Son Derece Kişisel Bir Yazı!

Samimi söylüyorum, romantik bir şeyler yazmak istiyordum.

İzmir’de İzban’a binmeyi sevmemin bir sebebi de Bayraklı ve Turan arasındaki bir kısım yolun denize sıfır olması, diye yazıma başlayacak ve iki derin soluk alıp: Hele yağmur yağıyorsa körfeze ve o zarif dansları ile pek ihtilaçlı nice günümü güzelleştiren palmiyeler de varsa manzaranın bir yerinde, diye devam edecek ve araya bir iki espiri sıkıştırayım da okuyucu sıkılmasın kaygısıyla: Ah ah pek tatlış ve minnoş ben, nasıl da mütevazıyımdır, duyan da Hawai’deyim falan sanacak, yazacaktım kendi kendime (küçük burjuva kaygılarım çerçevesinde) gülerek. Bir süre sonra yahu acaba böyle de çok mu hafifledi, sığlaştı metin, hislerimi anlatan cümleler tam da bunlar değil aslında diye kaygılanacak ve: Ancak o anlar: Bir anlık derin, çok derin nefes alma anları demek istiyorum, her şeye değiyor,  diyerek ortamı toparlayacak, anların değer ve önemine değinecek, hatta yetinmeyerek; dahi hayatımıza muhteşem katkılarını dahiyanece örneklerle sıralayacaktım ki yazım derinlerde bir yerlere de (zülfüyare) dokunsun.

Heyhat!!! Hayat izin vermedi… 

İşini doğru dürüst yapmayan, yapsa bile adam kayırma konusunda ipin ucunu kaçırmış cânım ülkemin insanları sayesinde sinirim tepeme çıktı, baktım ineceği de yok, nihayetinde bambaşka bir ruh haliyle sarıldım kaleme (klavyeme)!

Tecrübeyle sabittir; Ege Üniversitesi Hastanesi sistem ve kafa olarak geri kalmış bir hastanedir. İzmirliler hop oturup hop kalkmayın. Hemen atara bağlamayın ve okuyun pliz! Hastanenin demodesi olur mu diye de gürlemeyin! Evet: Olur! Hele çağı yakalayamayanı, sınıfta kalanı süper olur. Teknolojiyi geçtim; Uzman insan kalitesi, teknolojinin de üstünde bir değer sağlık sektöründe. O konuda da mı bir olmamışlık olur: Olur valla. Bu hastane bir üniversite hastanesi olmasına rağmen kesinlikle taşralılıktan kurtulamıyor. Bu 5 sene önce de böyleydi şimdi de böyle. Neden mi?

İlk tecrübemi anlatayım. 4-5 sene önceydi.  Annemi diş hekimliği fakültesine götürmüştük, hem de tavsiyeyle. Adının başındaki doçent ünvanı ile taçlı bir doktor hemcinsime (Muhtemelen bugün sarsılması imkansız profesörlük tahtında kurulmaktadır kendileri). Bu pek neşeli doçent hanım, annemin ağzına iki baktı, bir düşündü ve direkt bilmem kaç adet diş için ‘hepsini implant yapalım’ dedi. Ne bir test istedi. Ne bir iki ek randevu bekledi. Ve bizi, üniversiteye implant tedarik eden birlikte çalıştığı bir adama yönlendirdi. İşin ilginci, bu yönlendirme anından 10 dakika sonra Hakan bey isimli bu adam kantinde bizi bekliyordu.

Hatırlamak bile sinir katsayısımı tavana çıkarıyor: Haydi diyelim bu implantçı ağbiden para/tatil/hediye vs almıyorsun; masumsun tavsiyende! Bre şuursuz: Kalp, şeker, tansiyon ve vertigosu olan birine implant yapmanın (hem de tüm ağıza) binbir türlü test gerektirdiğini, neredeyse açık kalp ameliyatı kadar ciddi bir iş olduğunu bilmiyor musun? Allah’tan bu doçent hanımı, ikinci kez implant için gittiğimiz profesörü uyardı: Bu iş böyle olmaz diye!!! Ve çilemiz şöyle devam etti: Biz gittik geldik. Öyle oldu, böyle oldu. Amerika’da seminer vardı gidip geldiler. Aylarca yaşlı bir insanı dişsiz bekletti. Haydi bekledik. Kader yani!!!! Randevu verdiği gün hastaneye gittik ki; Kendilerinin toplantısı varmış!!!! Aaa yaniii… Ulan haber versene. Her türlü iletişim bilgilerimize sahipsin. Ve nasıl lakayt bir ortam, baba maba deniyor proflara…  O kadar okul okudum, hiçbir hocama baba falan diyecek kadar el ense laubaliliğinde olmadım. Ha diyelim ki olmak istedim, onlar direkt ayar verirdi o ayrı!…

Bu prof namzeti dişçi kadına isyan edince ne yaptı dersiniz,  vicdanı geçtimmmm, görev sorumluluğu, Hipokrat ağabeye verilen söz falan hoppp çöp! Baktı ki ‘Biz hiç eğlenceli değiliz aksine son derece ciddiyiz taleplerimizde’, bırakın özürü falan, oralı bile olmadı. Yoğunum sizi tedavi edemeyeceğim diye mail yani e-posta atarak annemin tedavisini carttt sesiyle ortada bıraktı. Hem de herhangi bir meslektaşına katıyen yönlendirme yapmadan. Biz kaldık mı 4. sınıftan bir öğrenciye. Muhtemelen bu kadın, o bölümdekilere gidip ‘Ben çoç üçüldüm. Yaçlı kadının kızı bana ııı yaptı. Baç gözlerime nasıl üüüü yapıyoo’ falan dedi. Ve bu yüzden çile bülbülüm çile!

Hastalar da pek fena canım lafa gelince.

Gelelim çocuğun yaptığı dişlere; annem bırakın çiğnemeyi ağzını kapayamıyordu. Şikayetlerimizi dinleyen kimse yoktu! Ciddiyim yaa… Koskoca Egeeee Üniversitesi’ndeyiz. Sorun ne? Bize yapılan kötü muameleye tavır göstermişiz. Kadına mail attım ve defim ki ‘Pervasız şımarıklığınızın peşini bırakmayacağım’. Taa bakanlığa kadar şikayet ettim. Sonra bir ton tatsız detay. Hasta hakkını nasıl arayacak? Bir adres soruyorum? Hele ki neredeyse kast sistemi ile iş gören devlet üniversitesi hastanelerinde. Ve özellikle bozacı ile şıracının aynı ipte oynadığı bölümlerde. Ve en sonunda gittik, en özelinden bir doktora yaptırdık. Para var huzur var karşimmmmm durumları!!!

Son tecrübemizin ise dumanı hala beynimde tütüyor: Bakın bir isim veriyorum: Doktor Fatih Orkun Kundaktepe. Gaziosmanpaşa Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde de görev yapıyor. Gidin arkadaşlar. Sade, sakin, bilgili, ilgili. İnsan gibi doktor. Bir de onun komşusu dahiliyeci var, eski usül: Hastayı azarlayarak muamele eden doktorların ekolünden. Agresif bir adam. Sizi bakanlığa şikayet edeceğim deyince de geri adım atan falan. Eski Türkiye olayı.  Fatih Bey biz dahil giden herkesle harika bir şekilde ilgilense de, diğerlerine nisbeten pek cillop bu hastanede de herkes işini hakkıyla yapmıyor tabii ki! anneme midesi için 1.5 ay önce endoskopi yapıldı. Ardından da İzmir’de özel bir hastanede Emar. Ancak iki tahlil arasında dağlar kadar fark var. Dolayısı madem İzmir’desiniz,  en temizi Ege Üniversitesi’ne gidin dediler. Tanıdıklar aracılığı ile bir profesör bulduk. Parası neyse verdik. 1,5 ay içinde 2. endoskopiyi yaptırdık.

İşlem bitti. Annemi dinlenmeye almışlar. Ben mal gibi başındayım haliyle. Elimde telefon Dergilik uygulamasından bir şeyler okuyorum. Yarım saat ayılmasını bekledim. Prof’un hemşiresi girdi çıktı. Oradayım yani: 1.80 cm’lik halimle. Neyse, bu dedi ki annenizi uyandırmanız lazım. Gidin artık. Aynen bu kelimelerle: ‘haydi haydi evde uyusun’ :) Atıyorsam namerdim. Haliyle ite kaka uyandırdım. Hazırladım falan. Gitmeden de sordum: Pekiyi sonuçlar, bundan sonra ne yapacağız? 6 nolu bilgi işleme gidin oradan kağıtları alın, dedi. O kadar mı diyerek sorumu yeniledim. Evet, dedi. Şaşırdım. Ama burası üniversite. Adı büyük. Kafası gidik. Zira Taksim’deki hastanede endoskopiden sonra kağıtla, onla bunla falan uğraşmıyorsunuz. Test için odaya giriyorsunuz. İşlem tamam. İki haftaya her şey e-nabız’da görülebiliyor.

Neyse, gittim 6 nolu bilgi işleme aldım belgeleri. Doktoru aradım. Açmadı. Annem fena. Açlıktan şeker tavan. Bir şeyler yedirdim. Mesaj da attım doktora. Bu arada kağıtları okudum. İlk endoskopiden bir farkı yok sonucun. Parça da alındı. Esas onun sonucu önemli. O da iki hafta sonra çıkacak. Ha bakın neyi atlıyorum: Akşama 19’da uçağım var. Yani bu işleri ucu ucuna hallediyorum. Doktoru bekledim yarım saat falan baktım ses seda yok. E annem de iyice kötüledi, ev yoluna koyulduk. Eve vardık varıyoruz, ‘Kim aramış uygulamasından’ mesaj geldi. Doktor aramış. Sürekli arıyorum meşgül. İzban’dan tam indim, bu kez de doktor aradı.

Efendim  diyor ki ‘Ayşegül hanım; hemşire olan yani, size parçaları alıp test için teslim edin demiş olmalı, ben de diyorum ki demedi. On saat gözünün önünde oturdum ve hatta bundan sonra ne yapacağımızı ben sordum. Sadece sonuçları alın dedi 6 nolu gişeden. Profu, Ayşegül’ü nasıl koruyor: İm ren dim!!!!!! Demiyor ki kusura bakmayın hemşire hanım sizi eksik bilgilendirmiş. Doğru yönlendirme yapmamış. Diyor ki, geri gelin, parçaları alın. Test için teslim edin. Ama uçak, ben var gecikme, e geldik de eve!!! Burası Türkiye bebem!!! Tite tite geri döneceksin. Eksik bilgi veren hemşire totosunu yayarken sen onun yüzünden uçağını kaçıracaksın belki de: Yoksa test çöp!!!! Kalktım gittim.

Mideden alınan parçayı almaya gittiğimde anladım ki, meğersem ben bu Ayşegül’ü hiç görmemişim. Kadın yanımıza bile uğramamış.  Bize ‘Haydi canım gidin’ diyen hemşire, kimse kim! Nasıl bir kafaysa… Ayşegül’e de belli ki prof bir iki kelam etmiş. Suratsızca ‘benim hatam’ dedi. Utanmasa bulsaydın beni. Ne gidiyosun ki? İnat et. Israrcı ol davanda diye fırça atacak. Prof da bozuk. Bin kunduz yani sayın seyirciler!!!! Haaa maç bitti sanıyorsunuz değil mi? Yok değil.

Ben bu parçayı aldım. Nasıl verdiklerini de fotoğraf olarak koyacağım. Taaaaaa başka bir binada, 3 ayrı kişiye sorarak patolojiye ulaştım. Sıra numarası aldım. Bekliyorum. Şimdi bu bekliyorum kelimesi var ya, siz onu kafanıza göre çoğaltın. Bekliyooooooo yapın, bekliyorrrrrrr yapın. Pekliyoorrrlardıı beklemelerce yapın. Yani öyle. Hasta bakıcılar geliyor ellerinde 100 tane test numunesi, tanıdıkları geliyor zırttt araya alınıyorlar falan bekliyoruz. Kalabalıklaşıyoruz. Kalabalalıklaştıkça da sinirler geriliyor. Çünkü asla ve de asla yeni bir hastaya sıra gelmiyor. Öte yandan adı üstünde bir hastanedeyiz. Herkesin hastası, acelesi, sıkıntısı var. Sadece patoloji kayıtlarını yapanların yok. Zira 4 kişi çalışması gereken yerde, çay may içme arası derken daima 2  kişi var.

Sanırım yarım saat 45 dakika arası bekledim. Neden? Elimdeki korkunç görünümlü tüpü teslim etmek için. İşlemlerim yapıldı ve kabuldeki kadınlardan biri çığıran bir sesle dedi ki: Makine bozuldu. Herkes tekrar sıra alsın. O anda mucize bu olmalı dedim. Ben, evet şanslı bennnnn, kaderime bin teşekkür babında şükrana denk hızlı adımlarla şakır şakır yağan yağmura kendimi atarken, zombileşen hasta ve yakınları veznedeki kadınları öldürmeden çiğ çiğ yemeye başlamıştı.  İşte böyle bir haber duymuş ya da okumuşsanız ben oradaydım! Tekrar İzban’a bindim ve Bayraklı-Turan arasından geçerken denize bakmayı unuttum ama dedim ki: Yazayım ben ya! Hiç kimse okumazsa, bu ülkede hiçbir şey yolunda gitmezse, hiçbir şey olamazsak tembelliğimizden ma-ülke; bari bana terapi olur! Sizin kulağınıza da küpe!!!

Şu koskoca ve gayet fani bloğumda bir adet de yağmur sever Vildan Hanımların fotoğrafı olmasın mı? @_vildancetin_ #vildançetin #Como #İtalya

sadece bu fotoğraf: @ibrahimcalisto instagram hesabından

ege üniversitesi gatroentroloji ege üniversitesi gastroentroloji

 

Reklamlar
taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Bir Kırılganlıktan, Başka Bir Kırılganlığa Savrulmak!

Bir tarafım daima yanık bir mektup ucu gibi. Tamamlanma ihtimali olan herhangi bir halin içindeki en basit ihtimal kırıntısını yok eden de işte o yanık kısım. Kırılganlığın ne denli şiddetli ya da esnek olduğu bilgisinin derinlerinde ise: Hayal ettiğiniz karakter ile olduğunuz karakter arasında empati kurma ve bağ oluşturma yeteneğiniz kadar güçlü veya zayıf bir ilişki var (galiba).

İçimizdeki binbir karakterin kimi mikser, kimi blendır, kimi fırın aklıma bu tanımlar geldi şu an! Bin çeşit karakterin katkısını yorumlarken kendimize ne kadar şefkat duyarak bu kategorizasyonu yaptığımızın ise önemi büyük. Normalde mutfağın olmazsa olmazlarından birini mesela fırını yemek yapmak için değil de elimizi ısıtmak için kullanırsak sonuçta yanma riskini de göze almışsız demektir. Öte yandan tüm özelliklerine vakıf olduğumuz bir araç gereci/malzemeyi hangi malzeme ile değerlendirdiğimiz de önemli. Fırın örneğinden devam edersem; yemeğinizi plastik bir kap ile fırına koyduğunuz an, neyle karşılşacağınızı zaten biliyor olursunuz. Risk almayı severim diyorsanız da buyrun, mezarlığa giden yol iyilikten çok ‘sinyalleri size çok öncelerden verilmeye başlanmış bir durumdan kaynaklanan’ salaklıklardan mütevvellit şuursuzluk ve idrak yoksunluğu taşları ile döşenmiştir.

Kırılganlığın Sertlikle Buluştuğu O Yer!

Keskin karakterlerin içindeki yumuşaklığı ve şefkati ortaya çıkaran kırılgan nokta ile yumuşak karakterleri kendine dahi acımayan idealist birer savaşçıya dönüştüren kırılganlığın sertlikle buluştuğu o yer! Karakteri ve olayları bir yerden alıp çok başka bir yerlere taşırken gerektiğinde okuyucuyu bunaltmak, gerektiğinde şımartmak ve bunun içinde ‘ben her gün bir kitap bitiririm’ kafasında okuyuculara bir es verdirmek ve okuduğunuz kitaplardan hangisini hatırlıyorsunuz diye sormak da var haliyle.. Bir tarafta bunlar dönedursun zihinde, hayat devam ediyor yazar için de! (Şairane ruh!) Sürekli bocalayan, hata yapan, boş kararlar alıp sallana duran bir kitap kahramanı gibi yaşama lüksü asla olmadan üstelik: Yazmak masa başında oturup eşşek gibi mesai harcanan bir süreç her şeyin başında. Yani yazı denilen pisliğin, yazarın ruh haliyle performansı arasındaki dengeyle pek ilgilendiği yok: Ürettin mi süpersin, yok kendine acımalara doyamayarak koltukta pinekliyorsan, hayatta başarılar.

Başa dönüyorum: Arabesk bir kafayla ‘bir tarafım daima yanık bir mektup ucu gibi’ yazmışım ya hani, yazı diyor ki ‘Eee yani? Bunun bana faydası ne? Kendine sonra acırsın. Şimdi şu işi bitir’ Ciddiyim. Yazar dediğin kendine çok takılmamayı becerip inatla üretmeye devam eden kişiye denmeli aslında!

Orhan Pamuk’a göre okuduğunuz bir kitaptan bir cümle bile hatırınızda kalsa; süpermiş! Kesinlikle katılıyorum. Mesela Kral Lear 5. perdede öldüğünde sadece; O öldü, yazmış ya Shakespeare;Koskoca hattaaaa koskocolarcaaaa W. Shakespeare neden bu cümleyi iki kelime ile bitirmiş? Biz neler olduğunu hatırlayalım ve üstünde uzunn uzun düşünelim diye.

Hülasa demem o ki yazarlığı nasıl tanımlarsınız diye sorarsanız; Bir kırılganlıktan başka bir kırılganlığa savrulmayı durduramadığından yazıya tutunanlara ‘yazar’, yaşadığı türlü ve çok kıyıcı hayal kırıklıklarına rağmen hala kelimelerin sihirine güvenenlere de Vildan adı veriliyor. Bir iki harften joker hakkıyla genele vurup ‘insan’ da diyebiliriz, derim: Not edelim lütfen!

Ne demişler: Azimli sıçan duvarı delermiş! Delemese de, akşam kafayı yastığa gömdüğünde ‘İyi denemeydi dostum’ diyerek huzurla uykuya dalarmış.

 

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Librocubicularist’lerceeee Seviyorum Sizi!

Lan! Ne diyon yine be… şeklindeki zarif cümleler eşliğinde şahsım hakkında ünlediğinizi duyar gibiyim.  Kızmayınız efenim. O kaba cümleleri yavaşca ağzınıza geri itiniz ve kelimeyi şöyle bölünüz: Lib rocu, bicu larist! Nasıl böyle daha kolay oldu değil mi? Zira ben bazı kelimeleri ve dahi cümleleri aklımda kalsın diye, böyle akıl almaz parçalara bölüp ezberliyorum. Tabii ki aslında böyle ucubik bir şekilde hecelenen bir kelime değil kendileri. Bir kere: Latince!!!!! Hangi cümleyi Latince yazsanız aman da aman pek havalı oluyor ya, o cinsten bu Libro da! “liber+cubiculum” kökenlerinden yapılmış. Haydi size kıyak geçeyim. Liber ne demekmiş, google’lamayın; yazayım. ( Eski okurlarım bilir: Hizmette katiyen sinir tanımam)

Liber’in iki anlamı var.

  • Ağaç kabuğu
  • Kitap

Ağaç kabuğu ne alaka? Şeklindeki sorunuzu da acilen yanıtlıyorum: Kağıdın icadından önce, yazılar ağaç kabuklarına yazılırmış. Bu yüzden Liber: Ağaç kabuğu da demek oluyor.

Bir diğer ve konumuzla alakasız anlamı ise, özgür ve özgür erkek  çocuk ve Dionysos demekmiş. Bir tık daha bayıcam izin verirseniz: Bizim ilgilendiğimiz Liber’deki ‘i’ harfi kısa sesliyken, hiç ilgilenmediğimiz 2. anlamdaki ‘i’ uzun imiş.

HALA OKUYOR MUSUN? SEVİYORUM BE SİZİ: TANIMASAM DA! (kafası karışık özneler)

Öyleyse bilmişlik taslamaya devam. Cibiculum, ki bence ‘Librocubicularist’ kelimesini zorlaştıran bu hainin amlamı da pek manidar. Liber ile birleştiğinde neden ‘yatakta kitap okumayı seven kişilere verilen ad’ ortaya çıkıyor birazdan alayacaksınız efenim. Zira, Cibiculum:

1-Antik Roma evinde (domus) yatak odası,

2-Antik Roma’da imparatorun circusta oturduğu yer. (Circus ne demek artık ona da kendiniz bakın bir zahmet)

3-Antik Roma’da, catacumbalarda ailelere ait tonozlu mezar odaları. (Catacumba’nın anlamı için bakınız, Circus’taki yorumum)

Oh be nihayet yazıya giriş yapabildim.  Librocubicularist; yatakta kitap okumayı seven kişilere deniyormuş ya  hani bu kelimeyi duyunca aklıma Oblomov geldi ilk. ‘Yok’ dedim kendi kendime; velleity/zayıf heves derdinden müzdarip Oblomov ağbimiz bundan da yorulur, boynu bükük bırakırdı kitapçıkların hepsini :)

Efendime diyeyim, sonra da pek tanıdık başka bir hali tanımlayan bir kelime var mı diye sözlüklerde aradım, bulamadım: Yatakta kitapları ile uyuyanlara ne deniyor acaba!!! Kendimle alakalı değil canımmmmm. Sadece merak ahshahhsshshh…. Hey tabip derdime çare. Zira: Yatakta kitap okumadan u yu ya mı yo rum! Ciddiyim. Dizi seyredip uyumayı denedim. Olmadı. Kesmedi. Diziyi kapatıp yine kitaba geçtim. (Not: Yatak odamda tv gibi elektronikler yok; yok amaaaa en devinden telefonum var.) Meditasyon bile hı hı! İlla elimde kitap olacak. Sanırım Gülün Adı’ndaki zehir gibi sayfalara dokununca Valerian/Kedi otu etkisi yapan bir madde vücuduma zerk oluyor. Ve bu madde bağımlılık yapıyor. Şimdi bana ve teoremlerime gülenler bilsinler ki ileride çok utanacaklar: Bir gün İsviçreli bilim adamları ellerinde koca koca dosyalarla halkın huzuruna çıkacak ve diyecekler ki ‘böyleyken böyle; bu kitap sayfaları kafa yapıyor arkadaşlar. Kah uyutuyor, sıkça ayıltıyor, bir ton soruyu zihne üşüştürüyor, cevapları da çok şıklı vermeye utanmıyor. Acilen doz aşımına uğrayanlar karantinaya alına.’ Diyorsunuz ki üfff konu mu yok! Düşün düşün bunu mu buldun yazacak? Tamam madem haksızım neden bütün diktatörler önce kitapları yasaklıyor ve hatta yakıyor? Bi deyin!

DURUN HEMEN SAYFAYI KAPAMAYIN!

Zira çileniz daha bitmedi: Önüne ne çıkarsa okuyan, okuma bağımlılarına  da ‘Omnilegent’ deniyormuş. Valla ben o cinsten değilim. Okumaya başladığım her neyse; kötü/acemice yazılmışsa, sevmemişsem, pastiji yani taklidi ve alıntısı fazla kaçmışsa, en baba yayınevinden çıksa da okumuyorum. Romanda farklı kurgu anlayışlarını, katmanlı, zorlayıcı ve grift metinleri sevsem de, sırf zor okunsun diye, karakterle alakasız şekilde karmaşıklaştırılmış metinler gibi, yazarın; kendinin ne denli zeki olduğunu okuyucuya ispatlama kaygısıyla totosunu yırttığı metinleri de sevmiyorum. Yani o yatağa benimle girmek kolay değil cicim. Hele uykuya daldırıp sarılmak falan hiç! Noooldu cici kitap, seni yataktan attım diye bozuldun mu? 

Geldiler gene :) Kafa gitti!!!!

Hadi size ilginç bi anekdot anlatayım. Annem hasta. Aile alarmda. Annemi aradım, rutin arıyorum zaten hayırlı evlat kategorisinden dehlenmemek için. Neyse: Yeğenim, 6 yaşında olan tutturdu benimle konuşacak. Ondan bundan konuşuyoruz. Ben sürekli yağ yakma halindeyim. ‘Demek benden kitap istiyorsun. Vay demek yerden çöpü aldın. Ne şahane bir çocuksun Kenan’cığım sen.’ Kıvamım bu şekil.  Dedi ki, senin siyah saçlı mavi gözlü arkadaşın var mı? Aklıma 40.000 tilki akın etti. Herif okulda manita buldu. Kız mavi gözlü falan ilki tabii ki ahshahshshs :) Var galiba halacığım dedim. Adı ne diye sordu. Ne diyeyim? bilemiyorum. Attım kafadan Ece dedim. Bu arada içimden de diyorum ki; haydi kitaplarında isimler palidram olsun diye Ece’yi kullandın el kadar bebe isim sorunca neden Ece diyorsun? En iyisi bir doktora görün. Neyse konuyu dağıtmayayım. Bıçkın yeğenim neredeyse bağırarak ‘Hala’ dedi ‘onunla asla görüşme olur mu? O kötü biri! Mavi gözleri cam gibi ve çok korkunç!! İçimden noooluyoo be diyorum, dışımdan daa heee tamam halacım görüşmem falan… Annesi aldı telefonu. Meğersem bizim gelin hanım Yasak Elma’yı seyrediyormuş pazartesileri. Yeğen de kafayı Şevval Sam’ın oynadığı karaktere takmış. Gıcık oluyormuş her çıktığında. Vay be dedim kendi kendime. Bir zamanların Nejat İşlerli dizisindeki minnoş tatlış hafif atarlı ama evin fiyakalı harbi kızı Gülbeyaz’ına bak sen!!! Bodrum Masalı’nda da benzer kimyada bir rol oynuyorken. Valla tebrik ediyorum.

BİR SAZAN HİKAYESİ:

Ve konuyu buradan alıp, Yılmaz Erdoğan’ın Netflix’e satıp, kekliği düz ovada avlarlar misali bilet alanları sinirden zıplattığı son filmi Sazan Sarmalı’na nasıl bağlıyorum görün:

Sayılar ve cinsiyet işaret eden kavramlar: Bizi belirli kalıpların içine hapsetmek için medeniyet düşmanlarınca, ve dahi; insanı köreltip aptallaştırmak ve yönetmek isteyenlerce uydurulmuş sınırlar.  Bunu zaten biliyoruz. Bakınız ben. Kafa sürekli 03-90 arası gidip geliyor. Salıncak misali. Ne diyordum: Tecrübeye saygım sonsuz. Bilgiye olduğu gibi. Ve fekat teknoloji bu denli hızlı ilerlerken ve yeni bu kadar çabuk eskiyip tüketilirken… Tecrübe sahibi olmak bazen de demode olmakla eşanlamlı olabiliyor. Organize İşler Sazan Sarmalı mesela. İlkinde çok gülmüş eğlenmiştim ama bu kez bana yavan ve sıkıcı geldi. Bir de samimiyetsiz. Daha çok masalsı olsaydı daha zevkli olurdu. Burada masalsı dünya ile gerçek dünya arasındaki salınım büyük. Bu kadar farklı iki dünya arasındaki sinematografik geçiş konusu sıkıntılı senaryoda.

Gelelim o şahane göbekli adama. Kıvanç Tatlıtuğ biraz daha gayret ederse (ve o sahte gülüşlü hanımıyla verdiği neeeeee kaaa düzgün bi aileyiz di mi imajının pek yavan olduğunu fark ederse) fena yakışıklı, gayet düzgün, arzu nesnesi erkek figüründen oyuncu kategorisine atlayacak! Şu yaftalar çok ürkütücü tabii ki ama gerçek bu. Alakasızca aklıma geldi: Ne zamanki Halit Ergenç kendisinin idealize edilmiş bir devlet/halk kahramanı değil oyuncu olduğuna karar verip diyelim ki eşcinsel bir karakteri çatır çatır canlandıracak işte o zaman, Bergüzar ablanın kafenin oradan eve doğru kıvrılırken kendisine daha bir hayranlıkla bakacağım. Şevval Sam’a dönersek, afferinlerce bravolarca kötüsün. Ve tebriği hak ediyorsun cicim.

Tüm kalbümle teşekkür ederim. Sabrettiniz. Okudunuz. İletişim kısmından ad-soyad adres bilgilerinizi verirseniz: ‘Sabır taşı mısın hey okuyucu’ konulu hediyemi de alırsınız. Ciddiyim. Göndermeyen ne olsun!

 

 

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Köprünün Altı*

‘#10yearschallenge /10 sene meydan okuması’ diye bir bıtbıt başlattılar sosyal medyada. Bu cenahın her olaya canhıraş atlayan güzide canları 10 yıl öncesine ait fotoğrafları ile şimdiki hallerini aynı karede paylaşıyorlar: Harıl harıl! Ve hilafsız herkesin birbirine yaptığı yorumlar şu minvalde: ‘Ayy insan hiç mi değişmezz’!!! Öz yalakalarcaaaa ahshahshshshh!!!! Yahu, biz neyiz de değişmeyeceğiz? Robot mu? Bakın masa demedim. Zira 10 sene önce alınan bir masa bile değişir. Cilası şey olur: Bakın eskir de demiyorum. Kibarlıktan yani :) Kendime neyi sordum biliyor musunuz değişim konusunu düşünürken, pekiyi ya ruhlar: Ayy insan hiç mi değişmezz, desek biri için hakaret sayılırken, fiziksel olarak değişmemek, ki mümkün değil, neden bir başarı sayılıyor. Manevi anlamda biriktirdiklerimizi 10 sene geriye sarsak bu iyi bir şey değil. Lakin işin içine dış görünüm girince işler değişiyor. Gigi ve Bella Hadid kardeşlerin taş anası Yolanda Hadid bile  ‘Ee bıktım ulan baskılarınızdan, meme implantlarımı da çıkartıyorum, dolgu botoks konusuna da nokta koyuyorum’ diyerek son derece haklı bir serzenişle kendini salıvermişken…

Bilmem kaç küsur yaşında ağbilerimiz,  dana kıvamındaki koca göbeklerine ve şiş baldırlarına bir an olsun bakıp silkinmeyi ve ağızlarından çıktı çıkacak sözleri sansürlemeyi düşünmeyerek kadınları en hassas yerlerinden suistimal etmeye devam ederken… Tamammm tamammm … Az sabır!!! Derin mevzuulara ilerleyen satırlarda girmek üzere konuyu dış görüntü üzerinden deşmeye devam ediim biraz daha sıkılmayın hemencik!!!

Öncelikli olarak biz kadınlar için en büyük iltifat: Ayy hiç değişmemişsin, denmesi galiba… Ciddiyim. Mesela alakasız da olsa biri böyle deyince, gevşiyor biz kadınlarda gönül bağları şekerim. Tutamıyoruz kendimizi. Rahmetli Umberto Eco’nun iki ciltlik şahane kitabı: Güzelliğe Dair ve Çirkinliğe Dair’i okuyanlar bilir, güzellik anlayışının ne şekilde evrildiğini. Zamanında doğurkanlık önemli bir kriterken ve haliyle gürbüz memeli, görkemli kalçalı kadınlar güzel sayılırken, bu anlayış bambaşka bir yöne doğru ilerliyor. Güzel oğlan kavramından yola çıkan bir güzellik anlayışı mübah artık. Michelangelo’nun** erkek heykelleri ile kadın heykellerini karşılaştırın reca edeceğim!!!! Hele o Floransa’daki Davud heykeli yok mu!!! Bence Roma’daki Musa heykelinden bile taş! (Espiri yaptım hehehehe) Michelangelo ağbimiz kadınları nasıl görüyor, erkekleri nasıl durumu anlarsınız. Bakıyorsun aşırı kaslı, neredeyse erkeksi kadınlar seksi bulunuyor bir kısım tarafından. Ki aşırı kas demek; doğurganlık hormonunun yerinde yeller esmesi ve dahi adet problemleri yaşanması demek. Çok zayıf erkek sevmediği gibi, çok zayıf kadınları da çekici bulmayan bir kardeşinizim. Allah da beni böyle demode yaratmış. Ne edicen :) Yani ne alaka ama, sırf bu yüzden Kim Kardashian gibi ince belli ve geniş kalçalı ablaları seven erkekler gözüme daha bir erkek erkek gelmeye başladı. Yalan yok!

Evet konuyu saptırmayalım. Ne diyorduk. Tek sorunumuz ölümlü oluşumuzdu. Biri bize, yalandan bile olsa, ‘Ayy hiç değişmemişsin’ diyordu biz de mutlu oluyorduk.  Valla karşimmmm: Ben bu cümleyi hakaret addederim. İnsanlar değişir. 10 seneyi bırakın bazen bir saatte bile değişir. Tip mevzuunu geçiyorum. Zira hepten karşı olmasam da botox, dolgu gibi estetik işlemlerin b o k’unu çıkarmış, photoshop aplikasyonlarının en üst seviyesi ile çekilmiş fotoğraflarına karşılık koydukları eski fotoğraflarını dahi phoshop’layıp yayınlayanlara pek sempati duymuyorum. Canım yaa kimi kandırıyorsun? Kendini? Beni? Ebeni? E yüzyüze gelince ne olacak? Ru be ru hemhal olunca yani…

Sözün özüne dönersek: Ben değiştim. 10 senede hem fiziksel hem de manen büyük değişimler oldu hayatımda. Ve bu değişimler sayesinde iç varlığıma daha da yakınlaştım. Kendimi daha iyi tanıdım. Tanımaya da devam ediyorum. Tip mevzuuna gelince, yazar olmanın güzelliğe dair mesleki bir dayatması eskiden yoktu. (Bence) Güzel olan zaten güzeldi. Aslolan iyi yazıp yazmamasıydı. Lakin şimdilerde para baştacı olduğu için her sektör gibi maalesef yayıncılıkta da instagram’daki takipçi sayısına bakılarak kitapları basılan yazarlar var. Açıkçası benim okuma anlayış ve disiplinimin çok dışındalar. Ancak bir nesil bu ucuz işleri okuyarak hayatı tanımlıyor. Hangi kitapları okudun diye sorduğunuzda da verilen örnekler bu veçhede. Naçizane tavsiyem, kesinlikle klasiklerin okunması ve okutulması yönünde. Yoksa bu sığlık hayatımızın her yanını habis bir ur gibi saracak. (Madam Rottenmeier Diary:)

Kendimi kutluyorum. Konu nereden nereye geldi yine. Ne diyordum: 10 senelik meydan okuma… Aaa hiç değişmemişsin olayı. Değişim iyidir kardeşim. Bunu bilir bunu söylerim. Konfor alanları insanlara bir tutam huzur verse de, uyuşturur da! Yani kıpraşmak ve silkelenip kendine gelmek için bazen de ayağınızın altındaki sağlam zeminin çekilip alınması gerekir. Öte yandan olaya bilimsel açıdan bakarsak, geri dönüşümlü polyester 10 sene önce yoktu. Artık var ve doğayı daha az kirleteceğiz. Elimizdeki telefonlar kim bilirr daha nasıl evrilecek. Ayın karanlık tarafına insanlı uydu gönderen Çinliler 10 sene önce 10 sene sonra yapsalar kimbilir neler göreceğiz. Hehehhehehe… Kafa gitti yine!!!

Bugün 21 Ocak benim doğum günüm. Bir yaş daha alırken, ki insan her sene bir yaş almaz, bazı seneler beş yaş alır büyür bazen de yaş alsa da yerinde sayar kafa olarak, kendime notlarım var. Sizinle de paylaşayım. Bunlardan en önemlisi zamanımı üretmek adına doğru kullanmak. Gereksiz şeyler, gereksiz insan ve olaylarla boşu boşuna harcamamak. Daha çok üretirken daha çok gezmek görmek. İnsanları doğru çekmecelere koymak ve hak etmedikleri sürece o çekmecelerdeki yerlerini değiştirmemek ve ve en önemlisi bunları yaparken kalp kırmamak, hak yememek, adil olmak… Şemsi Tebrizi diyor ya hani: Bir şey yap, güzel olsun. Çok mu zor? O vakit güzel bir şey söyle. Dilin mi dönmüyor? Güzel bir şey gör veya güzel bir şey yaz. Beceremez misin? Öyleyse güzel bir şeye başla. Ama hep güzel şeyler olsun. Çünkü her insan ölecek yaşta.. Hayatıma girmiş girecek herkese, mümkün mertebe, böyle şefkatle yaklaşabilmek. Ve daha önemlisi: 10 sene sonra bir gün geriye dönüp bu yazıyı okuduğumda, aa ne çok şey değişmiş hayatımda ve iyi ki de değişmiş diyebilmek. Ki muhtemelen tipim de bayaaaaaa bi değişmiş olur. Yani 2029’da 2019’a ait bir foto koyarsam karşılaştırmalı, ooo cicim köprünün altında çook sular akmış, demenizde de yazmanızda da hiçbir sakınca yok. Belki de sular taşmış üstünden bile geçmiştir. Hayat bu. Bakın rahmetli Metin Altıok  ‘Kanadı Kırık Bir Akşam’  şiirinde ne yazmış.***

 

Yarın farklıdır bugünden,
Adı değişir hiç olmazsa.
Kara bir suyu
Geçiyoruz şimdilerde,
Basarak yosunlu taşlara.
Sen bugünden yarına,
Birazcık umut sakla.. !

 sağolsun google’cım da unutmamış doğum günümü🙈

**http://tdk.gov.tr/index.php?option=com_gts&arama=gts&kelime=köprünün%20(veya%20köprülerin)%20altından%20çok%20su%20(veya%20sular)%20aktı%20(veya%20geçti)&cesit=4&guid=TDK.GTS.5c4512c404af73.63911292

 

**https://seyler.eksisozluk.com/gorenlerin-agzini-acik-birakan-michelangelo-saheseri-davut-heykeli

 

KANADI KIRIK BİR AKŞAM***

Gün bitti lambayı hazırla;

Işık kalmadı girecek odamıza.

Çek perdeleri sevdiceğim;

Kanadı kırık bir akşam

Zonkluyor durmadan dışarıda.

 

Sen bugünden yarına

Birazcık umut sakla.

 

Yarın farklıdır bugünden,

Adı değişir hiç olmazsa.

Kara bir suyu

Geçiyoruz şimdilerde

Basarak yosunlu taşlara.

 

Sen bugünden yarına

Birazcık umut sakla.

 

Gün bitti sevdiceğim;

Geriye kalan posa.

Bu serin güz akşamında

Geç otur karşıma sessizce,

Devam et ördüğün hırkaya.

 

(Toplu Şiirler, Metin Altıok, s. 215, Kırmızı Yayınları, İstanbul, 2010)

 

 

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Vildan Hanımın Acıklı Velakin Gayet Eğlenceli Hayatı!

Bavulum akşamdan hazırdı. Yatağa öyle gittim. Çocuk gibiydim: Yine. Heyecandan yerimde duramıyordum. Uludağ’a gidecek, kendimi karlara atacaktım. Hohoytlarcaaa teyteycelerceee sevinmeler. Ay ne abartılı bir şeysin sen be, diyenleriniz çok olacaktır. Nee bağrıyonuz be küçücük kıza demeden açıkliim: Bendeniz cennet kuşu kışı pek severim, yağmurlu puslu havalara bayılırım. Ne de olsa, Ocak doğumlu bir kış çocuğuyum. Hele de kar varsa, değmeyin keyfime. Ve hatta yazdan bile çok severim diyeceğim ki abartı mertebesine siz daha bir şey diyemeden kısa yoldan salaklığı da ekleyivereyim…

Sabah uyandım. Saat daha 07. Benim için son derece yüksek irtifada bir fantastik durum. 10’a doğru kalkmam yeterli yola koyulmak için. Her zamanki gibi, telefonun ‘bedtime/uyku vakti/yatma zamanı’ siz ne derseniz işte o uygulamasını kurdum. Bu uygulamayı seviyorum. Çünkü kaçta yatarsam yatayım 8 saati yerime hesaplıyor. 8 saat uyumasam da bu bilgiyle kafamı yastığa koyup karanlıkta ve haliyle boş gözlerle tavana bakmaya başlamak hoşuma gidiyor. Telefonumu tekrar kapattım ve tekrar yattım. 10 binden geriye saymaya başladım. Hem beyin jimnastiği hem de uykuya dalma aktivitesi… 9999 9998 9997 9996 9995 9994 zzzzzzzzzz……………….

Ve de yeminle, alarm falan çalmadan içgüdülerimle kendi kendime uyandım. Oh oh maaşallah uykumu da almışım! Geriniyorum kedi gibi. Miyaawwlı mırlamalı. Sabahları hiç olmadığım usülde; sevgi doluyum. İçimden de diyorum ki, nasıl bir heyecanki bu, alarmı beklemeden kendi kendine uyanabildin. Mutluyum yani Sebastiyan. Telefonu açtım. Mesajlar, aramalar!!!! Noooluyo be derken gözüm saate takıldı 13:00 yazıyor. Valla billah! Hani Amerikalıların 1 pm dedikleri saat!!!! Oha yani!!! Fakat alarm! Ben alarmı… derken jeton düştü, kullandığım uygulamada alarm cumartesi ve pazar günleri çalışmıyordu. Normal alarmı kurmam lazımdı. Tee Allaaaam durumlarından biri. Son sürat hazırlandım. Uçak kaçırmalarımdan dolayı bu halimi sıradan bulan canlarıma durumu yolda açıklayabilirdim nasılsa. Otobüse binmeyeli ne kadar zaman geçmiş diye düşünürken kahve elimde evden fırladım. Saat 14’e geliyordu. Cihangir Gümüşsuyu arası 10 dakika ya tutar ya tutmazdı. Seçtiğim güzergahı beğenmeyen taksiciden zılgıt yerken, adamı haklı çıkarmak üzere önümüze her türlü engel çıktı. Terse girip duran arabalar, mal indiren kamyonlar, çöp arabası vs! Bilgisayar oyunu gibi hepsini aşıp Kamil Koç’un ofisine vardığımda 14:20’ye geliyordu saat.

Not: Taksiciye iyi seneler dedim. Cevap bile vermedi. Sonra kimse demesin ‘Neden uber çağrıyosun!’

Sanırım herkes, nereye gidecekse Bolu ve Trabzon dahil, Bursa üstünden gitmeye karar vermişti. 15’te kalkan ve Alibeyköy’den 15:20’de hareket edecek otobüsteki tek boş yeri aldım. Yolculuk güzeldi. Yanımda, minik kızıyla yolculuk eden zarif bir Türkmen kadın vardı. Marmaris’e gidiyormuş. Uçaklarda yer bulamamış. Onlar eşiyle yıllardır buradaymış. Küçük kızını ilk kez getirmiş ve artık onlarla yaşayacakmış. Lafladık. Ufaklık huysuzlanıyordu. Bir süre sonra bu huysuz minnak kustu ama o da olsundu! Zira; orta kulaktaki suyun bilmem ne olmasından dolayı benzer bir genetik maraza (motion sickness/hareket hastalığı) maaile sahip olduğumuzdan hazır kolluk kuvveti kıvamında neler olabileceğini az çok tahminle kadıncağıza yardım ettim. Arada da, kendimle gurur falan duyarken, yeni gelen yılda ‘o her şeyin şahane olacağı’ masumane yenilik ruhunu düşündüm; son derece romantik göz kırpışlar eşliğinde. (Ay hepiniz çok biliyorsunuz! Tabii ki bir gecede hiçbir şey değişmeyecek ve hayat güllük gülistanlık olmayacak ama ama da…. umut da mı etmeyelim! Ya olursa? Ya değişirse? Ya bu kez göl maya tutarsa? iklim değişir Akdeniz olursa… Yok bunu başa saralım. Şu ortamda, bol karlı kara iklimi lazım bünyeye…)

Bunları otobüste yazıyorum. Küçük kız uyuyor. Anne de daldı. Onlar uyumadan teleferiği aradım. 20’ye kadar çalışıyormuş. Otobüs bu seyirde giderse kesin yetişirim. Demek ki: Gece Bursa’dan Uludağ’a teleferikle gideceğim. Ah ne harika bir hayatım var. Geç kalmam bile bir işe yarıyor falan diye kendi kendime düşünüyorum. Gülümsüyorum da. Böyle tatlış, müstehzi bir kıvrım var dudağımın kenarında. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Bursa’da Zaman* şiiri aklıma geliyor:

Bursa’da bir eski cami avlusu,

Küçük şadırvanda şakırdıyan su;

Orhan zamanından kalma bir duvar…

Onunla bir yaşta ihtiyar çınar

Eliyor dört yana sakin bir günü.

Bir rüyadan arta kalmanın hüznü

İçinde gülüyor bana derinden.

Yüzlerce çeşmenin serinliğinden

Ovanın yeşili göğün mavisi

Ve mimarîlerin en ilâhisi.

Böyle romantiğimdir de! Bu kez kirpiklerimi kırpıştırıyor muydum? Hatırlayamıyorum: Ziraaaaaaa… Bir çocuk ağlamaya başladı! Annneeeee evimijeeeee gidelimmm. Lütfeeenn anneeeeeejimmm… Otobüs teyakkuzda. Meğersem altına bez bağlamış annesi yolda tuvaleti gelir, diye. Bizimki gururlu; yap mı yor muş. Ben de olsam yapmaz, inat ederdim. Heheheheehe… O yüzden kendisine saygım sonsuz. Koskoca otobüs alakasız bir benzin istasyonunda durdu. 7’de Bursa otogarında olacaktık. Bebeye tuvaleti yaptırıldı geldiler. Bir teyzoş da midesini bozmuş, otobüsten inmiş otoparkın kenarında böğürüyor. Yolcuların yarısı fırsat bu fırsat kendini aşağı attı. Sigara içiyorlar. Yahu epi topu 3 saatlik yol. Bu ne çeşit bir bağımlılık yarabbim! Otobüs otobüs değil, afet çadırı. Muavin herkeşleri toparlayıp otobüse tıkana dek: Saat: 18:57 oldu mu?!  Oy oy anam:) Teleferik. Vardı hani. Ben de binecek ve şehrin ışıklarına bakarken, Ahmet beyefendinin meşhur şiirinin devamını okuyacak, hatta beyefendiciğimizin ‘5 Şehir’ kitabını tekrar okumayı düşünecektim, gelişen Bursa’yı ve modernizmin bünyemize yaptığı etkileri ah ah nidalarıyla ayıplayarak. Ve şehrin ışıkları göz kırparken yeni yıla, ben de kaderime yazılan ‘beyaz karlı prensle’ tanışmak için dağa doğru ilerleyecektim. Fakat ben var galiba kaçırmak teleferiği!.. Zira bebenin tuvaleti! Bir anneannenin bozulan midesi… Sigara gailesi…. Derken… Yarım saatten fazla bir benzin istasyonunda esir kaldık! Ne alaka tabiiki de aklıma Kemal Tahir’in o nefis üçlemesinden Esir Şehrin İnsanları geldi. (Kesin okuyun. Hem de 3 kitabı birden)

Yazımızın ana fikrine dönersek: O gül gibi teleferiği kaçırdım. Hayallerim çöp, kar prensi çokoprens oldu! Konfor alanının dışına çıktığında: Sudan çıkmış balık, eşekten düşmüş köylü, seyirci patlaması yapacak diye pek umut bağladığı dizisi 4. bölümde final yapmış yazar kıvamına gelen kaç kişiyiz!!! Evet, bin kunduz: Teleferiği kaçırdım, demiş miydim! Hem de bir veledin inadı yüzünden de demiştim galiba. Empatinin kökeni sempati olmalı. Ve esas maceranın o zaman başladığını anladım. Madem teleferiğe binemiyordum, pekiyi ben nasıl gidecektim Uludağ’a. Daha önce İstanbul’dan direkt araçla gelmiştim hep. Kalakaldım mı Bursa otogarında! Duydum ne dediğinizi. Yok cicim, dolmuş da yok o saatte, başka herhangi bir toplu taşıma olmadığı gibi. Uludağ’a sağsalim gitmek için binmeniz gereken taksi durağı Çekirge’de. Adı da; Uludağ taksi… Ve oraya gittim. Bindim. Yol 1 saat sürdü… Sonra mı???? Hehehehe… Orası başka sayıda. Sonra uzun yazıyorsun diye fırça atıyor bazıları.  Merak edin. Der mi şim.

Lakin şunu yazmadan da edemeyeceğimLSuratıma doğru o telesiyaj demirini fırlatıp ben yere düşerken ‘iyi misin’ diye bile sormadan vınlayıp ortamdan kayarak uzaklaşan denyo!!!! Sana da erkek diyen olabilir, lakin suratıma saatlerce tuttuğum buzların bana verdiği yetkiye dayanarak zatına bir ek getirmek istiyorum: Müsvedde! İnsan, taş olsa öyle biri yerde kıvranırken nadim olur ve yanına gelip hiç olmazsa bir ‘geçmiş olsun’ der. Seni karmaların şahı Allah’a havale ediyorum. Nasıl olsa o alır havanı!

Evet, bu haklı isyanımın ardından… Esas konuya dönersek; Hayat böyle işte. Sen plan yaparsın, o hiç oralı olmaz. Zira sizin için daha ilginç ve şaşırtmacalı planları vardır. Ve dahi acılı olduğu kadar da eğlenceli olabilir akabinde olaylar zinciri. Bu sene kendim ve tüm dostlarım, okurlarım ve hatta haydi büyüklük bende kalsın, sevmeyenlerim için bile eğlencesi ve keyifi bol bir sene diliyorum. Bereket, şans, sağlık ve huzur… Ekstra şahanelikler istiyorsak zaten bizim çabamıza bırakıldığını hepimiz biliyoruz!

 

 

Bursa’da Zaman*

Bursa’da bir eski cami avlusu,

Küçük şadırvanda şakırdıyan su;

Orhan zamanından kalma bir duvar…

Onunla bir yaşta ihtiyar çınar

Eliyor dört yana sakin bir günü.

Bir rüyadan arta kalmanın hüznü

İçinde gülüyor bana derinden.

Yüzlerce çeşmenin serinliğinden

Ovanın yeşili göğün mavisi

Ve mimarîlerin en ilâhisi.

 

Bir zafer müjdesi burda her isim:

Sanki tek bir anda gün, saat, mevsim

Yaşıyor sihrini geçmiş zamanın

Hâlâ bu taşlarda gülen rüyanın.

Güvercin bakışlı sessizlik bile

Çınlıyor bir sonsuz devam vehmiyle.

Gümüşlü bir fecrin zafer aynası,

Muradiye, sabrın acı meyvası,

Ömrünün timsali beyaz Nilüfer,

Türbeler, camiler, eski bahçeler,

Şanlı hikâyesi binlerce erin

Sesi nabzım olmuş hengâmelerin

Nakleder yâdını gelen geçene.

 

Bu hayâle uyur Bursa her gece,

Her şafak onunla uyanır, güler

Gümüş aydınlıkta serviler, güller

Serin hülyasıyla çeşmelerinin.

Başındayım sanki bir mucizenin,

Su sesi ve kanat şakırtılarından

Billûr bir âvize Bursa’da zaman.

 

Yeşil türbesini gezdik dün akşam,

Duyduk bir musikî gibi zamandan

Çinilere sinmiş Kur’an sesini.

Fetih günlerinin saf neşesini

Aydınlanmış buldum tebessümünle.

 

İsterdim bu eski yerde seninle

Başbaşa uyumak son uykumuzu,

Bu hayâl içinde… Ve ufkumuzu

Çepçevre kaplasın bu ziya, bu renk,

Havayı dolduran uhrevî âhenk..

Bir ilâh uykusu olur elbette

Ölüm bu tılsımlı ebediyette,

Belki de rüyâsı bu cetlerin,

Beyaz bahçesinde su seslerinin.

 

Ahmet Hamdi Tanpınar

 

 

 

 

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yazma Sıkıntısı!

İçim şişti! İnstagram hesabıma koyduğum fotoğrafın aslında ne denli manidar olduğunu cümle aleme anlatmak için bloğuma  ‘En Kolay Mükemmel Bozulur’ başlığı ile bir yazı yazmak istiyordum. Daha da fenası, bundan önce de ‘Tutumluluk ve Kökler’ konusunda bir yazıya giriş yapıp yarım bırakmıştım. Geçen gün kendime, hadi dedim, ne bu tembellik. Otur yaz. Pek çok yazarın üretken olmak adına önerdiği yöntem: Çalakalem de olsa yazmak, değil mi? Bazıları bunları roman diye falan yayınlıyor ama olsun! Sen onlardan olma. Şu zavallı bloğun için olmasa bile, sırf yazma kasın gücünü kaybetmesin diye, yaz. Aklına ne geliyorsa, Allah ne ilham ettiyse. Sadece yaz gitsin. Hem bloğunun adına da bu tavır yakışır. Nasıl diş macunundan çıkanlar geri ittirilemiyorsa sen de çalakalem akan satırlarda yazdıklarına saygı duy, falan! Ve yazıyı yazdım…

Teee Allaaaaahım! Nasıl berbat oldu anlatamam. Tüylenmiş kazak gibi, yok bu benzetme olmadı! Hımmm mesela; yayları bozuk yatak gibi… Bu benzetme de sıradan ve daha fenası yetersiz kaldı hislerimi anlatmaya! Mesela mesela; kanatları kesik kuşlar, yosunsuz taşlar, acısız hayatlar, freni patlamış arabalar, ampülleri yanmış avizeler, son kullanma tarihi geçmiş kahveler, üç gün önce yağmış karlar, kusmuklu yollar……. Böyle benzetmeler geliyor aklıma ki hepsi yavan. Yani be ğen me dim yazdığımı. Sıkıntılı bir şekilde evde dolanmaya başladım. Bilgisayarım son derece formda, sorunsuz ve açık bekliyor. Ağzı açık. Sanki dişleri var. Şu kelimeleri yolla da öğütelim güzelim, der gibi. Dipsiz bir karanlık kuyu. Karanlık kuyudan çok kara delik. İçine ne atsam yutacak. Ne yazsam olmayacak. Ürkütücü bir havada bana bakıyor. Yazmazsam yani onu beslemezsem kelimelerle beni öğütecek.

Böyle saçma şeyleri daha fazla düşünmemek için her zamanki manidar çözümler aklıma geldi. İlki yemek yemek. İkincisi lavabo ovmak. Neyse….

Akşam yemeğimi yedim. Ama ne yemek! Normal yemek hazırlama süremi katlayarak bir ton saçma şey ekledim menüye. Sehpayı kurdum. Zira yemek masası savaş alanı gibiydi: Kitaplar, defterler, notlar… Örtüyü geçtim tabak koyacak yer yok dağınıklıktan. Yaptıklarıma mal müdürü gibi melul melul bakarken birden silkelenip; Çok yapmışım yahu dedim. Pek tatlış bir komşuma mesaj attım. Yemek yaptım ama ayarı kaçtı, çok oldu galiba gelsene diye. Karşıdayım yetişemem dedi. Kaçırdın ziyafeti bebeğim dedim, telefonu kapatırken.  Kendi kendime de, ben de keçileri kaçıracağım bu gidişle dedim ki durumumun farkında değilim sanılmasın! Yemeklerin hepsini yedim. Yetinmedim, koca bir bardak acılı şalgam suyunu içtim. Üstüne meyve/tatlı dahil, neler yiyip içtiğimi ise yazmıyorum. Çay falan hikayede yan karakter bile değil ama onu da içtim. 3 ince belli bardak. Anlayın yani!

Faydalı bir şeyler yapayım derken film izlemeye karar verdim. Oskara aday, Venedik’ten altını kapmış pek bi’şahane Roma’nın yarısını seyrettikten sonra devam etmek istemedim. Hakkı verilerek seyredilmesi gereken filmlerdendi zira. Napiiimmm diye kara kara düşünürken. Çlink etti anahtarın sesi. Sahi ya; Netflix’te ilk fantastik Türk dizisi yayına girmişti değil mi? Hakan Muhafız’a bakayım dedim. Daha ilk bölümde şaşkınlıktan bir yerlerim boyoz gibi açıldı! Gözlerim yani! Yılmadım 2. ve 3. bölümleri de izledim. Önyargılı olmayalım diye. Hikayesi zayıf, karakter analizi sıfır ve izleyiciyi aptal yerine koyan diziye ve pek fena Hakan karakterine bu kez sadece gülmedim. Açtım Netflix’in instagram sayfasını yorum yazdım. Dedim ki: Heyyy ulu Netfliksçiler, diyelim ki size bir bebe emanet ediliyor. Bu bebe ileride İstanbul’u kurtaracak. Soyu sopu pek şaşalı. İnanılmaz derecede insanüstü özellikleri falan var, hiç mi iki satır bir şey öğretmez emanet edildiği, baba dediği adam ona? Hiç mi geleceğe hazırlayacak bir eğitim vermez? El kadar bebeye, sen ileride süper güçlere sahip olacaksın vs deme tabii ki; ama bir emek ver di mi! Okula gönder, tarih bilsin. Osmanlıca bilsin. Biraz entelektüel olsun. Bu Hakan ne yapıyor. Halı taşıyor. Babasından zılgıt yiyor. Dükkan açma hayalleri kuruyor. Babası öldürülüp olan biten anlatılınca da zırıl zırıl… Kızdan dayağı yiyor. Lakin esas karakterde olması gereken özelliklerin hepsi kızımız Zeynep’te var. O zihniyet ve tavırda bir kızın tipsiz ve itici hocasıyla neden düşüp kalktığını anlamasak da (hey senaristler bir zemin lazım di mi böyle şahanelikler ekleyecekseniz de!) hadi diyoruz gençtir yapmıştır bir hata! Kız yani Zeynep: Doktora öğrencisi. Asistan falan. Hakan, dövüşmeyi bu kızdan öğreniyor. Ama çok komik bir öğrenme süreci bu! Bir de Leyla var. Baygın bakışlı. Hoşça bir kız. Valla Çağatay yağlı buzağı gibi soyununca, kız demiştir ki bu mu yani!!!! Çağatay’da memeler falan 95d!  İnsan biraz spor yapar. Sıfır tüy. Ulan Türk erkeği misin? Ecnebi diyarlarından kaçan bir kedi yavrusu mu belli değil. Ecnebi diyarları demişken: Tee bilmem kaç yapımı Holiday / Tatil filminde, LA’li ve pek problemli lakin havalı, hatta snob hanım kızımız Cameron Diaz’ı mest eden, 2 çocuklu editör rolündeki Jude Law’ın  vücudu bile ona yüzbin basarken… (Arada sıkılınca eski romantik filmleri izlediğim anlaşılmıştır umarım. E herkese filmde de olsa bir Mr. Darcy lazım değil mi? Not: Matthew MacFadyen ağbimiz de pek hoş görünüyordu filmde. Sonradan o da pörtlemiş:) Unutmadan: Pride and Prejudice bir Jane Austin uyarlamasıdır ve  şahane oyuncu Emma Thompson filmin senaristlerindendir. Neyse… Kendimi boğuyorum. Siz cânım okuyucularımı detaylara boğmiim bari. Hakan Muhafız bahsimize dönersek:

E bunu mu yazdın tam olarak diye soranlarınız için Netflix’e yazdığım yorumu aynen kopyalıyorum buraya:

‘netflix, bari sen yapma! hakan muhafız nasıl saçma bir dizi olmuş? fantastik edebiyatta bile ana karakter için gerçeklik algısını pekiştiren bir zeminde tüm kişilik modifikasyonları düzenlenir. hakan karakteri, onu yetiştirenler ulvi görevinin gayet farkında olduğu halde bildiğin mahallenin cahil ve bıçkın delikanlısı. diyeceksiniz ki ‘canımcım gömleği giyince kurşun geçirmez vs oluyor ya!’ … ee sonra? bu çocukçağızın bir entelektüel altyapısı olsa fena olmaz mıydı? yanında büyüdüğü ve baba dediği amcamız ırgat gibi halı servisi yaptıracağına ve her boş bulduğu yerde kalayı basacağına ilerideki ulvi görevi için üç beş kelam öğreteydi ya!!! isyankar bir tip olsun istediniz diyelim, hiç olmadı üniversitede asistanlıktan atılaydı ya bunun nedeni de kötü adama karşı çıkması olaydı. sonra, koskoca adam bebe gibi zeynep’in karşısında ağlamayaydı! kız iki hamlede yere sermeyeydi. antikahraman desek o da değil. bir garip hakancık…. ilk bölümde nakavt! istanbul’u biz kurtarırız icabında🙈 (not: gömlek animasyonu da hı hı… bu ülkede game of trons’a iş yapan animasyoncular varken…. üstelik)’ 

Milletin rahatlamak için sahte hesaplardan hönkürme tipinde verdikleri ayarı bendeniz cennetkuşu işte böyle ayan beyan ortalığa dökülerek yazdığım için de ayrıca kendimi tebrik ediyorum.

Yazma sıkıntısı böyle manyak bir şey. Yazamadıkça, yazsanız bile beğenmedikçe ayar düğmeniz feci bozuluyor. Yavrum kaç kişi okuyacak bloğunda yazdıklarını? diye düşünenler için yatak odasındaki çekmecede silah saklıyorum ve hatta evde piton yılanı besliyorum bilmiş olun! Evet: Epi topu bir blog yazısına böyle takabildiğime göre… Herhangi bir kreatif işim istediğim gibi olmayınca kafayı yediğim ve olur olmaz şeylere sardığım net olarak anlaşılmıştır umarım. Telefon açmadan önce ‘müsait misin, ariim mi’ babında mesaj atmakta fayda var benim gibi tiplere. Adam öldürebilirim Alimallah telefonda bile!…

Şaka şaka!!!! Şiddete karşıyız. Tabii ki!..

Meraklısına Not: Disgrafi adı verilen ve çocuklarda yazma güçlüğünü ifaden eden bir hastalık var. En sona bu problemle ilgili kısa bir metin ekleyeceğim.

aşğhfşjkhyşzşghyğdşzeeverybody needs a mr. darcy!

Disgrafi, yazı ve genel olarak yazılı anlatımda güçlüklere neden olan bir durumdur. Bu terim, dis (“bozukluk”) ve grafi (“harf biçimlerinin el ile yazılması”) şeklindeki Yunanca kelimelerden gelir. Disgrafi, beyin temelli bir sorundur ve asla bir çocuğun tembel olmasının sonucu değildir.

Disgrafi (yazı yazma güçlüğü) olan birçok çocuk için, sadecekalemi tutup belli bir çizgi üzerine harfleri yerleştirmek zor gelir. Yazıları oldukça karışık olan bu çocuklar, kâğıt üzerine düşüncelerini aktarmada sorun yaşarlar. Bu ve diğer yazma görevleri – fikir ve düşüncelerini organize ederek daha sonra ifade etme gibi – hepsi birden yazılı bir şekilde anlatım yapmalarının önündeki engellerdir.

Daha detaylı bilgi için: https://acikmavi.org/acikmavi-detay.php?r=disgrafi-yazi-yazma-guclugu-nedir-1318

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

İtirafçı Kişilik Bozukluğu!

Perişanım. Kendimi terk edilmiş ve çaresiz hissediyorum. Evdeki boşluğu onun dışında hiçbir şey dolduramaz gibi geliyor. Mubi, Netflix ve çeşitli kaçak sitelerdeki filmler, diziler ve hatta kitaplar… şimdi anlıyorum ki onun yeri başkaymış. O evde yokken eksiğim. Hatta yokum. Hatta bir hiçim! Ne mi oldu? Çarşamba akşamı bilgisayarım bozuldu! Aniden ooooooooowwwwww diye bir sesle gürleyerek yavaşladı ve ne yaparsam yapayım düzelmedi. Onu aldım, çantasına özenle yerleştirdim. Çantası eskimişti. O an dikkatimi çekti. İyileş eve dön, ilk işim bu eski çantanın yerine yenisini almak olacak, dedim fermuarı şefkatle kapatırken. Artı bilgisayara gittim. Orada kalmasına lüzum olmayabilirdi. Bir heveslendim. Evet yaaaa; hemen tamir edip geri verebilirlerdi. Velakin: Bırakmanız lazım dedi teknisyen. Üstüne su dökülmüş. Hard diskte sıkıntı var. Böyle saydı durdu. Biz size haber vereceğiz dedi.

Hayır asla katıyen bilgisayarıma su dökmemiştim! E tuşlardaki bu şişlik ne o zaman, diye sordu bilmiş bilmiş. İçini açmışlarmış. Apple testlerinden geçirmişlermiş. Allaaaammmm bensiz bu acıya nasıl dayandı acaba? Falan diye saçmalamayacağım tabii ki! Yoksa saçmalasam mı? İyi gelir mi? Beklesem hemen tamir olmaz mı diye çocuğu bir süre esir aldımsa da!! Hı hı. Hasta illaki yatacak, dediler. Elim boş eve döndüm… Evet ben bir bağımlıyım. Üstlelik gram pişmanlık duymuyor ve onu çok özlüyorum. Teknolojinin içine doğmadım, sonradan ele geçirilen kuşaktanım evet ama ama… Ben bir Kova burcuyum. Ve teknolojiyi seviyorum. Dünyadaki elit en zenginlerin bugünlerde kovadan çıkması size de son derece manidar gelmiyor mu? Linkini ekliyorum. Hehehe… Ne bu hava yaa… Neden? diye hala soranlarınıza ithafen:) * (İtirafçı kişilik bozukluğu, başlığı altında tezahür eden, halden hale savrulan çaresizlikler bütünü…)

Neyse! O günden beri evde ne yapacağımı bilemez halde dolanıyorum. Boşluktayım. Perşembe Şehnaz’ı seyretmeye gittim Les Ottomans’a… Cuma, cumartesi ve pazar… Sokakta hiçbir teselli bulamadım. Kadehlerde bulamadığım gibi :) Evdeydim. Dizilerce, filmlercee, kitaplarca veee yemelere doyamamalarcaaa! İçtiklerimi saysam hele: Ku sar sı nız! Çay üstüne acılı şalgam sonra süt… Ne varsa yani! Hiçbir şey bilgisayarımın yerini tutmuyor. Nasıl bir bağımlılık bu ya rabbi!!!

Daima uzun yazmamdan şikayet eden kuzenim, ‘Aşk tesadüfleri sever’ başlıklı yazımı okuyunca ‘ilk defa daha uzun olsun yazın istedim, dedi. Ben de içimden; Aşk şekerim, aşktan bahsedince akan sular duruyor değil mi? İnsan çağlayarak coşmak istiyor demiştim kendi kendime. Alakası yokmuş. Uzun yazıyormuşum zira o ipeksi tuşlara dokunmak… Onlardan çıkan tıkır mıkırlı ve kendi içinde ahenkli seslerin büyüsü, öylesine uzun yazmaya nedenmiş… iyi de ben neredeyse 13-14 yaşımdan beri durmadan yazıyorum. Sayısını unuttuğum günlüğüm, aldığım deli dolu notlarla dolu defterlerim, karakterler için çalıştığım kelimeleri not ettiğim başka başka defterlerim… Hepsini elimle yazmışken! Bu bağımlılık halinin nedeni ne? Hatta bu yazıyı da büyük boy bir telefonun notlar kısmına yazıyorum. Yine de ev eksik. Bilgisayarım yok…. Onun için bir şiir yazdım. Neden güldünüz ki? Anlamadım şu an! Sonuçta kedisi için çeşit çeşit şarkılar bestelemiş biriyim! En acıklısını yıllar evvel evden çıkmak için yırtınan kedimin sıkıntısını fark ettiğimde bestelemiştim. Sözlerinin ilk dizesi şöyleydi: Kedinin bileeeee sıkıldığııı bir insanım bennnn…..

Kedim şu anda perdenin arkasında saklanıyor. Balıkları pişirip onunla paylaşınca barışacağız. Dün gece o evde yokken tüm somonu yedim. Çünkü evde bilgisayarı olmayan biriyim ben ve yeme ayarım bozuldu bu yüzden. Bu her zamanki kapısından yani pencereden eve geldi. Çevreyi; özellikle mutfağı kokladı kokladı. Bir süre orada sessizce durdu. Bense çaresizce açıklama yapmaya çalıyordum. Ne bileyim geleceğini. Gelmeyek sanmıştım. Bazen Barbara’ya gidiyor ve 2 gün eve gelmiyor. (not: Barbara kedim Kuzey’in 2. evi. O Fransız kızcağızı da kafalamış hain!) Yalan hepsi yalan! Doğrusu şu ki geleceğini tahmin ediyordum. Çünkü nadiren günlerce ortadan kayboluyordu. Gerçek şuydu ki: O somonu hop diye mideye indirmiştim. Hem de bir an dahi kedimin payı olduğunu aklıma getirmeden. Çünkü çünkü aklım bilgisayarımdaydı!!! Üüüü – Burada yazar ağlamaklıdır.

Efendim konumuza dönersek. Bu bilmiş kedi, ağır adımlarla mutfaktan çıktı. Yanıma kadar yürüdü. Koltukta yayılmış organik kabak tatlısını iştahı bölünmüş bir şekilde sehpaya bırakıp bırakmama ikirciliği ile elinde tutan bana döndü ve en manalı bakışlarından birini atarken ‘Miyawww’ dedi, demek balık yedin ve bana ayırmadın. Ona durumumu açıklamaya çalıştım. Hiç oralı olmadı ve perdenin arkasına gitti ve onu göremeyeceğim bir şekilde saklanarak yattı.

Bozulan bir bilgisayarın ettikleri bununla da kalsa iyi! Pazar kalktım, kahvaltı falan kesmiyor hala kenef gibiyim. Bu korkunç durumdan çıkayım ve kedim için balık alayım diyerek Karaköy’e yürüyeyim, dedim. Normalde pazarları evdeyimdir. Neden? Bilgisayarım da evdedir ve yazı yazma ihtimalim vardır. Ayrıca pazarları sokaklar çok kalabalık olur. Çevre il ve ilçelerden ve dahi ülkelerden gelenler kahvaltıcılardır, kahve dükkanlarıdır basarlar buraları. Hele ki hava güzelse; istila kesindir. Buralar hiç çekilmez mirim.

Efenim, balık pazarı pek sevdiğim Akın Balık’ın orada. Ancak bir süredir o bölgeye gıcık oluyorum. Zira eskiden 1,5 – 2 sene önce yani Akın’ın ilerisinde çok tatlış kır kahvesi havasında gizli vahalar vardı. Eski otomobil lastiklerini rengarenk boyayarak saksı yapan, ahşap sandalyeli bu kır kahvesinin ilerisinde Akın’ın en en eski hali gibi salaş bir kaç balık restoranı… Ve tatata şimdi oralara beton döküldü. Hadi bir atraksiyon yapılsa neyse, betonlar döküldüğü gibi duruyor. Rezillik sizin anlayacağınız. Partisi önemli değil, beton döken belediye hangisi ise benden ona oy yok. Evde koltukta yatıyordum. Bu aklıma gelince Karaköy’e gitmekten vazgeçtim. Mutfaklarında nereden alındığı belli olmayan malzemelerle, pis mi temiz mi anlaşılmayan yemekleri fahiş fiyatlarla kakalayan mekanlar da aklıma gelince amann dedim, evde ton balığı var nasılsa, yarısıyla makarna yap kalanını da kedine ver. Senin acın zaten kendine yetiyor!!!

Bu yazıyı yazmaya başladım. Cidden elim uyuşmuştu ki telefonum çaldı. Arayan arkadaşım ne yapıyorsun deyince: Yazı yazıyorum ve konusu da şöyle şöyle dedim. O da dedi ki; bence depresyonunun sebebi bilgisayarın değil. Gün boyunca ay bilmem ne yengeçte. Haliyle yengeç, hem en psikopat (bknz: FBI’ın psikopat katil araştırması) hem de needy (needy ağlak değil çevirince ama bende öyle ses veriyor: Ağlak, kendine dönük ve talepkâr)! Ve sözlerine şöyle devam etti: Kaça patlayacak bu tamir sen onu söyle esas!!!

Hehehee… Sorunum var deme günlük. Teknoloji bağımlılığı bizi hayattan nasıl koparttı alt metinli bir yazı yazayım derken esas sorunu kaçırma: Bu tamir sana kaça patlar? Dolar almış başını giderken… Ve dahi ay da tüm gün boyunca yengeç burcundayken… Dur şu çikolatayı da yiyeyim en iyisi…. Şiştiniz mi? Vallahi ben de öyle…

Halime gülenlere gelince: Allah size de verir görürsünüz gününüzü. Hı! diyorum.

*https://www.marketwatch.com/story/5-strange-facts-about-billionaires-2016-03-15

Ruh halim!

https://www.instagram.com/p/Bqlab12BHLa/?utm_source=ig_share_sheet&igshid=25sh91gz3kl2

taze diş macunu içinde yayınlandı | Yorum bırakın