini biliyorum o işlerde!!! Fakat ha bire haberler haberler!!!

Fakat yine de Alman Vakıfları kitabını okuyun derim Necip Hablemitoğlu’nun. Bir de; diken.com.tr den Minez Bayülgen’in*** Hüsnü Mahalli ile bu konuda yaptığı röportajı… Linkini veriyorum.

Linki ararken komik de bir haber gördüm: İskandinav tarz-ı hayat çok ‘cool’: Yeni trend ‘külotlu sarhoşluk’ başlığı ile, cidden eğlenceli, sıkılırsanız onu okursunuz.

Danimarka, ‘hygge’yle, muhteşem bir yaşam standartı ve bolluk içindeki hayatıyla meşhur ya hani:  ‘Lagom’ da İsveç dilinde kusursuz denge, ne çok fazla ne çok az anlamına geliyor ya hanii!!!

Finlandiya’nın komşularına nispet bulduğu ve babam Erkete Ahmet’i  nur içinde yatsın diye anmama sebep olan rahatlama şekli de : ne lagom ne de hygge. Bayıldım bu ‘Kalsarikänni’ye diye konuyu bağlayabilirim artık sanırım. Kalsarikänni’nin anlamı ‘evde yalnız**** iç çamaşırlarla içki içmek.’ Ay aklıma bir anım geldi… Sinsirellalarcaaa :) Ve pek hoş!!! Ahhh ne günlerrrr günlerrr daha yaşanacak hepsi doyaa doyaaa***** (Ajda Pekkan’dan gelsin bu kez de) Yazarım belki bir gün onu da… Neyse!

Bitti nihayet yazı. Evet haklısınız fazla çalışmaktan fabrika ayarlarım bozulmuş olabilir ama saksı değilim ben******: İnsanım insannnn…. Üüüüüü……

Aman sabahlar olmasın! Aman sabahlar olmasın!

*Serdar Ortaç’tan geliyorrreeee:

https://youtu.be/VfDGDpNkQps

*** Sıradaki sanatçımız Göksellll:

https://youtu.be/BtpD2_S1iY0

***http://www.diken.com.tr/gazeteci-mahalli-suudiler-turkiyedeki-musluman-kardesleri-oldururuz-diyor/

**** Koskoca diken.com.tr ye ayıp ki ne ayıp: ‘evde yanlız iç çamaşırlarla içki içmek.’ yazmışlar. Yanlız değil yalnız yazılır o kelime. Neden mi? Zira yalın olmaktan gelir. Yanlış olan da yanlı olmaktan. Hehehehehehh….

http://www.diken.com.tr/iskandinav-tarz-i-hayat-cok-cool-ama-artik-yeni-trend-finlerin-kulotlu-rahatligi/

***** Veee Ajdaaaaaa Pekkann:

https://youtu.be/TIrY2UsJCLw

Senin sabahın sana... Benimki bana minnoş! Senin sabahın sana… Benimki bana minnoş!

****** Erol Büyükburç toprağın bol olsun. Nur içine yat…

Reklamlar
taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Maalesefli Bir Kaş Problemi ya da Korkunun Kokusu!

1- Maalesefli Bir Kaş Problemi

(Bu başlık dil hususundaki nezih bilgilerimden faydalanmak isteyenlere)

2- Korkunun Kokusu

(Bu başlık da, biraz gülmek isteyen ve dahası; traji-komik hikaye sevenlere)

Ruh haline göre yazının başlığını seçme işini siz cânım okuyucularıma bırakarak….

Yolda gördüğüm nice güzel ve fakat iğrenç kaşlı kadına ağıt niteliğinde: 1 nesil Türk kadınının (az daha ben de dahil oluyordumJ) dövmedir, dövmenin başka bir çeşidi kıl tekniği/microblading’dir boyatmaları ile kaşlarını nasıl b.o.k ettiğini mi yazsam acaba; kendi  kaş dövmesi hikayemden…. derken, yok dedim daha acil mevzuular var. Taaa 1800’lerde Gaspıralı İsmail’den beri ‘Dilde birlik, fikirde birlik, işte birlik’… diyoruz ya hani! Ve bu düsturla yollarımızı aydınlatan büyük büyük atalarımızın çabaları sayesinde, taa 1840’larda Rusya’da yaşayan Türk kadınlarının okuma oranı Rus kadınlarınlarından fazlaymış ya hani!.. Şimdi Türkiye’ye bakınca bu okuryazarlar: Neredeee haniii… Hiiiiiiiii…. Hani? (Neco’dan gelsin. Arada nostalji de olsun.)

Evet cânım ve pek sabırlı okuyucularım: Geldik 2018’e! Bırakın dandik okul mezunlarını, Robert Kolejli Pınar Sabancı’dan Saint Benoit’lı Hacı Sabancı’ya, Bayrampaşa’nın bıçkın delikanlısı Arda Turan’ın sosyetik karısı Aslıhan Doğan’dan, bilmem ne magazincileri instagram sayfasından, dolgudur botoks’dur yaptırmazsanız darılırım ve tabii ki kocam Reha’ya gelmezseniz de hatırım kalır, ha unutmadan; penye t-shirt, kazak, kot falan yaptım ve son derece fahiş fiyatlarla satıyorum onlardan da alın amaaa’cı Nur Bilen Yavuzer gibi yüzlerce sosyal alem minnoşuna kadar… Toplumun her kesiminden insanın maalesefi; malesef yazmasına!..  Ne demeli? Benim için üstünde düşünülmesi ve acil yazılması gereken meseleler de böyle şeyler oluyor işte! Ne yapalım, ne eylerse güzel eyleyen rabbim de beni böyle yaratmış :)

Aslında bir tık daha az mühim lakin pek eğlencelik meseleler de var tabii ki. Mesela kimilerinin instagram vaziyetleri: Belki daha sonra üşenmem de kafası bi’dünya bu arkadaşları yazarım… Yazının sonuna bu mevzuu ile ilgili teaser niteliğinde pek komikli bir post (Türkçe nasıl diyoglaaa) denk geldi, onu ekleyeceğim. Biraz da gülelim di mi (değil mi) ?

Maalesef konusuna dönersek: Canlarım bebelerim, orada ‘a’ iki adet: Şöyle ki: 1, ki 2… Maal-esef Arapça bir kelime. Esef var ya hani, ondan türetilmiş. Ne yapıyormuşuz. Maalesef yazarken elimizi korkak alıştırmıyor, 2 aa boca ediyormuşuz, m harfinden sonra.

Aslına bakacak olursanız, kabızlaşmış bir problem olarak: Ki ve de/da eklerini yalan yanlış kullananları ve dahi bunlar arasında, edebi değeri olmasa da basılı kitapları bile olan şuursuzları özel olarak yazmak lazım da! Onlar zaten mimlenmiş durumda. Mimlemeye de devam ediyoruz. Rica edeceğim, ortaokul seviyesinde bir Türkçe bilgisi ile hallolacak bu konular neden hala hallolmuyor, bir bilen varsa anlatsın? Hilafsız herkes Şeyma Subaşı’nın tüm hayatını ezbere bilmeye ve izlemelere doyamıyorken neden 2 dakika bu mevzuuya vakit ayırmıyor ve sonra da ‘ay biz neden böleeeee bi ülke olduk!’ diye atıp tutmalar dost meclislerinde baştacı ediliyor, bir bilen varsa onu da anlatsın.

Madem bu bloğu okuyorsunuz. Hizmette katiyen sınır tanımadığımı da biliyor olmalısınız. Bu da onlardan biri. Şimdi basit bir kaç ‘de-da’ eki nerede ayrı kullanılır kullanılmaz tüyosu vereceğim. Sonra hemen bu başöğretmen havalarını bırakacağım: Söz :)

Örnek1:

Yemekte turşu da var….

Kaldır oradan ‘de-da’ ekini:

Yemekte turşu var.

Cümle yapısı değişti mi? Hayır.

O halde: AYRI

Örnek 2:

Sen de alıp başını gitme ne olur!

Kaldır de-da ekini.

Sen alıp başını gitme ne olur!

Cümle değişti mi? Evet.

O halde yine ayrı. Aa neden ama demeyin. Hemen açıklıyorum :)

Zira oradaki : De, dahi anlamında… Yani zaten birileri daha önce gitmiş, adamı sinir stres etmiş, bir de sen gitme, diye bağırınıyor kişi!

Örnek 3:

Sen te amma biliyorsun be karşim!!!

Evet haklısınız.

Doğru yazdınız. Lakin, te-ta  diye bir bağlaç yok.

De ve da var.

Yine yanıldız.

Örnek 4:

Annemlerde olanlar beni çok üzmüştü.

Kaldır de’yi  oradan:

Annemler olanlar beni çok üzmüştü.

Olmadı değil mi?

Ne diyor yahu cümlede anlaşılmıyor, değil mi?

De-da ayrı yazılınca anlam çöp ise:

Hemen BİTİŞTİRİLE!

Ki meselesi daha da vahim! Cidden! Onu da kendiniz öğreniniz rica edeceğim. Zira çitlenbiğim kuzim Aysel’e söz verdiğim bir konuda yazacağım.

Başlığı ‘KORKUNUN KOKUSU’

Yeminle, Allah şahidim olsun: Elle tutulmasa da gözle görülmese de bazı duyguların/şeylerin kokusu var. Korkunun kokusunu nereden biliyorsun, diye soranlarınız ve hatta ‘Hee köpekler hissediyor onu. Ve hissettiği anda da ayağınıza dişlerini geçiriveriyor. Ha bir de o koku falan değil bi’hormon adı da adrenalin. Korku sırasında oluşan değişiklikleri beyin algılıyo, sonracığıma hipofiz bezi yusuf yusuf bu hormonu salgılıyo’ diyen çok bilmişler var tabii. Ben de bir bilmişlik yapayım o halde: Bazı bilim insanlarına göre, beyin bu hormonu salgıladığı sırada yaşadığı olayları asla unutmuyormuş. Soğuk duş almak da benzer bir etki yaratıyormuş. Hani sınav, sunum, gösteri gibi unutmamanız gereken önemli bir şeyiniz varsa soğuk bir duş, ilaç gibi gelirmiş.!!! Diim de bi’işe yarayayım…

Lakin: Ben onu pek demiyorum. Yani anlatacağım konu adrenalinle alakalı mı ondan tam emin değilim aslında. Yani belki diyorumdur da tam anlamıyla öyle değildir. Şöyledir ki:…..

Ee nasıl? Durun gitmeyin. En iyisi uzatmadan yaşadığım olayı yazayım, siz karar verin. Eğlenceli de yazacağım şey demedi demeyin yani :)

Evli ve iki çocuklu olduğu halde, rahmetli eski eşimle tıngırdamalara (yani vermelere/azmalara) doyamayan ablayı bilen biliyor. E kod adlı bu ablamız, aynen tahmin ettiğim usül ve çirkeflikte bizim rahmetli ile düşüp kalkarken ne ara becerdiğini şahsen çözemediğim bir şekilde 3. koca adayını kafakola almıştı bile. Yani boru değil: 3 senede, önce çocuklarının babasına boynuzu çak, sonracığıma boşan, milleti de boşat, baktın boşattığın mal istediğin kıvamda bir mal değil, yeni birini bul, evlenmeye ikna et, sosyal medyanı aç, türlü görgüsüzlüklerini çarşaf çarşaf millete göstermeye utanma, bir de bunları şahane bir yetenek falan san! Anlatacağım olayın girişi  kısaca böyle.

Aslında kimine göre abla başarılı bile bulunabilir. 2 çocukla 3 senede 3 adam! Gönlü geniş oluyor kimilerinin! Hehehehehe!!! Yani evet. Orası da öyle ama bizim cenahta bu tip yeteneklendirmeler para etmiyor o ayrı! Neyse konuya dönelim :)

Olay bu kadınla ilgili.

Geçen sene dişim kendi kendini imha ettiğinden ve artık mecbur olduğumdan Etiler Sistem Kliniği’nde tedavime başlandı. Epi topu bir diş yapılacak. Te Allaaaam ya öyle titizler ki, sürekli gidip geliyorum. Neyse işlemin sonuna geldik, geçici dişi taktılar. Bu taa doğum günüm  21 Ocak sonrasını buldu tabii ki! Cânım ahretliğim Şehnaz sahnede olduğundan doğumgünüme gelememiş, ganimetim hediyemi de verememişti. Üşenmemiş dişçiye getirdi. Ben de bazı hediyeleri değiştireceğim falan, bir kız arkadaşımı da uzun süredir görmüyorum, özleşmişiz ‘Haydi dişçi çıkışı Akmerkez’de buluşalım’ dedik. Bu arada nasıl açım ki bilen bilir ben zaten hep açım :) Fakat doktor dedi ki yarım saat bir şey yeme sakın. Neyse bu sürede değişimleri yaptım falan derken arkadaşım aradı. Ben geldim nereye oturayım diye soruyor. Canım da deli gibi pizza çekiyor. Hamile olsam düşüreceğim. Ona bu pek önemli derdimi açınca, ay Serafina’ya gidelim dedi, fırınları taaa İtalya’dan geldi, şahane pizza yapıyorlar. Hemen geliyorum dedim.

Bu arada, uzun süredir alışveriş boykotunda olduğum için, elde o tatlış markaların torbaları ile salına salına yürüme zevkini de unutmuşum. Onu hatırlamış olarak ve annemin hediye ettiği kırmızı mantomun içinde  salınırken kendimi son derece beğenerek Serafina’ya girdim. Ay aman da aman, benim hem pek havalı, hem sarışın, hem de düşünceli arkadaşım da bana hediye almamış mı! Ağzım kulaklarımda, torbalarım pek cici yanımda, öpüş koklaş yerimize oturduk. Hemen pizzaları sipariş ettik. Ohh canımıza değsin diye de 1 şişe Sarafin füme blanc 2015 ısmarladık mı!!! Kikir kikir pek mutluyuz.

Ana! Bu içeri girdi. Kadını da ilk defa yakından, filtresiz, rotüşsüz görüyorum. Aynen tahmin ettiğim gibi. Hahahhaahah… Hem cüce, hem full estetikli (diş, kaş, göz, dudak, meme… liste uzun) hem de botoks diyarlarında coşulmuş. Hem de cilt sigara içmekten sarı siyah bir renk almış. Güya kadının güzellik salonu var. O tiple, hangi zavallı ruh halindeki ablaları kafalayıp müşteri yapıyorsa! Yazık la hepsine :) Nasıl da kıro anlatamam. (Kıro kelimesini sevmiyorum kullanmayı ama zevksiz desem az gelecek! Özenti yarım doz olacak.)

Neyse, bu beni ilkin görmedi, taze avı koca namzeti ile oturdular. Adamcağız belli yeni düşmüş. Belli ki orta sınıftan yükselmeye aday, sade sakin biri. Bu sırnaşık aç bulduysa, kesin parası ya da bir numarası vardır. Zira bu cinslerin yemi suyu gibi aşkı da parayla çalışır. Adam belli ki her şeyden habersiz saf, öyle duruyor. Bu E beni gördü! Şok şok şok şok tabi. Hahahahahahahh… Kalkıp desem ki: Adam adammm senin yanındaki bu kaşar mal var ya, başkasıyla evliyken evime geldi, kocamla yattı… Kılı kıpırdamadı. Allah çarpar demedi. Karmadan ödü patlamadı. Baktı onda bir numara yok sana zıpladı. Kaç kurtul zaman varken…

Ama demem! Der miyim! Herkesin maçı kendine ZOR! Hahahaha… Komikliyim cidden. Ne diyordum; Kenarın sınıf atlamacı mal ablası beni görür görmez havada o koku peydah oldu! Yeminle… Burnumun direği kırılacak neredeyse. Foşşşş diye havaya boşalttı resmen sıçmıklı kokusunu. Muhtemelen arayıp beni kurtarın, kadın burada falan demiştir. 10 dakika geçmedi,  bunun aynı mallık düzeyindeki iki arkadaşı koştura koştura geldi. Attıra attıra bir gelişleri var; o başka bir yazı konusu olur. Amanın; bu yeni gelen sahte sarışın tipsizler de leş gibi korku kokmuyor mu!!!! Hahahahah… Kadın beni tanısa, sırf üşengeçlikten ayağa kalkmayacağımı, o kelimeleri bir araya getirmeyeceğimi ama bir gün bu hikayeyi kesin yazacağımı ve dahi, o maldan yani rahmetliden (ölmedi yaşıyor. hemen ölü adam hakkında bu ne biçim yazı demeyin) beni kurtardığı için aslında teşekkür bile edeceğimi, hatta masalarını şampanyalara boğacağımı bilmiyor tabii ki!!! Yazarken bile gülüyorum o sahneyi. Seyretmesi çok zevkliydi bea!!! Böyle sandalyene daha bir keyifle yayılırsın falan, elinde kadeh, pizzanı kıtlıyorsun: Onlar orada panik içinde, en kısa zamanda uzamak için binbir yalan uyduruyor. Bildiğin film sahnesi. Falan!!!

Hahahaha… :) :) :)

Sonra düşündüm. Evet korku gibi daha bir sürü hissin kokusu vardı. Mesela fakirliğin, mesela yaşlanan bir ruhun, mesela başarının, mesela sadakatin, mesela iyi bir kalbin… Ve aslında bu bir kokudan çok kadim kitaplardan Kybalion – Yedi Kozmik Yasa’da ‘Antik Yunan ve Hermetik Felsefesi anlatılırken detaylı bir şekilde izah edilen titreşim felsefesi ile ilgiliydi! 3. Tekamül prensibi olan titreşim prensibinde: Enerji, zihin, hatta ruhun çeşitli tezahürleri arasındaki farkların büyük ölçüde farklı titreşim oranlarına bağlı olduğu açıklanıyordu. Özetle bu prensip: Hiçbir şey durmaz, her şey hareket eder, her şey titreşir, diyordu bize.

Evet bizler hangi halde olursak olalım titreşiyor ve havaya titreşim seviyemizle ilgili bir his bırakıyorduk. Ve aslında herkes, merkezde aynı yaratan kanalıyla titreştiğinden, karşısındakinin titreştiği kanalı biliyor ve hissediyordu. Ve nebii soyundan değilse, evet herkes bir şeylerden korkuyor ve ona göre bir rezonansta titreşiyordu. Kimi yılandan, kimi parasızlıktan, kimi başarısızlıktan, kimi yaşlanmaktan, kimi aldatılmaktan… Korkular çeşit çeşitti. Ancakkkk bence, bu titreşimlerin hepsinden, biraz önce bahsettiğim korku tipindeki titreşimin bir farkı var: Suçlu olmak. Masumiyetini kaybetmek.

Anladığım kadarıyla masum ne kadar korkarsa korksun, yeni kesilmiş çimen, henüz dinmiş yağmur, havlu aralarına konmuş beyaz sabun ve dahi Chanel Coco Mademoiselle gibi kokuyordu :) Üçkağıtçı, yalancı, egosantrik, hep kendini düşünerek hareket eden ve hatta yapıp ettiği kötülüklere şahane bahaneler bulup tatlış iyilik perisi havalarında ortada dolananlar da hem birbirine benziyor, hem de birbirleri gibi titreşirken o adını koyamadığınız nahoş kokuları salıyorlardı ortama.

Bu naçizane fikrimi, bir vesile ile cânım çitlenbiğim Aysel’e İzmir’de anlatmıştım. Bu anlattığın olayı yazacak mısın, diye tatlı tatlı sorunca boş bulunup; bilmem belki yazarım, deyince, ne olur söz ver benim için yaz dedi… Ay söz vermez olaydım. İzmir’den geldiğimden beri kabus gibi tepemde. Canımı yiyor yaz da yaz! O kadar iş güç var. Sokağa adım atacak vakit yok. Hem de kim okuyacaksa artık! Şaka gibi: Yazdın mı diye soracak korkusundan whatsup’ı açamıyordum. Ve bir gece yarısı gelen ilhamla yazdım. İnsan sözünü tutunca nasıl da rahatlıyordu. Kesin bu duygunun da bir hormonu, kadim bir açıklaması vardır. Çok baymayayım diye oraya girmiyorum.

Yaa işte böyle!.. Yazarım icabında!

Not1:

İzin verirseniz son notumu da Kybalion’dan bırakayım: Üstadın silahı küstah inkar değil, dönüşümdür.

Not2:

1982 yılında Eurovision’da yarıştığımız, Neco’nun ‘Nerde hani’ adlı güzide ve pek eğlenceli şarkısını da buraya ekliyorum. Eğlenceli şarkı valla. Eskiden daha komikli bir ülke miymişiz ne!? Nerdeee haniii… Hiii haniiii :)

Pek Derin Ruhlu İnstagram Avcılarına İthafen: Flört, flört, flört... DM dm dm... Onu takip et. Bunu bırak. Sığlık derecesi bataklık.... Pek Derin Ruhlu İnstagram Avcılarına İthafen: Flört, flört, flört… DM dm dm… Onu takip et. Bunu bırak. Sığlık derecesi magma. Ruh hali bataklık….
Prof. Dr. Mehmet Kanar, Kanar Osmanlı Türkçesi Sözlüğü Prof. Dr. Mehmet Kanar, Kanar Osmanlı Türkçesi Sözlüğü

Prof. Dr. Mehmet Kanar, Kanar Osmanlı Türkçesi Sözlüğü, sf: 1959, Say yayınları

Arda Turan, Berkay’ın karısına asılmış. Sonra da burnunu kırmış. Sonra ‘aa bilmiyodum’diye özür dilemiş. Onun karısı Aslıhan da bunu yayınlamış maalesef! Hahaha… Hayalet Avcıları gibi Maalesef Avcısı olacağım ben de!

* Neco’dan geliyor: Nerdeee haniiii… Hi? Haniii :)

ttps://youtu.be/egp-Dj4jJn8

İleri kaş dövmesi teknikleri:) Terliğimi getirin bana!

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Huzur Veren Sesler!

Pıtır pıtır yağan yağmur…

Mırlayan kedi…

Agulayan bebek…

Efil efil esen rüzgarın yapraklarda çıkardığı hışırtı…

Şırıl şırıl akan mini bi’derecik…

Çıtır çıtır yanan ateş…

Sakin kıvrımlarla kıyıya vuran beyaz köpüklü dalgalar…

Ay ayy ayyy… Yazarken bile içim geçiyor. Uyku bastırıyor. Zızzzzzzz…

Bunlara ‘Beyaz Gürültü-White Noise-Peacefull Sounds’ deniyor. Uykuya dalamayanlara, işten güçten dolardan euro’dan bayanlara, aşkısına nedensiz dalanlara falan iyi geldiği bilimsel olarak kanıtlanan ve nedeni halen araştırılan sesler bunlar.  Pekiiiiiiyi: Huzur veren bu gibi sesler arasında, çalışan bulaşık makinasını da sayanlar?.. Size de merabaaaa canlarım:) Demiştim ama çaresizce (deva napezir) hastayım diye, değil mi?

Allahtan biliyorum ki; yalnız değilim şu fani dünyada! Neden mi? 2000’li yılların başlarında araştırılmaya başlanan ASMR* diye bir şey var da ondan: Sürüngen Beyin Durumu yani. İngilizcesi: Autonomous Sensory Meridian Response. Yüksek Düzey Odunum Duyusal Tepki demek oluyor kendileri. Bazı düşük ve sabit düzeydeki seslere, insan beyni, dolayısıyla vücudunun da verdiği tepkiye… Yani kısacası: Beyin fonksiyonlarını rahatlatan bazı seslere verilen ortak ad ASMR. Benim verdiğim ad ise: Beyinsel Orgazm. Hehehe… Beynimize de yazık di mi? (değil mi) 7/24 durmaksızın çalış, çalış. Tam uyucaksın (uyuyacaksın), iki dakikalık keyiften mahrum kal. Neyse…

ASMR videolarında normalde dikkatimizi çekmeyen: Saç kesme, gong, zemin tıklaması,  kağıt yırtma ve kutu açma gibi seslerin üstüne tetikleyici olarak fısıldama, akustik sesler de ekleniyor ve böyle kullanılıyor. Ayy içim gıcıklandı, avucum karıncalandı, içim bi’tuhaf oldu dersiniz ya hani! Onları hissettiren işte tam da bu sesler oluyooo cancağızlarım. Youtube bu tarz video kaynıyor. Gal Godot, Carla Delevingne, Margo Robbie, Kate Huston… kimler kimler bu konuda video yapmış: Şaşarsınız! Hemen şaşırmak isteyenlere linki yazının sonunda vereceğim**. Amma velakin konumuz bu değil. Fakat böyle motor takmış gibi yazarken nasıl da dağıtıyorum mevzuuyu: Tebrik ederim kendimi.

Konumuz şu:

Bir iş var, onu düzeltmem lazım. Acilen. Hemen. Şu anda. Zira dün gece için göndereceğim demiştim. Fakat ben ne yapıyorum? Koltuğa uzanmış, huşu içinde düzenli aralıklarla aynı sesi çıkararak çalışan bulaşık makinasını dinliyorum. Bu sesin bana her şeyin yolunda gittiği hissini vermesi sizce normal mi? Yoksa cidden vaka olarak ağır bir seyire doğru ilerlediğimin göstergelerinden mi? Ha bir de sanki evde bilgisayarım yokmuş gibi minicik telefonun notlar kısmına bu yazıyı yazıyorum ya; o ayrı bir ağır vaka komedisi.  Şimdi yazarken aklıma geldi: Ağır kelimesini seviyorum galiba! Heee saçmalıcam yine… Tamam okumayın bundan sonrasını. Zorla mı yani?! Hem belki birazdan şahane bilgiler veririm. Diyelim ki,  TV’de bilgi yarışmasındasınız. Herkes seyrediyor: Herkessssss!!!! Ve son sorudasınız . Bildiğiniz anda 500 milyon usd cepte. Soru şu: Medine’nin İslamiyetin ortaya çıkışından önceki adı nedir?*** Üstelik bir önceki soru da Osmanlı İmparatorluğu’nun en kuzeyindeki kalesinin adıydı.**** Ve siz bu yarışmayı, sırf benim bloğumu okuduğunuz için, yazımı okumayı ortasında bırakmadığınız için kazanabilirdiniz. Ama ne yaptınız. Hızlı davrandınız. Okumayı bıraktınız. Yazımın üstünüzde yaratacağı o müthiş katkıyı anlamak için kendinize zaman tanımadınız, işi ağırdan almadınız. Neyse…  Şans işte! 500 milyon usd az para değil :) Yani…

Tamamm tamam üzülmeyin hemen. Soruların cevaplarını yazının sonunda vericem (vereceğim). Ama siz de hızlı karar vermeyin. Bi’durun di mi? (Değil mi) Yani can okuyucularım, minnoşlarım: Ağırdan almak, karar alırken eğrisini doğrusunu düşünmek iyidir, demek istiyorum. Mesela yazarken de ağırdan almak gerekir. İşin sırrı budur. Ha bi: Proust, Faulkner, Atay, Karasu, Tanpınar, Dostoyevski kıvamındaysanız o ayrı! Örneğin bendeniz cennet kuşu, 3. kitabım AMA’yı kaç senede bitirdim? 2011-2018= 7… En sevdiğim rakamlardan olduğunu da ayrıca belirteyim. Hafta 7 gündür. Dünyanın 7 harikası, gökkuşağında 7 renk vardır. Tüm dünyaya yayılmış gizemli kapılar 7 tanedir. Kabe 7 kez tavaf edilir. Dünya 7 günde yaratılmıştır. Yüzde açık 7 nokta ve vücudumuzda 7 çakra vardır. Pamuk Prensesin 7 cücesi (7 gezegeni temsilen), veee de Hürmüz’ün bile 7 kocası vardır. Türklerin kutsal sayıları da: 3, 4, (4 deyince yine aklıma bişi geldi ama neyse :)) 5, 7 ve 9’dur. Uzatırım da bu sayı mevzuunu, hassas ve zamanı dar cânım okuyanlarımı daha fazla sıkmayayım! Di mi…

Neyse efenim bazı işlerde ağırdan almak, zaruridir. Hayat kurtarıcıdır. Reklam yazarlığına ilk başladığım zamanlarda, üstatlardan rahmetli Ege Ernart ile çalışma fırsatı bulmuştum. O zamanki yaratıcı yönetmenimiz de en sevdiğim şair takımından Vural Bahadır Bayrıl’dı ve ben ona Baa diyordum. Sonracığıma: Baa’nın ajansta olmadığı gün, bir metni son onayı için Ege ağabeye götürmüştüm. Rahmetli o zamanlar çok hastaydı. Ajansa nadiren gelirdi. Neyse. Metni okudu. Cool adamdı vesselam. Şahane biri. Kafası hep genç olanlardan. Muzip bakışlı gözlerini kırpıştırarak kafasını kaldırdı. Gülümsedi. En sakin ses tonuyla ‘Vaktin mi yoktu? Uzun yazmışsın’ dedi. Feci bozulmuştum. Ne yani, ben reklam yazarlarının en süperi, geleceğin elmas taçlı yaratıcı yönetmen adayı bennnnn: Uzun mu yazmıştım cidden! Ve kırdım dizimi, oturdum; metni tekrar yazdım. Üçte bir kısalttım. Ege Ağabeye götürdüm. Afferin şimdi olmuş, deyince yüzümdeki o zafer ifadesi! Allaaammm yaa, ne güzel günlermiş. Anton Çehov da: “Vaktim olsaydı daha kısa yazardım.” dediğine göre…. Böyle böyle derslerden dolayı, yazdıklarımı silmekten hiç çekinmem. Lafı nereye getireceğim: Kök ve Ses’ten sonra gelen üçlemenin son kitabı ‘Ama’nın neden bu kadar vaktimi aldığına. Hoş ilk iki kitabı da 10 senede falan yazmıştım ya neyse. Allahtan yazarak hayatımı geçindiriyorum da araya iş için de olsa yaratıcılıkla ilgili pek çok ürün giriyor.

Neyse: Kök’ü okusaydınız bilir, tanır ve belki de severdiniz. Seveni olur mu o karakterlerin şüpheliyim ya… Ona da bir: Neyse nidası çıkararak yazıma devam edeyim. Efenim: Kök’ün karakterlerinden biri de Erdal’dır. Bence, olaylarda asla kilit rolü üstlenmeyen ancak, diğer karakterleri anlamak açısından varlığı ile akışın bel kemiğini destekleyen karakterlerden. İşte ben bu Erdal itini yazarken öyle zorlandım ki, anlatamammm! 2012-2013 yılında falan onunla ilgili bölüm bitmişti ancak, bir türlü istediğim hissi vermiyordu. Okudukça daha da beğenmemeye başlamıştım yazdığım ŞEYİ…. Ve bir gün o 40 sayfayı aldım çöpe attım. Rahatlamıştım. Erdal’ı sil baştan tekrar yazdım. Ağır gitti. Kıvamı bulana dek silmeye de yazmaya da doyamadım o şapşalı!  Diğer karakterlerden daha sulu, acınası, sığ, ezik Erdal canıma okudu yani sizin anlayacağınız. Metni hafifletirken, vermek istediğim ikircilikli hissi okuyucuya ağırlaştırmadan vermek… Böğkkkkkkkkklerceeee….

Yani ağırdan almak iyidir. Bu yüzden son derece memnunum sonuçtan. Konuyla alakasız ama: Aylar önceydi galiba biri bana ‘Ağır ol şampiyon’ demişti!.. Nedense o da aklıma geldi. Zira birine böyle ağır ol falan diye ayar verecekseniz, önce siz ayarlı ve ağır olacaksınız değil mi? İcabında kağıda bile uçmasın diye ağırlık konmuyor mu? Evdeki misafiri erken postalamak isteyen ev sahibine de ‘feci bir ağırlık’ çökmüyor mu? Ve hatta ağır olana molla denmiyor mu? Yani cicilerim, bazı kelimeler de ağırdır. Mideye oturur. Kullanırken azami dikkat gerektirir. Ahmet Haşim meşhur Merdiven***** şiirinde ne diyor? ‘Ağır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden, Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak, Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak…’

Eğer faziletiniz yoksa yaratınız, demiş, Enel Hakk dediği için ölüme yürüyen Hallac-ı Mansur belki duymuşsunuzdur. Bu konuda Mansur gibi düşünüyorum. Eğer, daha iyi olmak istiyorsan inatla, ısrarla, yılmadan çalışacaksın. Düşmek işin zaten olmazsa olmazı. Esas sınav nasıl kalktığın ve başarılı olduktan sonra nasıl davrandığındır, konulu bir yazı yazmıştım burada. Belki denk gelmişsinizdir. Mansur’un düşüncelerinden en çok etki­lendiği mutasavvıflardan hocası Cüneyd Bağdati, sahv yani beka hali ve temkin halini savunanların da öncülerinden. Kendini kaybetmenin tam zıttı olan, temkinli, kendinde, uyanık olma hali yani. Cüneyt Bağdati, “Her an uyanık değil, her an da fena içinde olmama hali” düşüncesinin öncülüğünü yapmış, bir zatı muhterem. Tasavvufta Fena hali ne demek unutanlar için hatırlatayım: Bütün hazlardan sıyrılıp hiçbir şeye karşı haz duymamaktır. Yazmak için bu iki hal arasında sallanmak şart bence. Ha, hangi halde ne kadar uzun kalırsınız orasını bilemem. Ben dengeye inanırım ve yukarıda yazdığım gibi sebatla çalışmaya. Ulu Proust bile yeteneğe %10, çalışmaya %90 verdiğine göre…

Yazmanın ağır bir işçilik olduğu konusuna, daha derinden bakmaya devam edersek: Fena ile sırt sırta  kullanılan bir kelime var: Beka! Üç ayrı manaya geliyor.

1-Mecazî olarak dünya ve başlangıcı ile sonu bulunmayan şeyler…

2- Önceden kesinlikle mevcut olmayan, sonradan var olan fakat hiçbir zaman fâni olmayacak olan varlıklar yani: Ahiret, Cennet, Cehennem gibi

3- Mevcudiyeti hiç yok olmamış olan ve asla yok olmayacak olan varlık demektir: Allah (cc) ve sıfatları gibi.

Ancak bekâ: Devam ve sebat etmek (Rahman, 55/27) ve de: Bir şeyden geri kalan iz, eser ve kalıntı (Hakka, 69/2; Bakara, 2/248) da demek.  (Diğer anlamlarını merak edenler için yazının sonuna koyuyorum link ile)****** Ben hepsine talibim efenim.

İşte böyleyken böyle… Evden burnunu çıkarmadan çalışmaya devam yani. Ha unutmadan: Tavada kavrulan soğanın, tahta kaşıkla ağır ağır çevrilirken pişmesini seyretmeyi de sevdiğimi söylemiş miydim? Hehehehe! Videoya bile çektim. Arada seyrediyorum desem.  Hizmette sinir tanımayan bendeniz, yazımın sonuna o videoyu da koyar mıyım acaba? Belki koyarım. Bi’bakın bakalım. Ben de işime geri döneyim.

Sabredip okuduğunuz için teşekkür ederim. Ciddiyim. Yazmayınca hayat çok sıkıcı zira.

Not:Dileklerimi sona koydum:

Umarım bu kez yayınevim batmaz. En ağır kelli felli olanlardan biri ile karşınıza çıkarım. Ve böylece: Dolayısı ile fazladan basılan kitaplarım yayınevinin borçları yüzünden, benden habersiz  haraç mezat toptan satılmaz. Bir de onları toplatmakla uğraşmak zorunda kalmam.

Süphaneke Amin:)

*http://www.milliyet.com.tr/asmr-videolarini-izlemek-beyne-iyi-teknoloji-haber-2695508/

**https://www.youtube.com/playlist?list=PLeV2Z0bkqSgs-Xhmf2hXv__3XoqR2SAlq

***Medine’nin ilk ismi: Yesrib

****Osmanlı İmparatorluğu’nun en kuzeydeki kalesi: Kanije! Ki rahmetli Necip Hablemitoğlu’nun kızlarından birinin adıdır da. Diğeri de Uyvar: En doğudaki kale.

*****MERDİVEN

Ağır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,

Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,

Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak…

Sular sarardı… yüzün perde perde solmakta,

Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta…

Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller;

Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller,

Sular mı yandı?

Neden tunca benziyor mermer?

Bu bir lisân-ı hafîdir ki ruha dolmakta,

Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta…

Ahmet Haşim

******http://www.mehmetizzetaslin.com/?pnum=294&pt=N.%20T.%2014.%20Tasavvufta%20Fena%20ve%20Beka

-722″> I Love ASMR

not: videonun uzunu bende mevcut… dileyene eposta gönderebilirim:)

What is ASMR What is ASMR
taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Ergen Atarı!

”Ve o mahfuz humhânede kelimeler lalüebkem…

Arşın kuş uçmaz kervan geçmez tımarhanesinde hacir altında kader sırra kadem…

Ve melekût dahil, ol alemin kaderi zayi iken…

Kefeninin üç kuşağı da çözülenin izzetüikbal direği; Mâlik’in kalbi çürük.

Kül kelamın sahibi, üç hecede efsunladı alemin şifresini: Elif… Lam… Mim…

Kâbe‘nin duvarlarından aşırıp ağzına bastırdığı taşın öğüdüne aldırmadan dile gelenlerin cümlesi, yuf borusu çalarak kovulur iken: Açıldı vasat… Dedi ki;

Hey methali veyahut çıkışı olmayan, tefsir tuzağına düşmeden beşerin içini ürperten, hissiz, zalim, renksiz, hülyasız, camit ve daimî Doğu Sibirya buzullarına eksi bin derecede mıhlanmış duran; kırılmaz, aşılmaz, yıkılmaz, ürkütücü, çirkin, bivefa, zendost velâkin yegâne maşuk… Ve hey, hadsiz kibri, tafrası, cilası ile ihanete muhtelif kılıflar uydurmakta beis görmeyerek feraset ve derin manayı bir kalemde terk eden malum hadiselerin müsebbibi, sadakat yoksulu… Hangi cezanın talibisin? Kabir suali vakti çattığında, kayyunu katipleri dizmeyecek mi amellerini sanırsın? Velev ki sahipsizmiş muamelesi ile hor görülüp cebir ile talim ettirilse de her daim, uçurumdan aşağı sarkan bir solucanın kusmuğuyla kıskıvrak yakalayıp kanını emdiği bir hayvan misali şaşkın, naçar velâkin cezayı hak etmiş olsa da kurbanın… her bir inin cinin, küliyatın ve alemlerin sahibinin, en güzel lâkin ürkütücü isimlerin de sahibinin, kül kulların da sahibi olduğunu bilmez misin? ‘’

Kaç yıl geçti bunları yazalı? Uzun mu kısa mı yıllar? Yılların kimi diğerine göre daha uzun olabilir mi? Mesela günler gibi. Haziran 21’den sonra ekinoksun ardından günler geceleri ele geçirir ya hani bir süreliğine… Ve dualist felsefeye itibarını iadede katıyetle geç kalmayan, 21 Aralık’ta bu kez de gecelerin rövanşı almasını sağlar ve eşitlenir ya her şey. Yani bu alemler hak yememek üstüne kurulmuştur ya Gani. Ha bugün ha yarın. Evet talip söyle ‘Hangi ceza layığıyla görür işini?’…

Yazmaya talip birinin cezası nettir: Yalnızlık. Yalnız kalmayı insan noksanlığı sananlarla haliyle burada dertleşmiyoruz. İçten içe durmadan dalgalanan bir okyanusun yalnızlığından bahsediyorum. İçi dışı bir o kadar kalabalık velakin, akranlarından sonsuza dek ayrı düşmüş…

Geçenlerde bir vesile ile kendi kendime şunu düşündüm. Bloğumu okuyanlar bilir. Bir önceki yazımda da belirttiğim üzere: Biz yazarlar genellikle uzun ve karışık cümleler ile düşünürüz. Mesela, ay bi çay mı içsem? demeyiz de: Ah şu zarif, zarif olduğu kadar ahmak, ahmak olduğu kadar korkak, korkak olduğu kadar tembel, tembel olduğu kadar yoğun, yoğun olduğu kadar boş ben, acaba bir çay mı içse? Bu hisse kimi, bir yerine kadar Oblomov Sendromu da der biliyorsunuz.

Neyse, geçenlerde ne düşündüğüme dönersek: Yazarın ne yazdığının yılı veya yılının önemi var mı? Kötü bir kitap yazacağıma hiç yazmam diye koltuklarını kabartmış gezen yazar, dayaklık mı, koyuna alınıp sarmalık mı?.. Derken, en iyisi ben şu yazı çizi işlerini bir yana  bırakayım da bir film seyredeyim dedim kendi kendime… Bu yazının konusu da oradan çıktı işte! Bizde mevzular hep derin. Hep boğucu.

Film deyince, şöyle faydalı bir bilgi de vereyim Netflix tarzı ama sadece entel dantel, alternatif sanat filmleri gösteren bir kanal var: Mubi adı. Sağolsun cânım Derwaidam Çiğdemim Toskayım sayesinde haberim oldu. Burada inanılmaz ilginç filmler var. Bazen saçma sapan da olabiliyor ama: Seç beğen al… Muhakkak şahanelere denk geliyorsunuz: Fevkaladenin fevkinde filmlere… Ve bu filmler abonelere eposta yolu ile haber veriliyor. Her film sanırım bir ay kalıyor kanalda. Sonra kuş olup uçuyor.

Neyse bu bilgiden sonra konumuza dönersek, Mubi’den gelen epostalardan birinde ne göreyim: Tarkovski, Kieslowski, Bergman, Godard ve Antonioni ile birlikte Avrupa  Sinemasının en büyüklerinden Theo Angelopoulos’un Tanrının sessizliği gözbebeğimizi dağlarken Rilke’nin Duino Ağıtları’ndan ‘Kim duyar, ses etsem, melekler katından!’ dizeleriyle insan evladının isyanını dile getirdiği ‘Sessizlik Üçlemesi’nden, (1984 tarihli Taxidi sta Kitara/Kitara’ya Yolculuk ve 1986 tarihli O melissokomos /Arıcı’nın ardından) 1988 tarihinde çektiği ve bence en muhteşem filmlerinden biri olan: Landscape in the mist/Topio stin omichli/Puslu  Manzaralar izleme listesine alınmamış mı? Farkındayım, cümle çok uzun oldu! (Bi maaşallah yaaaninizi alırım :) … Neyse… Devam ediyorum, bu filmi daha önce festivalde seyretmiştim. Lakin bir kere seyretmekle olmaz, anlaşılmaz, anlaşılamaz, vücuda zehiri geçmiştir, deva napezir’dir hatta… diyerek gönül hanemde daimi yeri olduğundan, epostayı görünce ‘oh be dedim’, iş güç/yazı çizi dursun, seyredeyim ustayı yine bi…

Bu arada: Fon müziği ‘Adagio’* da başlıbaşına bir efsanedir: Eleni Karaindraou döktürmüştür tabiri caizse, de diyeyim unutmadan. (Yazının sonuna linkini koyacağım)

Neyse açtım uygulamayı, tam televizyona aktarıcam (aktaracağım yani hehehe), başka bir film dikkatimi çekti: The Odds. Daha doğrusu tanıtım metninin başlığı ilginç geldi ‘Ergen Kumarı Yolunda Gitmezse’.. Hımm dedim, zira bu ara sık sık konuştuğumuz bir mevzuuydu: Ergen aklı! Üstelik, Cem Yılmaz da pek güzel saçmalamıştı ergen aklı konusunda. Ayağında çeşit çeşit sponsorlu Adidas’larla sosyete dergisi Hello’ya poz verdiği bir ropörtajında. Cem Y. diyordu ki: Hep çocuklara özeniyoruz. Aslında biz de o kafaya geçebiliriz. O rahatlığa, endişesizliğe ve merak duygusuna çok ihtiyacımız var. Ergen kafasında olmak iyi bir şey, küçümsenmemesi lazım. İnşallah hep ergen kafasında kalırım ve hiç ‘ermem’; kendimi tamamen hissetmem. Hissedersem gelişemem zaten…’

Bendeniz cennet kuşu bazı metinlere, resim veya fotoğraf muamelesi yapmayı adet edinmişimdir. Bu da onlardan biriydi. Adam önce çocuklara özenmek diyor ve ardından ergenlikle ilgili konuşmaya başlıyor. Sanki, çocuklukla ergenlik aynı şeymiş gibi diye düşünürken, aynı zamanda, ergenliğin ne menem ve hatta çocukluktan nasıl da apayrı, son derece kıyıcı, can alıcı ve zorlayıcı bir şey… insan hayatının tüm zamanlarından, nasıl da apayrı bir zaman dilimi olduğu aklıma geldi ister istemez. Zira, çocuk masumdur. (Sineklerin Tanrısı’ndakiler de ergendi dikkat ederseniz) Henüz o menem hormonlarla tanışmamış, para, pul, zafer, kayıp, başarı vs kelimelerinin gerçek yüzleriyle haşır neşir olmamıştır pek. Lakin ergenlikte; yani, hormonların alttan üstten balyoz misali insanı dövdüğü, parça pincik ettiği, duygularımla mı baş edeyim şu hormonların zihnime kukuma pipime yaptıklarıyla mı diye inim inim inlediği o yaş aralığında her şey mübahtır: Kan, nefret, gözyaşı, hırs… Çocuk mu yetişkin mi olduğu bir türlü netleşmeyen ve netleşemediğinden, bu yağlı urgan üstünde bir o yana bir bu yana sallanan ergen; acımasız ve hatta düşüncesizdir. Kendine dönüktür. İşleri eskisi gibi yürütmeye heves ettiğinde, tatmin olmaz. İşin aslı, önünde yeni yeni açılan dünyanın kapılarından, o davranış kodları ile geçmesi neredeyse imkansızdır zaten. Kendisi gibi çevresinin de ondan beklentileri farklılaşmaya başlamıştır. Bu yeni dünyanın davranış kodları, kabul seramonileri, başarı kriterleri bambaşkadır. Ancak hala çocuk bir tarafı da vardır ergenin. Masumiyet işte o yerde, kıvrım kıvrım bir solucandır. Doğru yerden kesilirse daima yerine yenisi gelen ve ancak nereden kesileceği hiç de belli olmayan. Ezcümle: Kanada’da mutlu mesut liseye giden arkadaşları anlatan filmin tanıtımında bu anlatılıyordu.

Genç yüzlerin masum ifadeleri kötü niyetli davranışlarıyla kumar oynama takıntıları kontrolden çıktığı zaman katı bir tezat içine giriyor. Güçlü bir gerilim ve realist bir bağımlılık tasviri olan The Odds, her bölümünde daha fena dönemeçleriyle nefesinizi tutmanıza neden olacak.

Oha dedim! Masum yüzler, tatlış bakışların ardına gizlenen kötücül niyetler, gizli kapaklı hareketler, sinsirella durumları, gizlenen ve başka başka hallere yansıtılan duygular falan filan… Ay pek severim filmlerde! Dur ben önce bunu seyredeyim bari. Ve seyrettim de. Ergen kardeşlerimizin uçsuz bucaksız acıklı dünyaları tam da tahmin ettiğim üzere ziyadesiyle atraksiyonluydu. Aklıma bir şey geldi… Neyse! Ergenlik ve atarı illaki lisede olmuyor tabiatıyla. 20’li yaşlardakileri kibarlık ederek geçtim: Bakınız, 50’ye merdiven dayamış, şahane ve amma da başarılı, özenilesi hayatlı, pek zeki espirili, mutluş tatlış Cem Beyler!

Sonra, esas heveslendiğim filmi izledim. Bir günde, sabahtan başlayıp 4-5 film seyrettiğim eski günlerimdeki gibi… Karşılaştırmalı edebiyat gibi, karşılaştırmalı şiirsel dil teknikleri, sinemada varoluşun farklı tezahürleri falan. Angelopoulos ne kadar Brechtvari havada, Nuri Bilge Ceylangillerin ataları olarak foto/ğrafik karelerle taçlandırarak şiirsel bir dille anamızı bellediyse, The Odds’un yönetmeni Simon Davidson da ringin tam aksi köşesinden paldır küldür, hiç oyuna falan girmeden gözümüze sokuyordu olan biteni. Angelopoulos, babasını yani Tanrısını arayan çocuklarına destek olarak eşcinsel bir yeniyetmeyi gönderiyordu. Ne manidardır ki, askere gitmeyi reddeden ve Voula’nın ilk aşkı olacak bu motosikletli gencin adı: Orestes’tir. Erkek çocuğunun bilinçli veya bilinçdışı olarak öz annesini öldürme isteğine Orestes Kompleksi dendiğini hatırlatmama gerek var mı bilmiyorum! Neyse… Orestes’in Voula’nın kendine aşık olduğunu anladığı anda söylediği bir cümle var ki, peh peh yani: Little loner, that’s the way it is the first time/Küçük Loner, ilk seferde olması gereken bu… Ne diiiim bilemiyorum.

Allah’tan nerede ne söyleyeceğini bilen roman kahramanları var da, benim gibiler böyle tutukluk yapınca hemen imdada yetişiyorlar. Başlangıçtaki paragraf Ses kitabımın yazarı Talat Kavak’tandı. Bakın Talat Kavak sözlerine nasıl devam etmiş kitabın bir yerinde:

‘Vazıh ve mestur sayısız giriş ve çıkışı olan, kapıyı hep aralık bırakan, ağdalı, çengelli, ağlı, oltalı, nazlı, cömert bir kadın denli bereketli, sıcacık, ferahlatan, azgın, delişmen, cilveli kelimeler salım salım salındı cümlelerde.

Ve azat etti canan: Uzak, tesirsiz, noksan, kapalı, fakir kelimelerin kilit taşını söktü ve zülfüyâre dokundu yüreğindeki safderun ses ile…

Ve bu hasbihâl ile kelimelerin Çin Seddi yıkıldı; vüsatı ikiye taksim eden evladiyelik asa, ortasından kırıldı. Her ahvalden agâh olan nakkaş, istiva hattındaki kalemkâra aşk ile el verdi. Kurak iklimlerde boylu boyunca uzanan, kuru, sert, çatlak ve ekilemeyen, ekilse de hasatta verimsiz olacağı aşikâr topraklar misali üremeye, üretmeye kapalı kelimelerin yerleştiği vasat cümleler dile düştü. Sihirli bir dokunuşla uyandırıldı nadastan.’

Talat K. beyefendiye teşekkür ederek ve nadastan uyandırılmayı dileyerek Orestes’in Voula’ya söylediği o cümleye ergen kafasıyla :) ben de bir ek yapayım izninizle: Bu işler daima böyle olur. İlk veya son diye bir şey yoktur Voula’cığım… Yani ikimizin de adı V harfi ile başlıyor yakın gördüm diye söylüyorum. Yoksa hayatta karışmam aşk meşk meselelerine…

Öğüt faslını hızlıca geçerek konumuza dönersek: Kaybolan insan, iki filmde de farklı tarzlarda işlenmiş demiştim. Tabii ki  Angelopoulos’un simgesel anlatımı ile ilgili yaz yaz bitmez bir film Puslu  Manzaralar. Denizden çıkan işaret parmağı kırık el heykelinin Stalin’e ait olması. Tanrının gözyaşlarını simgeleyerekten havanın sürekli yağmurlu oluşu… Voula’nın kamyoncu tarafından tecavüze uğraması ve bağıra çağıra ablasını arayan Alexander’in korkusuna ve Voula’nın bacaklarından akan kana rağmen, anayol trafiğinin son derece normal akışında ilerlemesi… Karın yağdığı sahne…

Ve Voula’nın babasına yazdığı mektup:

Sevgili babacığım,

Sana yazıyoruz çünkü gelip seni bulmaya karar verdik. Seni hiç görmedik ve seni özlüyoruz. Hep senin hakkında konuşuyoruz. Ayrıldığımız için annem çok üzülecek. Onu derinden seviyoruz, sakın sevmediğimizi düşünme ama hiçbir şeyi anlamıyor. Senin nasıl göründüğünü bilmiyoruz. Alexander bir sürü şey söylüyor. Seni rüyasında görüyor. Seni çok özlüyoruz. Bazen okuldan eve giderken peşimden ayak sesleri duyduğumu zannediyorum, senin ayak seslerini… Dönüp baktığımda ise orada hiç kimsecikler olmuyor. Sonra, kendimi yalnız hissediyorum. Sana engel olmak istemiyoruz. Sadece seni tanımak istiyoruz, sonra geri döneceğiz. Bize cevap yazarsan tren sesiyle yap: tatan… tatan… tatan… tatan… işte buradayım, seni bekliyorum… tatan… tatan…’

Herkes bir yanıt bekliyor: Ama herkes… Herkes birine soruyor. Voula babasına sormuş. Angelopoulos da Voula yoluyla Tanrı’ya: Bize yanıt ver!!! Tatan.. Olur. Dütdüüüüt… Olur. Vınnn vıınn. Olur. Ding dong. Olur. Yeter ki, bize bir şekilde yanıt ver. Naaaapıyoruz biz burada? Nereye gidiyoruz? Bunlar ne karışık işler/hisler… Falan!!! Kimle konuşsam herkesin aklında deli sorular var bu ara. Yanıtları aramaktan ziyade doğru cevabın ne olduğunu bilip bilmemekten müzdariplik had safhada üstelik.  Mesaj alıcının kapasitesi kadarsa, ya alıcı mesajı başka tarafından anlıyorsa? Ya mesaj sandığı şey masajsa? Ortada sadece bir harf hatası varsa….. Talat Kavak da kitapta kendi kendine sormuş. Ben de size sorayım.

Ve…

‘’Bir hiç iken; sessiz, kör, sağır ve kızgın anlatıcıya dönüşen.

Sen: Sessizi, körü, sağırı ve kızgını anlatan sessiz, kör ve sağır sen…

Sen nidası hasretle tutuşan.

Sen hangi cezanın talibisin?’’

Ergen atarına dönersek, hastalıklı bir şey insan olmak. Hakikaten defolu varlıklar olduğumuzdan bu gezegene tıkıldığımızı düşünüyorum. Dünya hapishanesi meselesi yani. Ergenlik de bu defoların en yoğun yaşandığı yaşlar. İşte bu yüzden, ergenliğe talipseniz ve sizi çekecek, derdinize derman olacak anlayışta birileri yoksa çevrenizde, işiniz zor. Herkes bir Cem Yılmaz lüks kelebeği değil sonuçta!!!! Ben mesela asla o yaşlarıma dönmek istemezdim. Çünkü bizim evde daimi bir ergen olan babam ve avenesi annem vardı. Ve hepimiz onların yetişkinliğe geçeceği günlerin hasretiyle büyüyorduk. Büyüdük de…

Madem böyle bitirdik: Her kadehimiz: ‘Kurduğumuz tüm hayallere rağmen değişmeyen dünya şerefine’ (Ulis’in Bakışı) olsun mu artık?! Olsun be…

Yazmaya devam… Yani!!!

The Odds - Simon Davidson

rel=”attachment wp-att-699″> The Odds – Simon Davidson[/caption]
Sessizlik Üçlemesi Filmleri

Sessizlik Üçlemesi Filmleri
Landscape in the mist / Topio skin omichli / Puslu Manzaralar

=”attachment wp-att-701″> Landscape in the mist / Topio skin omichli / Puslu Manzaralar

[/caption]

Theo Angelopoulos / Puslu Manzaralar Theo Angelopoulos / Puslu Manzaralar

Buyrunuz efenim filmin şahane müziği

*https://youtu.be/jAb5SdJ1uGo

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Derin Mevzuular!

Hayat garip. Sürprizli olduğu kadar ilginç de. Konumuz dışı ilginçliklerini şimdilik bir kenara bırakıp zihnimdeki fikirleri zıplatarak ana hattan sapmadan yazımın esas konusuna girmeyi başarmak istiyorum bu kez. İnşallahJİşte bu yüzden oyunlu bir giriş yapmadım. Çok düz yazacağım. Yıllar önce okuduğum bir hikaye vardı. Adı: Mantıkut-Tayr (Kuş Dili/Kuşlar Meclisi)… Yazarı Ferideddin Attar* 4742 beyitten oluşan mesnevi tarzındaki eserin esas konusu, Ahmed-i Gazali’nin Risalet-üt-Tayr’ından alınma. Hüthüt kuşunun liderliğinde, Kral Simurg’u yani Zümrüdü Anka kuşunu (Phonex’i) aramaya çıkan kuşların hikayesini anlatıyor.

Özetlersem: Hüthüt Kuşu (Hudhud, hudhud kuşu, çavuş kuşu) önderliğindeki envai çeşit kuş, 7 dağı (7 dağ, tekamülün aşamalarını simgeliyor tahmin edersiniz ki) aşıp Kaf dağına ulaşacak ve tüm kuşların kralı/kraliçesi o şahane Simurg ile tanışacaklardır. Onu bulduktan sonra da padişahları yapacaklardır. Çünkü Hüthüt kuşuna göre Simurg, tüm kuşların padişahı ve Tanrısıdır. Hüthüt Kuşu binbir çaba sonrası kuşları bir araya toplamayı başarır. Ancak yol uzun ve meşakkatlidir. Kaf Dağına Simurg’u aramaya giden kuşların çoğu bir şekilde yolculuğunu sonlandırır. Kimi yolda kaybolur, kimi korkar devam etmek istemez, kimi yanlış yöne sarpar, kimi inancını kaybeder, kimi geri döner…. İnsanlar gibi kuşlar da keçiboynuzu çekirdekleri misali eşit ağırlıkta olmadığından, geriye sadece 30 kuş kalır. Simurg kelimesinin Farsça’da 30 Kuş anlamına geldiğini de söyleyeyim. Nihayetinde, 30 kuş Kaf Dağına ulaşır. Dağ, önce geri dönmelerini ister. Onlara kendini hemen açmaz. Ancak bakar ki ısrar ediyorlar, tüm perdelerini çeker ve onları içeri alır. Kendini gösterir. Ve orada tüm kuşlar Simurg ile tanışır. Simurg nasıl bir kuştur, kitabın sonunu anlatmış olmamak için buraya yazmayacağım ama, çok merak edenler için yazımın sonuna sevdiğim bazı bölümler ile o sayfaları da koyacağım. (Yazımın sonunda Simurg efsanesinin temelini de yazacağım meraklıları için)

Mantıkut-Tayr’ın yazarı, şair ve mutasavvıf Ferideddin Attar hakkında bilgi az. Nişabur doğumlu Attar, değişik alanlarda eğitim almış son derece bilgili bir aktarın yani o zamanların eczacısının oğluydu.  Baba mesleğini devraldığı için Nişabur’un Attar’ı olarak tanınıyordu. Mevlana’nın ‘bilginlerin sultanı’ olarak tanınan babası Baha Veled’in ‘Yüce Attar’ adıyla çağırdığı çok değerli bir tasavvuf ehli olduğu biliniyor. Bilgeliği ve görüşündeki derinlik hakkında anlatılan bir hikaye var. Attar bir gün yolda babası Baha Veled ile yürüyen Mevlana’yı görünce  ‘Tanrıya hamd olsun. İşte büyük bir nehir, arkasından kudretli bir okyanusu sürükleyerek geliyor’ dediği rivayet edilir. Pek velûd bir mutasavvıf olan Attar, Mevlana’nın içindeki yüce ruhu ve dehayı daha minik bir çocukken görmekle kalmamış elbet. Bakın, bizlere de nasıl bir öğüt veriyor. İnsan diyor Attar, dört şeyden temizlenmeli: Dilini gıybetten, kalbini kıskançlıktan, midesini haram lokmadan ve davranışlarını riyadan. Mevlana’nın fikir babası ve sufi geleneğinin öncülerinden Attar, Hallac-ı Mansur’un dile getirdiği Vahdet-i Vücud fikrini savunan bir sufi. Attar, Mantıkut-Tayr’ı 1177 yılında yazmış. Kensisi için ‘pek velûd’ demem boşuna değil. Sufizmle ilgili yazdığı daha pek çok eseri var. Linkini yazının sonunda vereceğim. Merak eden bakabilir. Bu eserlerden Esrârnâme’yi Mevlana elinden düşürmezmiş. Ancak düşünceleri yüzünden Hallac-ı Mansur gibi Attar’ın da  başına gelmeyen kalmamış. Dinsizlikle suçlanıp elinden malı mülkü alınmış. Her şeyini kaybedip kaçmak zorunda kalmış. Yıllar sonra Nişabur’a geriye döndüğünde ise Moğolların elinde bir kılıç darbesi ile can vermiş!

Sanırım bu kadar metihden sonra, kitabı alıp okumak isteyenler olacaktır ki kesin okunmalı dediklerim arasında yer alıyor. Buraya nereden geldim. Bizim cenahta mevzuular daima gayet derin tarafa doğru açılır. Sığ sular meşakkatli bulunmadığından olsa gerek, kolaya kaçmamak adettendir, desem yalan olmaz. Bu da bir kendini beğenmişlik sayılır mı tabii, vallahi onu bilemiyorum. Ancak sanırım Attar da bu kafada bir ruh. Bakın duasında ne demiş: Ey derdime derman olan Allah’ım! Kafire küfür gerek, dindara din. Attar’ın gönlüne ise derdinden bir zerre….

Bazen insan kendini kendi yapan çok değerli şeyleri, yenilgiyi zarafetle kabul eden general edasıyla üstelik, unutabiliyor. Daha da fenası bu değerli şeylerin varlığı bir şekilde törpülendiğinden gücü hakkında şüpheye düşebiliyor. Sonunda da o çok özel değerler hiç yokmuş gibi davranmaya başlıyor. Ta ki tekrar hatırlatılana değin…  Bu yüzden Kuşlar Meclisi’nin hikayesini tekrar hatırlamam gerekiyormuş. Bu hatırlatma başıma iki kez geldi. İlkinde 2014 ylında Yeni Cadde’deki kitapçıda animasyon ve manga kitaplarının arasında kaybolmuşken karşıma çıktı zatları!  Üstelik; Pek ünlü Çek illüstratör ve yazar Peter Sis’in şahane çizimleri ile… Kapağını kaldırdıktan sonra gördüklerimin ardından kitabı almak şart olmuştu. Aldığım günden beri salondaki orta sehpada duran kitapların en değerlileri arasındadır.

İkincisi ise, çocuklar için yapılması hedeflenen bir iş vesilesi ile karşıma çıkartıldı. Daha ilginci, tam da bu yazıya, farklı girişli bir versiyonu ile devam edecekken… Çok alakasız ya da duruma göre pek alakalı bir yerde üstelik. Bu tür karşılaşmalara sıradan muamelesi yapmamayı teee zamanında öğrendiğimden, hemen cânım ahretliğim Şehnaz’a anlattım. (Teşekkür için yazının sonuna muhteşem sesiyle icra ettiği bir şarkıyı ekleyeceğim)** Böyleyken böyle, şöyleyken de şöyle oldu, böyle ise demek ki şöyledir, şöyle ise kesin öyledir… diye kendimce pek itinalı irdeliyorken, mevzuuyu öyle hassas bir yerinden tutarak gayet farklı bir bakış açısı ile tıpkı sihirli bir halı gibi önüme sererken:  Dikkatini ihtimallere vermek, dedi, çok tüketici bir süreç. İnsan kalbini, tıpkı yıllanmaya değer bir peynir gibi balmumu ile sarmalı, korumalı. Vay be dedim. Star Wars’ın Jedi olduğuna kalıbımı basacağım naçizane karakterlerinden Han Solo da filmde, hem de koskocaman bir göktaşı üstüne doğru gelirken ‘Bana asla ihtimallerden bahsetme’ demiyor muydu! Mesajlar yağmur, ben de şemsiyesiz ortada kalmışım. Taneler kafama pıt pıt düşüyor. Yani şu hayatta düşmek bir su damlasının kaderi ise… Ha yani o zaman  mesele düşmek değil, dedim kendi kendime. Şemsiyesiz olduğumdan kafama yağan su damlasını düşünürken buldum kendimiJ

‘O muhteşem yerçekimiyle inatlaşmanın naçar bir çaba olduğu bilgisiyle, milyonlarca mini yağmur damlasından biri olarak başka çaren de yoktur zaten bırakırsın kendini kısmetin neresiyse düşeceğin yere. Düşüşün bile yaşamın sıradanlığı içinde bambaşka bir deneyim olduğunu bir an dahi düşünüp keyif almadan üstelik: Dan diye! Daaaaann diye! Dan dan dan diye! Seç, beğen, al: Senin dandini dastanan, ya da uyan şu uykudan: Dan’ın hangisi? Hatta bazen o kadar sık tökezlersin ki bir düşme uzmanı olur, nasıl az hasarla düşülür dersleri verecek konuma gelebilir, süzülmeyi öğrenirsin tıpkı bir kuşun eminliğinde. Demek ki: Güvenmek lazım evrenin efendisinin levi mahfuzda uygun gördüğü sürece.’ Diye düşünürken (Biz yazarlar daima böyle uzun ve karışık cümleler kurarak içimizden düşünürüz! Hehehe…)

Aynı anda içimden dedim ki:

Ancakkkk…. Belki de işin özü, nasıl düştüğümüzde değil kalkarken nasıl kalktığımızdadır. Çokça korkmuş, kalp atışlarımızın uğultusu tüm duygularımızı felce uğratacak kadar yüksek, bir daha asla toparlayamayacağımızı düşünüp kurtulma telaşına düşmüşken dahi vicdanımızın sesine daima kulaklarımız açık; birisine/birilerine zarar vermeden, çalmadan, çırpmadan, hak yemeden, ah almadan bulunduğumuz kötü durumdan çıkıp tekrar ayağa kalkmak: En zoru değil mi? İnsan hangi şiddette düşmüş olursa olsun onuruyla doğrulmayı bir kez öğrendi mi, değmeyin o keyifeJHep de düşülmez zira. Düz yürünür. Tepelere hatta dağlara, zirvelere falan çıkılır. (Zirve konusu ile ilgili de bence bir yazı yazmalıyım. Neyse.) Duraksanır. Durduğun yere bayılıp manzaraya karşı keyif bile yapılır. Denize bakılır. Ve işin doğrusu insanın aklında hep nasıl kalktığı vardır aslında. Gönlü mutmain ise: Yürünen yol da, durulan manzara da, çıkılan zirve de başka bir keyiflidir zira.

Yere düşen damlacığın akıbetini hepimiz bilyoruz. Buhar olur ve geldiği ilk bulut olmasa da başka bir buluta geri döner. Sonra hava soğur, ısınır, yağmur olur daha da güzeli kar, pek sevmem dolu olarak yeri tekrar öper. Küçücük ve masum bir damlacık bile evrendeki çevrime bu denli uyum gösterirken bizim de yapacağımız en güzel hareket, oluşa uyumlanmak olmalı, diye düşünüyorum.

Bir de şu mesele var: Masum acımasızdır. Yaaaa… Evet sayın seyirciler. Ayağa kalkarken canını yaktığınız bir hakiki masum varsa, affedilmeyi katiyen beklemeyin derim. Bu benim uydurduğum bir şey değil. Psikoloji kitaplarında da sıkça geçer. Hatta aile dizimi kitaplarında da okumuşluğum vardır bu tarzda bir psikoloji ile ilgili yorumları: Haklının zulmü, gibi bir şey. Boş bulundun bir hata yaptın diyelim, oh yakaladı mı seni ince yerinden: Yer bitirir. Hak iddia eder. Sittin sene affına mazhar olamayabilirsin hatta. Ve daha da beteri, hiç olmayacak şeylerde tutturup hayatını zindana çevirtecek kararlar almana da sebep verebilir. Neymiş, en az hak yemek kadar önemli bir husus da, sinirlere hakimiyetmiş JKıyma makinesine dönüşmeden… Bir yağmur damlası iseniz dahi önüne kattığı her şeyi yıkan bir selin parçası olmadan! Yani…

Bu vesile ile diyeyim de içimde kalmasın. Hayat bir üstünlük kurma yarışına dönüştüğünde bu aşkta da olabilir; akrabalık, kardeşlik,  arkadaşlık ve dostlukta da… Bitmeye mahkum bir ilişki çeşidi de başlamıştır. Yarışların birincisi olur: Evet! Ancak tam tersi, içinde sevginin herhangi bir çeşidini barındıran ilişkilerin ise: Hayır. Ve tabii ki, anlaşma ve uyumla, birbirini yargılamadan ilerlemek bir yarışın içinde barındırdığı agresif duyguları ve adrenalini hissettirmese de, uzun vadede daha kalıcı ve daha doyurucu bir ilişkiye dönüşme ihtimali çok daha yüksek… tir bana göre. Büyümüşüm galiba ben bir ara. Yazıyı yazarken hissettim.

(yine bana göre) Üstünlük kurmak ezmek de demektir. Bir ilişkide birinci gelen varsa, 2. 3. ve hatta 4. gelen bile var demektir. Yani demem o ki; en sıkıldığım ilişkiler, işte bu en birincileri içlerinde çokça barındıran ilişkiler. Bana sevgisiz ve masumiyetini yitirmiş geliyor böylesine yakınlıklar. Dolayısı ile aksi gerekmedikçe, tüm birincilikleri herkese bırakıp az ve sade sakin insanlarla yolun getirdiklerinin keyiflerine ve hatta sürprizlerine açık ilerlemeyi seçenlerdenim. Deformatif olarak bünyede yer eden vesveseye dair hayatıma ekstradan dahil olma ihtimali olan ne varsa, uzağımda olması benim iç huzurumun da artması demek.

Başta dediğim gibi bu bilgi bende vardı. Sadece hatırlamak gerekiyordu galiba. Kuşlar Meclisi işte buna vesile oldu. Aslında bunları çok erken bir yaşta öğrenmiştim. O yaşımda hiç beklemediğim bir şekilde olaylar ilerlerken bir sürü şey öğrenmiştim. Ama en önemlisi sonrasında yaşadıklarımdı galiba. Ne öğrendin derseniz: Yalnız hissetmenin bedenen yalnızlıkla ilgisi olmadığını. Şaşkınlığın, tıpkı bir kımıl zararlısı gibi içe atılan bir kemirgen olduğunu! Dikkatini her hangi bir ihtimale hak ettiğinden fazla yöneltmeden hayatın akışına uymanın, sakince işine bakmanın ve bunu efendice yapabilmenin aslında nasıl da önemli bir tekamül parçası olduğunu… Durmanın, beklemenin, sadece beklemenin bile ne kadar zorlu olabileceğini. İşine bakmanın ve işini en mükemmel şekilde yapmanın hayat kurtarıcı olabileceğini. Dost dediklerin arasında hakikatlilerin varlığının en büyk zenginliklerden olduğunu… Falan! Ve üstelik bunları öğrendiğimde tam da 27 yaşındaydım! Hatırlamam gereken buydu işte Kuşlar Meclisi tekrar önüme çıkageldiğinde. Dönüp tam da o yıla bakmak:

Efsanevi oyuncuların, şarkıcıların, Rock yıldızlarının öldüğü o ilginç yaşa, benimse hayatıma sil baştan yeniden sahip çıktığım o yaşa. Tam da hayallerin en güzel yerindeyken…  Paramparça olurken geleceğe dair tüm hevesler, tüm resimler… Hepsini itina ve sevgiyle tek tek yenileriyle değiştirmeyi!.. Konfor alanımı oluşturan eski ve tanıdık ne varsa umuda ve yaşam sevincine dair, zorla alınsa da elimden yeniye yer açması için bir vesile olarak kabul etmeyi. Zamanın bir silindir gibi her şeyi ezip geçtiğini… Kimilerinin çok daha ağır ve tüketici deneyimler yaşadığını. Şükretmenin hayatın en önemli içsel değerlerinden biri olduğunu… Öğrendiğim yaşa. Dönüşmeye başlamamın, Osmanlıca’da tahavvül etmek deniyor: İşte o yaşa.

Çok ilginç bir şey düşündüm şimdi yazarken. Bunları tam içselleştirdim mi? İnsanı beşer, yeri gelir şaşar, yeri gelir aşar, durumları arasında sallanıp duruyorum herkes gibi ben de elbette. Ama böyle biriyle tanışsaydım, onu asla denemezdim. Bir insanın neler yaşadığını, neleri alt edip bu yaşına geldiğini bilmiyorsanız, yani bilmesi gereken prensibinin bir adım ötesine geçmenize izin verilmediyse hala: Ben olsam mesela o insanı denemezdim!

Kim bilir gizli gizli neler yapıyordur. En fenası da belki seni kırıp dökmeden yapmak istediğin şeyi yapman için yardım ediyordur! Onu bile bilemezsin. Ve bazen de, bir şeyden uzak durmanın onu daha çok sevmene neden olabileceğini… Hep birinci olunamayacağı gibi sonuncu da olunmayacağını. Bilemezsin işte her şeyi. Demem o ki, kendini bil, o elindeki sirke küpünü yavaşça yere bırak ve baskı altında hissettiğinde dahi efendiliğini koru, yeter. (Cümlenin orijinali Heminway üstada ait: Grace under pressure is courage/Cesaret, baskı altındaki zaferdir.)

Başa dönersek, yazımın ilk hali şu girizgahla başlıyordu:

Hayatın olağan şiddetine maruz kalmak!  Bu cümleyi çok düşündüm. Hayatın olağan şiddeti derken ne demek istediğimi açayım: Hani, o pek meşhur insanı kamil mertebesine ulaşmak….  tekamül ettirilme maksadıyla çeşitli sınavlara tabi tutulma hadisesi var ya: Konumuz o! Bu yazıyı okuyup da ‘Yoo şahsen ben hayattan hiç şiddet görmedim. Gayet minnoş tatlış davrandı bana’ diyenleriniz olabilir elbet. Lakin bazen şiddetli sevgiye maruz kalmak bile hasar verebilir insana: Dilerse şefkatiyle boğar hayat istediğini. Sıkmaaa yaa, canım acıyor der gitmek istersin. Bakmışsın o şefkatli kollar daha da sıkıyor. Hayatın uyguladığı şiddetlerin çeşitliliği konusuna gelmeden, şiddet kelimesine biraz sevgi göstermek istiyorum. Şiddet, şedde kökenli. Osmanlı veya Arapça okuyanlar bilir, bazı kelimelerde harf tekrarı varsa o harf iki kez yazılmaz, harfin üstüne m harfine benzer bir işaret konur. Bu simge, harfin tekrarını simgelerşğhvçwaiksfaslpolgmnudveogsmgöafüwğşçiüfnJ

Ama sonra bu şekilde yazmaya devam etmekten vazgeçtim. Çok didaktik geldi gözüme. Çok planlı. Çok düşünülmüş. Bloğumun o güzelim adına uygun değil: Taze Diş Macunu! Hani sıkarsın ve geri itemezsin, fazlasıyla noksanıyla çıktığı gibi orada kalır ya. Dolayısı ile ilk hali olsaydı; spontane, aklıma estiği gibi yazılmış, seven olduğu gibi sevsin kafasında bir yazı olmayacaktı. Bu dank etti ve vazgeçtim. Şahsına münhasır olmak başka şey, tavan yapmış ego başka. Bu ikisi arasındaki ayrımı bildiğimden, sevmiyorum sahtelikleri: Ne kendimde, ne de bir başkasında. Kendi olarak, sana gelen— diye başlayan Oruç Aruoba şiirindeki gibi insanları seviyorum çünkü. Ha bir de kabalık ettiğinde özür dilemeyi bilenleri: İyi yapmış mıyım vazgeçmekle?

Güzel yazı oldu zira J

Borges’nin ‘Nişapurlu Attar bir güle baktı sessiz sözcükler söyleyerek’ şiiri ile bitirmek de pek yakıştı yazıya.

**https://www.instagram.com/p/BjyD4KyFeek/?taken-by=selalesehnazsam

*** Simurg efsanesinin temelinde güneşin bitmeyen devri sırasında her burçta her ay doğan üç yıldız ile karşılaşması ve sene boyunca 12 burçta 36 yıldız ile karşılaşması var. Bütün bu yıldızlar Simurg’un kuyruğunu teşkil ederler. Efsanevi kuş da parlaklığını bu yıldızların ışıltısından alır.

*http://feriduniattar.blogspot.com/2009/02/feridun-i-attar-kimdir.html?m=1

Feridüddin Attar’ın Mantık-üt Tayr(Kuş Dili) eserindeki Duası ise şöyledir;
“Ey Rabbim, beni yaratanım! Dünyaya geldim geleli senin sofrandan, senin ekmeğinden yiyip duruyorum… Bir kimse, birinin ekmeğinden yedi mi, ona hakkı geçer; ekmek sahibi de onun hakkına riayet eder. Ben, cömertlik denizinin sahibi olan senin ekmeğini çok yedim, hakkımı gözet.
Ey Âlemlerin Rabbi! Acizim kanlara boğuldum, karada gemi yüzdürdüm. Feryadımı duy elimden tut… Daha ne kadar sinikler gibi ellerimi başıma götürüp bekleyeyim? Bilemedim, yanıldım, sen bağışla. Şu kan ağlayan yüreğime bak, bütün bu musibetlerden sen kurtar beni.
Ey derdime derman olan Allah’ım! Kâfire küfür gerek, dindara din. Attar’ın gönlüne ise derdinden bir zerre. Şu kulağı halkalı kuluna bir zerre dert ver. Eğer senin derdin olmazsa canım ölür gider.
Varlıktan bir sermayem yok, gölge içinde kaybolmuş bir zerreyim. Karanlıklar içinde kayboldum, bir nur yolla, kimsem yok benim, yardımcım sen ol”

Peter Sis-Kuşlar Meclisi

in-mevzuular/fullsizerender-2/” rel=”attachment wp-att-682″> Peter Sis-Kuşlar Meclisi

[/caption]

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Garipliklere Düşkünlüğümün Kısa Tarihi 1

‘GARİPLİKLERE DÜŞKÜNLÜĞÜMÜN KISA TARİHİ 1 başlığı altında okuyacağınız yazımı, XMAG dergisinin ilk sayısı için yazdım. Meraklıları için yazının orijinalinin linki şöyle efenim: xmag.space

İncelerseniz seveceğinizi düşünüyorum. Ayrıyeten: Tüm emeği geçenlere, bendeniz de dahil, bol bol okuyucu diliyorum.  Nice yayınlara…’

Her zamanki gibi yazmalara doyamadığımdan, orijinal metine bir girizgah ekledim. Birazdan dergideki halini okumaya başlayacağınız yazımın sonunda bahsettiğim Nurdan Gürbilek’in ‘Benden Önce Bir Başkası’ adlı kitabında da anlattığı gibi, sanatın her dalında, kendinden sonraki yazarlara ilham kaynağı olmuş yazarlar var: Yaratıcılığı büyüten o bambaşka kafaları çözen, yepyeni ve bambaşka kafaların ataları…   İnsanların dışarıdan göründükleri gibi olmadıklarını, derinlerindeki mezbelelik ve bataklıklarında saklı gerçekleri, bir tül perdesi gibi bulutlandıran sahte görüntü ve  detayların itici güçleriyle hayatlarını nasıl sürdürdüklerini, kararlarını verirken nelerce tetiklendiklerini anlayan, çözen, bağlayan ve dahası kanata kanata iyileştiren bu öncü sanat insanlarını, saygıyla selamlıyorum.

Ayırdında olalım ya da olmayalım, merhemi kişişel tarihimizde saklı bir temeli var, yapıp ettiğimiz her şeyin. Yediğimiz her haltın.. Hatta, aile köklerimize. Daha da ileriye gidersek, insanlık tarihine kadar gidiyor mesele… Farkındalık dediğimiz de, neyi neden yaptığımızı, zayıflıklıklarımızı, gücümüzü, irademizi nasıl ortaya koyduğumuzun ayırdında olarak, yola devam edebilme dirayetine sahip olmak sanırım. Bunun için insanın kendisi ve davranışları hakkında kafa yorması gerekiyor. İçindeki volkan püskürmeden sakinleşerek başkalarını kıyma makinesi gibi ezip geçmeden önce bi’soluklanıp kendini anlamaya çalışması falan. Ha bazen de başkalarına zarar verdiğimizi sanırken kendimizi nasıl harcadığımızı da göremeyiz ya! O başka bir konu.

Neyse, işte sanatçı denilen varlık da –havalı görünüyor diye bu işe soyunan ve bir sosyal zümreye ait olduğundan dolayı gazlanan arkadaşlar benim için bu tanıma dahil değil- içlerindeki, Almanca’da doppelganger adı verilen kötü gölgeleri ile tanışmış ve yüzleşmiş olanlardan, yani her türden insanlık halinin dibine kadar bata çıka ilerleyen, duran, kasan, kesen, yuvarlananlardan çıkıyor haliyle. Konfor alanının minnoş rahatlığında tatlış hafta sonu kaçamakları ile hiçbir şeyi zorlamadan mutlu mesut takılırken zor zira derinleşebilmek. Biraz başka başka hislerle hemhal olmak gerekiyor. Üstünde sallandığın salıncağın sallanma hızından ipinin kopuvermesi, küt diye yeri boylamak, yere yapışmışken bir de salıncağın selesinden kıçına şaplak yiyip tekrar yeri öpmek: Hayatın şakası bol. Dolayısı da örnekler de bol. İşin gerçeği bu bulantı veren hislerle başetmeye çalışırken kimi kulağını kesiyor, kimi karısının alnına bir elma koyup vuruyor, öteki cebinde taşlarla dereye dalıyor. Çünkü insanın kendisi ile hesaplaşırken, bir yandan içindeki kötü gölgeyi tüm çıplaklığı ile görürken öte yandan da dünyada olan bitenlere ve sıradanlıklara ve dayatılan genel geçer her şeye tahammül edebilmesi çok zor!  Derinleştikçe devreler yanıyor, yanarken de: Çığlık, kusmuk, neşe topu, hırs yumağı, vesvese düğümü tadında pek çok farklı anlayış ve disiplinde sanat eserleri olarak  dönüşerek dışavurulmaları son derece tabii  ve gerekli de oluyor.  Yoksa: Gümmm! Pat! Çat! Dan! Haşırt! Bu yüzden garip görülen ne varsa, sanatçıların içlerinden püsküren çığlıklar olarak görüldüğünde, Edvard Munch’ın Çığlık tablosunda da net olarak resimlediği gibi, yakın hissetmemek ve içinde aynı coşkuyla o feryadı dışa vurmamak… Bazen renklerle, bazen yazıyla, bazen müzikle… Listeyi siz tamamlayın: Yaşarken ölmek demek! Hülasa, gariplikleri ve dahi müssebbibi olanları pek severim. Onlarsız bir dünya çok sıkıcı olurdu. Kom :)

GARİPLİKLERE DÜŞKÜNLÜĞÜMÜN KISA TARİHİ 1

Animasyonları neden bu kadar seviyorum diye düşündüm geçen hafta. O kadar yazı, çizi işi arasında  bir animasyon projesi gelince içimde hissettiğim ‘Hohoyt’ başlıklı his belki de bunu düşünmeme neden oldu. Animasyonların o hayalgücünün sınırsız dışavurumunu sağlayan teknik olanakları küçüklüğümden beri cezbedici gelmiştir. Sanırım bu cezbolma hali genetik de, zira üniversite yıllarımda yazın bir İzmir tatilinde annem, ben ve erkek kardeşimi televizyonda huşu içinde çizgi film seyrederken basan teyzemin, ailece çatlaksınız siz başka film mi kalmadı, diyerek televizyonu kapamasından sonra çıkan patırtıya bakarsak: Aha işte kanıtlar…

Animasyonlara gelmeden, uzun bir yol izliyor aslında çizerler. Anormal gibi görünen şeylerin aslında normal görünenin gerçek yansıması olduğunu  anlamamıza hizmet eden temel sanat dallarından biri tabii ki resim: Tüm çizgilerin atası!

İllüstrasyonlar da, dünyayı renk ve çizgilerle tanımlayan ve böyle çalışan kafaların devamı.  Bilim kurgu kitaplarının kapakları, çizgi romanlar, 1884 yılında doğan karikatürist Frank Rudolph Paul mesela bu isimlerin en afili eskilerinden.

2015 Art Basel Hong Kong’da tekrar sergilenen eserleri ile 1936 Tokyo doğumlu  Keiichi Taanami…

Christian Rex van Minnen, Glazed and Confused ismiyle 2014 yılında Kopenhag’da açtığı sergideki işleri… Evde salona koyar mısınız bilemem ama baktıkça kendine baktıran çalışmalardan.

Mesela: Miss Van & Olek… Mayıs 2014’te Londra’da StolenSpace Galeri’deki sergisi.

Ve son keşiflerimden (bazıları ay sen onu yeni mi şey ettin diyebilir! Desinler, değişememmmm desinlerrrr konuyu saptırmayalım…) : Nicola Alessandrini…

Tüm bu isimlerin sayıları oldukça fazla büyük büyük ataları da var: 1450 yılı dolaylarında doğduğu düşünülen  yaşamıyla ilgili pek bilgi olmasa da  hayatı boyunca doğduğu şehrin dışına çıkmadığı sanılan, dedesi, babası ve iki amcası dahil herkesin ressam olduğu bir aileye mensup Hollandalı ressam Hieronymus Bosch mesela.

Gerçeküstü bir yaklaşımla, çirkin ve gülünç anlatım şekilleri ile çizdiği ve insanlığın kötülüğünü, küçük akıllılığını nefis detaylar eşliğinde, nefret ve acı  alaycılıkla bir arada ortaya döktüğü fantastik görünümlü şahane resimlerinden, ben ve yüz binlercesi gibi,  zamanın İspanya Kralı Felippe II’nin de bulunduğu pek çok insan etkilemiş.  Hatta Kral Felipe II, Escorial Sarayı’ndaki yatak odasına ‘Başlıca Kötü Huylar’ tablosunu asacak kadar ressamın hayranıymış. Yolunuz düşerse: ‘Deliliğin Tedavisi’ ve ‘Saman Arabası’ ile ‘Zevkler Bahçesi’ resimleri Madrit’teki Prado Müzesi’nde… Son eserlerinden biri olduğu sanılan ‘Müsrif Çocuk’ ise Rotterdam’daki Boymans Müzesi’nde bizleri bekliyor.

Bosch’un resimlerindeki, fantastik düşünce dünyası ve rüyalar cehenneminden gelme canavarların bolluğu, Pieter Huys’dan Jan de Cock ve Pieter Brugel’e ve hatta günümüzdeki pek çok sanatçıya esin kaynağı olmuş… Tıpkı Nurdan Gürbilek’in edebiyattaki esinlenme ve etkilenmeleri anlatmak için yazdığı ‘Benden Önce Bir Başkası’ kitabında olduğu gibi,  resimden illüstrasyona gelene dek bir çok sanatçı birbirinden etkileniyor haliyle. Pastij eskisi gibi bir öğrenme şekli olarak kabul ediliyor mu resimde emin değilim ama esinlenme kati surette , ilerici kafaları geliştiren ve daha iyi eserler ortaya koymalarını sağlayan bir etkilenme biçimi, diye düşünüyorum.

Bu arada, şimdi de bir internet dergisi okuyor olsanız da, buralarda okuduğunuz gördüğünüz her şeye bence hemen inanmayın. Gidin, görün, gezin, bakın, anlayın öyle üretin derim en bilmiş hallerimden birini takınarak. Mesela bir internet sitesinde romantik ressam diye adlandırılığını duyunca kıs kıs güldüğüm 1757’li William Blake! Aslında ondan da bahsetmeyi isterdim ancak ilk seferlik burada noktayı koyalım. Sonrasında kafamız nereye götürecek ve neler yazacağım, hep birlikte bakarız…

Yazmalara doyamayan yazardan 1 not: Bu tarz eserleri koymak için evin altına dehlizlerden yapılma bir sergi salonu açmak istiyorum. Alice Harikalar Diyarı’ndaki gibi tavşan deliğinden geçilerek gidilebilen. Sadece uyanıkken de rüya görebilmeyi başaran zihinlerin giriş şifresini bildiği…

Frank Rudolph Paul

Frank Rudolph Paul

Frank Rudolph Paul

Frank Rudolph Paul

Keiichi Taanami

Keiichi Taanami

Christian Rex van Minnen

Christian Rex van Minnen

Miss Van & Olek

Miss Van & Olek

Nicola Alessandrini

Nicola Alessandrini

Hieronymus Bosch

Hieronymus Bosch

Hieronymus Bosch

Hieronymus Bosch

William Blake

William Blake

David Munch - The Scream / Çığlık

David Munch – The Scream / Çığlık

not2: Bu yazıda hediye şarkı yok. Neden mi?  Siz olsanız hangi şarkıyı bu yazıya uygun görürdünüz, merak ediyorum? Bana yazar mısınız :) vildan.cetin@gmail.com

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Şekerci Dükkanında Unutulmuş Çocuk!

Bir yazı yazmıştım kendimce önemli bir konuda: Çok manidar bir başlığı bile vardı ve fakat sonra bir şey oldu… Kararsız kaldım yazı hakkında; ki şu narin (ve ihtilaçlı!) bünyemin neredeyse kendinden en emin olduğu konudur: Âfâki ve hususiyetle enfüsi hislerimin aksi. Bir nevi tekamül aynası: Yazdıklarım. Falan:) Kendi kendime dedim ki ‘yok ben fikrimi değiştirdim. O yazı orada demlensin. Şu anda tutturma üstüne yazmak istiyorum. İnat etme, illa ki sahip olma, illa ele geçirme ve itaat dürtüsüyle ilgili yazmalıyım’ böyle bir his işte yazmak. Duygular, fikirler, olaylar, insanlar gelir geçer. Sadece bazıları yazma isteği uyandırır. Ve illa ki çok önemli olmasına ya da günler geceler geçirmenize de gerek yoktur. Yazmak istersiniz. Tıpki bir bağımlı gibi: Duramazsınız. Yazma keşi… keşmekeşi, en büyük bağımlılık! ve, deva napezir cinsinden bir hastalık! Varsın benim de defom bu olsun. Hakiki tarafından halis mulis, hesapsız kitapsız seven, her hale razı zaten! Derdimize deva, sevgimize layık olanlar da öylesi değil mi zaten hey dostlar: Zira ‘Sevgilinin yaptığı her şey, sevgilidir*’… Stratejistleri, ince hesap uzmanlarını şöyle kenara alalım. Kumlarında oynamaya devam etsinler:)

Kes tim: Bu da başka bir yazı konusu çünkü. Yazıma hiç bölmemişimcesine dönersek: Valla itiraf edeyim ki benim için yazması konuşmasından bin kat kolay. Konuşurken, hele ki inandığım/güvendiğim bir dost meclisinde değilsem, demek istediğimi doğru dedim mi diye  bir şüphe oluyor içimde: Hele bu aralar! Zira, canı çok sıkılan ve tatminsizlik denizlerinde boğuldu boğulacak kimileri,  son derece samimi sözleri bile oraya buraya çekmekte pek mahir olabiliyor, yalnız ve güzel ülkemde. Neyse bu konu da can sıkıcı. En güzeli yazmak hakkında yazmaya devam edeyim.

Yazarken daha netim sanki. Kelimelerin yazıya dökülmüş halini, o alfabeyi bilmesem de, seyretmeyi oldum olası seviyorum. İçinden ‘Ay çen kaligrafi mi şeviyonnnn’ diyenleri de seviyorum mesela: Bir nevi harflere duyulan derin aşk benimki! Stendhal Sendromu gibi başdönmeli, ağız suyu akmalı bir his uyandırıyor harflere bakmak. Öte yandan Hipergrafi (Hypergraphia) yani yazma hastalığına, “şakak lobu epilepsisi” yol açıyormuş, ya hani… Doğarken pattadanak kendimi yerde bulduğumda, şaka yapmıyorum; bildiğiniz yere düşmüşüm ve ıngaa bile dememişim ölü doğdum sanmışlar, işte o ilk çarpma noktası kesinlikle: Şakak lobumda tezahür etmiş olmalı. Yoksa ne o sayfalarca yaz dur. Çık sokağa coş, ve gez dur, varken… Belki de kelimelerin aslında saklı kehanetsel anlamlar içerdiğini bildiği için iç benliğim, Yunanlılar buna ‘Cledon/Cleomansi’ derlermiş, sevme ayarım bozulmuştur.

Ya ben yine nereden nereye getirdim metni. Aklım almıyor. Yeminle kitaplarım, senaryolarım vs böyle engebeli arazi gibi değil. Bu blogdaki metinler resmen tepecik ve kuyular arasına sıkışmış patikalardan oluşuyor. Allahtan bloğumun adı ‘Taze Diş Macunu’ da; aklımdan ne geçerse yazmam gayet normal. Neyse daha fazla uzatmadan; tutturma ve kendini pek beğenme ve kendinden emin olma ve aşağılık kompleksinin zıt tezahürleri arasındaki derin psikolojik bağlantıyı irdeleyeceğim o harikulade:) yazıma döneyim. (Burada bi’ton gülme emojisi var!)

Ne kutlu kişidir o ki bir çocuk ruhuna sahip olmasına rağmen şekerci dükkanında saatler geçirip tek bir şekere dahi elini sürmeden çıkan… der mi şim! Şahsen ben(deniz ve cennet kuşu), kesin iki ara bir derede 3-5’ini ağzıma atardım. Hem ‘ayy ben nası bi’çocuk ruhluyumdurrrr anlatamamlarcaya’ sizi boğup, hem de şekerci dükkanına girip eli boş çıkanları da samimi bulmuyorum. Metafor yani şeker de dükkan gibi. Anladınız zaten siz onu:) Ne yalan söyleyeyim: Bilakis ürkütücü geliyorlar. Ajda Pekkan’ın televizyonda bebek taklidi yapması kadar ürkütücü! O ne hakimiyettir karşimmmm!!!! İnanın, (biz entelektüellerin bildiği ismi ile) Bhagwan Shree Rajneesh (ve genelin tanıdığı mahlasıyla) Osho bile sevmez böylelerini! Heheheh… O ne nefse, arzulara diklenmedir: Hepinizi alt ederim, inadım inat malum bölgem iki kanat, vücudum taş ama bakkkk six pack’lerime tripleri falan. Bişey diim mi; Bu tipler adam bile keser, kılı kıpırdamaz. Kibir ve hırs kardeşlerin bir arada hangi kafada takıldıkları (alfayım ben, saksı değilim, peşimden geldin geldin gelmedin bittin tükendin diye aleni böbürlenen safsalak minnoşlar dışında) zor anlaşılır bir şeydir zira: İşte bu yüzden kimseyi hafife almayanlar, yani politikacılar: Afferin onlara (ürpertili bir nida ile: bırrrr)….!!!

Bu kadar bilmişlikten sonra ani bir frenle şekerci dükkanı bahsimize dönersek: Annenizlesiniz, baba, hala, teyze falan da olur, Amerika’dakiler gibi devasa şahane bir şekerci dükkanına girdiniz. Ebeveyn kimse artık yanınızdaki, dedi ki; Sakın bir şey isteme, elleme, tutturma, ağlama…  Bilmem ne teyzenlere götürmek için 1 kg ortaya karışık şeker alıp hemen çıkacağız. Sonra ebeveyniniz bir arkadaşını gördü. Lak lak etmeye başladılar. Konuya kulak misafiri olan dükkan sahibi de dayanamadı konuşmaya dahil oldu. Sohbet uzadıkça uzuyor. Konuşmacılar, dedi ve kodunun diplerinde oksijenleri tükenmiş, azot narkozu altında kendilerinden geçmişler. Sohbet o kadar tatlış ki sizin ebeveyn, elindeki şeker paketini unuttu, hatta sizi bile unuttu. 5 bilemedin 6 yaşındasınız.  Dükkanda kimse yok. Herkes kendi derdinde. Dolanmaya başlıyorsunuz. O raf senin bu raf benim. Şekerler! Ah o şekerler: Hepsi rengarenk hepsi leziz, görünümlerinden belli içlerindeki cana can katacak şölen falan:) Naaaparsınız? Valla ben, dediğim gibi önce çaktırmamaya çalışarak ve ardından sal gitsin diyerek avuç avuç dalarak biri kulağımdan tutana dek yer, hatta şeker komasına girerdim.  Çocuğum ve 5 yaşındayım başka ne yapabilirim ki! Tersini yapanlar var ama! (ki biz bu blogda ama bağlacını kullananları hiç sevmeyiz bilirsiniz!) Ve çocukken bile kurallara sıkı sıkıya uyanlar falan. Kuralları biliyorsunuz diye uymak zorunda değilsiniz ki! Gevşeyelim, rahat olalım yahu biraz. Bakın T. S. Eliot ne diyor: Kuralları bilmeden ihlal etmek  hiç de akıllıca değildir:)

Elleme dendiğinde ellemeyenler, dokunma dendiğinde dokunmayanlar, süper cici bebeler:) Yasak ne varsa gizlice yapan, saman altından su yürütme ve 3kağıt profesyonelleri; işte bunlar milletçe bizi bitirenler. Yani geleceğin pek gizli itinalı sapıkları. Kendilerini, zaaflarını, duygularını falan gizlemeyi fena halde başaran çok tehlikeli, görüldüğü yerde anında vurulup ortadan kaldırılması şart olan tipler: Karizması bir gıdım çizilse intikamı acı olanlar! Heyytt beee… Nasıl oluyor da oluyor ve bu insanlar bu kadar kastırmaktan falan hiç sıkılmıyor, cidden anlayamıyorum. Bana göre insan dediğin duygulardan yapılmış bir varlıktır: Mesela siz hiç gülen kedi gördünüz mü? Haaaaaa… O benim kedimmmm. Adı da kuzey: Cidden gülüyor di mi? (yani değil mi) Ayrıca konuşuyor ve laftan da, halden de anlıyor. Bu başka bir yazı konusu biliyorsunuz.

Konuyu bağlayamadım araya kedi bahsi girince. Zira yanımda ve gırgır mırmır sevgi istiyor. Ayy hiç sevmem öyle kedi medi!!! Diyenler varsa. Bakkkk! Bi buraya bakkkk…

Yok böyle olmayacak. En iyisi ben her şeyi ; kafam dahil bırakıp gideyim. Şöyle uzak bir yere. Yazı falan yazar, hiç olmadı yola bakarım. Duvar da olur. En güzeli denize bakmak: Ki pek severim. Açıkçası hepsi aptal bir tutturmadan iyidir: Düşündükçe daha da saçmalaşan bir konuda.

Şimdi nedense aklıma geldi. House of Cards’ın ilk bölümünün 17. dakikası olmalı, bir replik var: Seviyorum bu kadını, hem de bir köpek balığının kanı sevmesinden çok, diyor ana karakter.  Ancak önemli olan ve tüm diziyi seyretmeme neden bu replik değil. Bu replikten bir önceki sahnede geçen konuşmalar.

Yine ne alakası varsa, pire misali düşünceler bilmem kaç şeritli zihin otobanımda zıp zıp, başka bir şey aklıma geldi bunu yazarken. İncil’de Matta 7’de bir bölüm…  Yıllar önce duymuş ve pek inandırıcı bulmamış, sonra mevzuunun yani sistemin nasıl işlediğini kenarından köşesinde anlamaya başladığımda hee dediğim ama hala hımmm da diyemediğim: “Dileyin, size verilecek; arayın, bulacaksınız; kapıyı çalın, size açılacaktır. Çünkü her dileyen alır, arayan bulur, kapı çalana açılır.’  Tuttur tuttura bildiğin kadar diyor galiba:) Ya da bana öyle geldi. Not: Ciddiye alan olmasın diye söyliim: Şaka tabii ki bu son yorumum. Ancak bu cümleye son derece ciddi bir havada Nalan Bekiroğlu’ndan şahane bir alıntıyla bir şerh koymak istiyorum: Ne kadar yazabilirsin mısralara, kaderin sana yazmadığını, demiş Bekiroğlu. Yani, inat ısrar ve tekrar (deneme) gerektiren işler olarak gördüğüm: bilim, sanat, edebiyat gibi konular dışında, özel hayatlarımızda zararı faydasından çok ve hatta ömür törpüsü haline dönüşme ihtimali pek yüksek aptalca bazı hislerde tutturmak iyi bir şey değil mirim. Ama kiralık katil tipi kutuplarda donmuş buzluk gibi davranmak da, cool görüneceğim diye hiçbir şeyi takmıyor havasında kendine gizlice eziyet etmek de pek fena!  Orta yol iyidir. Bunu bilir bunu söylerim! Duygunun azı da, azgını da kafaya zarar zira. Belki de en güzeli ve rahatı ‘Emronulduğu gibi dosdoğru olmak’tır. (Hûd, 112)  Evet haklısınız. Kafam çok karışık! Allahtan bu yeni bir şey değil :) Bünye alışık.

*Mawâidu’l – İrfan / İrfan Sofraları, Niyazî-i Mısrî, Yeni Ufuklar Neşriyat, Sf: 133

**Şimdi bu durduramaz kendini, 50 centten Candy Shop’ı da koyar diyenleriniz: Evet haklısınız.  10000 puan kazandınız! Normalde cânım-süper-şahane okuyucularıma şarkı hediye etmek adetimdir lakin bu kez içimden böyle bir video eklemek geldi:) Zira o şarkıdaki şekerler benim bildiğim şekerlerden değil pek…

***https://youtu.be/VoDFwidkE7w

****Zamanın birinde şekerci dükkanında unutulmuş ve gerekeni yapmış herkese hediye şekerlerim:)

Şekerci Dükkanında Unutulmuş Çocuk Olmak!

Şekerci Dükkanında Unutulmuş Çocuk Olmak!

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum