Vildan Hanımın Acıklı Velakin Gayet Eğlenceli Hayatı!

Bavulum akşamdan hazırdı. Yatağa öyle gittim. Çocuk gibiydim: Yine. Heyecandan yerimde duramıyordum. Uludağ’a gidecek, kendimi karlara atacaktım. Hohoytlarcaaa teyteycelerceee sevinmeler. Ay ne abartılı bir şeysin sen be, diyenleriniz çok olacaktır. Nee bağrıyonuz be küçücük kıza demeden açıkliim: Bendeniz cennet kuşu kışı pek severim, yağmurlu puslu havalara bayılırım. Ne de olsa, Ocak doğumlu bir kış çocuğuyum. Hele de kar varsa, değmeyin keyfime. Ve hatta yazdan bile çok severim diyeceğim ki abartı mertebesine siz daha bir şey diyemeden kısa yoldan salaklığı da ekleyivereyim…

Sabah uyandım. Saat daha 07. Benim için son derece yüksek irtifada bir fantastik durum. 10’a doğru kalkmam yeterli yola koyulmak için. Her zamanki gibi, telefonun ‘bedtime/uyku vakti/yatma zamanı’ siz ne derseniz işte o uygulamasını kurdum. Bu uygulamayı seviyorum. Çünkü kaçta yatarsam yatayım 8 saati yerime hesaplıyor. 8 saat uyumasam da bu bilgiyle kafamı yastığa koyup karanlıkta ve haliyle boş gözlerle tavana bakmaya başlamak hoşuma gidiyor. Telefonumu tekrar kapattım ve tekrar yattım. 10 binden geriye saymaya başladım. Hem beyin jimnastiği hem de uykuya dalma aktivitesi… 9999 9998 9997 9996 9995 9994 zzzzzzzzzz……………….

Ve de yeminle, alarm falan çalmadan içgüdülerimle kendi kendime uyandım. Oh oh maaşallah uykumu da almışım! Geriniyorum kedi gibi. Miyaawwlı mırlamalı. Sabahları hiç olmadığım usülde; sevgi doluyum. İçimden de diyorum ki, nasıl bir heyecanki bu, alarmı beklemeden kendi kendine uyanabildin. Mutluyum yani Sebastiyan. Telefonu açtım. Mesajlar, aramalar!!!! Noooluyo be derken gözüm saate takıldı 13:00 yazıyor. Valla billah! Hani Amerikalıların 1 pm dedikleri saat!!!! Oha yani!!! Fakat alarm! Ben alarmı… derken jeton düştü, kullandığım uygulamada alarm cumartesi ve pazar günleri çalışmıyordu. Normal alarmı kurmam lazımdı. Tee Allaaaam durumlarından biri. Son sürat hazırlandım. Uçak kaçırmalarımdan dolayı bu halimi sıradan bulan canlarıma durumu yolda açıklayabilirdim nasılsa. Otobüse binmeyeli ne kadar zaman geçmiş diye düşünürken kahve elimde evden fırladım. Saat 14’e geliyordu. Cihangir Gümüşsuyu arası 10 dakika ya tutar ya tutmazdı. Seçtiğim güzergahı beğenmeyen taksiciden zılgıt yerken, adamı haklı çıkarmak üzere önümüze her türlü engel çıktı. Terse girip duran arabalar, mal indiren kamyonlar, çöp arabası vs! Bilgisayar oyunu gibi hepsini aşıp Kamil Koç’un ofisine vardığımda 14:20’ye geliyordu saat.

Not: Taksiciye iyi seneler dedim. Cevap bile vermedi. Sonra kimse demesin ‘Neden uber çağrıyosun!’

Sanırım herkes, nereye gidecekse Bolu ve Trabzon dahil, Bursa üstünden gitmeye karar vermişti. 15’te kalkan ve Alibeyköy’den 15:20’de hareket edecek otobüsteki tek boş yeri aldım. Yolculuk güzeldi. Yanımda, minik kızıyla yolculuk eden zarif bir Türkmen kadın vardı. Marmaris’e gidiyormuş. Uçaklarda yer bulamamış. Onlar eşiyle yıllardır buradaymış. Küçük kızını ilk kez getirmiş ve artık onlarla yaşayacakmış. Lafladık. Ufaklık huysuzlanıyordu. Bir süre sonra bu huysuz minnak kustu ama o da olsundu! Zira; orta kulaktaki suyun bilmem ne olmasından dolayı benzer bir genetik maraza (motion sickness/hareket hastalığı) maaile sahip olduğumuzdan hazır kolluk kuvveti kıvamında neler olabileceğini az çok tahminle kadıncağıza yardım ettim. Arada da, kendimle gurur falan duyarken, yeni gelen yılda ‘o her şeyin şahane olacağı’ masumane yenilik ruhunu düşündüm; son derece romantik göz kırpışlar eşliğinde. (Ay hepiniz çok biliyorsunuz! Tabii ki bir gecede hiçbir şey değişmeyecek ve hayat güllük gülistanlık olmayacak ama ama da…. umut da mı etmeyelim! Ya olursa? Ya değişirse? Ya bu kez göl maya tutarsa? iklim değişir Akdeniz olursa… Yok bunu başa saralım. Şu ortamda, bol karlı kara iklimi lazım bünyeye…)

Bunları otobüste yazıyorum. Küçük kız uyuyor. Anne de daldı. Onlar uyumadan teleferiği aradım. 20’ye kadar çalışıyormuş. Otobüs bu seyirde giderse kesin yetişirim. Demek ki: Gece Bursa’dan Uludağ’a teleferikle gideceğim. Ah ne harika bir hayatım var. Geç kalmam bile bir işe yarıyor falan diye kendi kendime düşünüyorum. Gülümsüyorum da. Böyle tatlış, müstehzi bir kıvrım var dudağımın kenarında. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Bursa’da Zaman* şiiri aklıma geliyor:

Bursa’da bir eski cami avlusu,

Küçük şadırvanda şakırdıyan su;

Orhan zamanından kalma bir duvar…

Onunla bir yaşta ihtiyar çınar

Eliyor dört yana sakin bir günü.

Bir rüyadan arta kalmanın hüznü

İçinde gülüyor bana derinden.

Yüzlerce çeşmenin serinliğinden

Ovanın yeşili göğün mavisi

Ve mimarîlerin en ilâhisi.

Böyle romantiğimdir de! Bu kez kirpiklerimi kırpıştırıyor muydum? Hatırlayamıyorum: Ziraaaaaaa… Bir çocuk ağlamaya başladı! Annneeeee evimijeeeee gidelimmm. Lütfeeenn anneeeeeejimmm… Otobüs teyakkuzda. Meğersem altına bez bağlamış annesi yolda tuvaleti gelir, diye. Bizimki gururlu; yap mı yor muş. Ben de olsam yapmaz, inat ederdim. Heheheheehe… O yüzden kendisine saygım sonsuz. Koskoca otobüs alakasız bir benzin istasyonunda durdu. 7’de Bursa otogarında olacaktık. Bebeye tuvaleti yaptırıldı geldiler. Bir teyzoş da midesini bozmuş, otobüsten inmiş otoparkın kenarında böğürüyor. Yolcuların yarısı fırsat bu fırsat kendini aşağı attı. Sigara içiyorlar. Yahu epi topu 3 saatlik yol. Bu ne çeşit bir bağımlılık yarabbim! Otobüs otobüs değil, afet çadırı. Muavin herkeşleri toparlayıp otobüse tıkana dek: Saat: 18:57 oldu mu?!  Oy oy anam:) Teleferik. Vardı hani. Ben de binecek ve şehrin ışıklarına bakarken, Ahmet beyefendinin meşhur şiirinin devamını okuyacak, hatta beyefendiciğimizin ‘5 Şehir’ kitabını tekrar okumayı düşünecektim, gelişen Bursa’yı ve modernizmin bünyemize yaptığı etkileri ah ah nidalarıyla ayıplayarak. Ve şehrin ışıkları göz kırparken yeni yıla, ben de kaderime yazılan ‘beyaz karlı prensle’ tanışmak için dağa doğru ilerleyecektim. Fakat ben var galiba kaçırmak teleferiği!.. Zira bebenin tuvaleti! Bir anneannenin bozulan midesi… Sigara gailesi…. Derken… Yarım saatten fazla bir benzin istasyonunda esir kaldık! Ne alaka tabiiki de aklıma Kemal Tahir’in o nefis üçlemesinden Esir Şehrin İnsanları geldi. (Kesin okuyun. Hem de 3 kitabı birden)

Yazımızın ana fikrine dönersek: O gül gibi teleferiği kaçırdım. Hayallerim çöp, kar prensi çokoprens oldu! Konfor alanının dışına çıktığında: Sudan çıkmış balık, eşekten düşmüş köylü, seyirci patlaması yapacak diye pek umut bağladığı dizisi 4. bölümde final yapmış yazar kıvamına gelen kaç kişiyiz!!! Evet, bin kunduz: Teleferiği kaçırdım, demiş miydim! Hem de bir veledin inadı yüzünden de demiştim galiba. Empatinin kökeni sempati olmalı. Ve esas maceranın o zaman başladığını anladım. Madem teleferiğe binemiyordum, pekiyi ben nasıl gidecektim Uludağ’a. Daha önce İstanbul’dan direkt araçla gelmiştim hep. Kalakaldım mı Bursa otogarında! Duydum ne dediğinizi. Yok cicim, dolmuş da yok o saatte, başka herhangi bir toplu taşıma olmadığı gibi. Uludağ’a sağsalim gitmek için binmeniz gereken taksi durağı Çekirge’de. Adı da; Uludağ taksi… Ve oraya gittim. Bindim. Yol 1 saat sürdü… Sonra mı???? Hehehehe… Orası başka sayıda. Sonra uzun yazıyorsun diye fırça atıyor bazıları.  Merak edin. Der mi şim.

Lakin şunu yazmadan da edemeyeceğimLSuratıma doğru o telesiyaj demirini fırlatıp ben yere düşerken ‘iyi misin’ diye bile sormadan vınlayıp ortamdan kayarak uzaklaşan denyo!!!! Sana da erkek diyen olabilir, lakin suratıma saatlerce tuttuğum buzların bana verdiği yetkiye dayanarak zatına bir ek getirmek istiyorum: Müsvedde! İnsan, taş olsa öyle biri yerde kıvranırken nadim olur ve yanına gelip hiç olmazsa bir ‘geçmiş olsun’ der. Seni karmaların şahı Allah’a havale ediyorum. Nasıl olsa o alır havanı!

Evet, bu haklı isyanımın ardından… Esas konuya dönersek; Hayat böyle işte. Sen plan yaparsın, o hiç oralı olmaz. Zira sizin için daha ilginç ve şaşırtmacalı planları vardır. Ve dahi acılı olduğu kadar da eğlenceli olabilir akabinde olaylar zinciri. Bu sene kendim ve tüm dostlarım, okurlarım ve hatta haydi büyüklük bende kalsın, sevmeyenlerim için bile eğlencesi ve keyifi bol bir sene diliyorum. Bereket, şans, sağlık ve huzur… Ekstra şahanelikler istiyorsak zaten bizim çabamıza bırakıldığını hepimiz biliyoruz!

 

 

Bursa’da Zaman*

Bursa’da bir eski cami avlusu,

Küçük şadırvanda şakırdıyan su;

Orhan zamanından kalma bir duvar…

Onunla bir yaşta ihtiyar çınar

Eliyor dört yana sakin bir günü.

Bir rüyadan arta kalmanın hüznü

İçinde gülüyor bana derinden.

Yüzlerce çeşmenin serinliğinden

Ovanın yeşili göğün mavisi

Ve mimarîlerin en ilâhisi.

 

Bir zafer müjdesi burda her isim:

Sanki tek bir anda gün, saat, mevsim

Yaşıyor sihrini geçmiş zamanın

Hâlâ bu taşlarda gülen rüyanın.

Güvercin bakışlı sessizlik bile

Çınlıyor bir sonsuz devam vehmiyle.

Gümüşlü bir fecrin zafer aynası,

Muradiye, sabrın acı meyvası,

Ömrünün timsali beyaz Nilüfer,

Türbeler, camiler, eski bahçeler,

Şanlı hikâyesi binlerce erin

Sesi nabzım olmuş hengâmelerin

Nakleder yâdını gelen geçene.

 

Bu hayâle uyur Bursa her gece,

Her şafak onunla uyanır, güler

Gümüş aydınlıkta serviler, güller

Serin hülyasıyla çeşmelerinin.

Başındayım sanki bir mucizenin,

Su sesi ve kanat şakırtılarından

Billûr bir âvize Bursa’da zaman.

 

Yeşil türbesini gezdik dün akşam,

Duyduk bir musikî gibi zamandan

Çinilere sinmiş Kur’an sesini.

Fetih günlerinin saf neşesini

Aydınlanmış buldum tebessümünle.

 

İsterdim bu eski yerde seninle

Başbaşa uyumak son uykumuzu,

Bu hayâl içinde… Ve ufkumuzu

Çepçevre kaplasın bu ziya, bu renk,

Havayı dolduran uhrevî âhenk..

Bir ilâh uykusu olur elbette

Ölüm bu tılsımlı ebediyette,

Belki de rüyâsı bu cetlerin,

Beyaz bahçesinde su seslerinin.

 

Ahmet Hamdi Tanpınar

 

 

 

 

Reklamlar
taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yazma Sıkıntısı!

İçim şişti! İnstagram hesabıma koyduğum fotoğrafın aslında ne denli manidar olduğunu cümle aleme anlatmak için bloğuma  ‘En Kolay Mükemmel Bozulur’ başlığı ile bir yazı yazmak istiyordum. Daha da fenası, bundan önce de ‘Tutumluluk ve Kökler’ konusunda bir yazıya giriş yapıp yarım bırakmıştım. Geçen gün kendime, hadi dedim, ne bu tembellik. Otur yaz. Pek çok yazarın üretken olmak adına önerdiği yöntem: Çalakalem de olsa yazmak, değil mi? Bazıları bunları roman diye falan yayınlıyor ama olsun! Sen onlardan olma. Şu zavallı bloğun için olmasa bile, sırf yazma kasın gücünü kaybetmesin diye, yaz. Aklına ne geliyorsa, Allah ne ilham ettiyse. Sadece yaz gitsin. Hem bloğunun adına da bu tavır yakışır. Nasıl diş macunundan çıkanlar geri ittirilemiyorsa sen de çalakalem akan satırlarda yazdıklarına saygı duy, falan! Ve yazıyı yazdım…

Teee Allaaaaahım! Nasıl berbat oldu anlatamam. Tüylenmiş kazak gibi, yok bu benzetme olmadı! Hımmm mesela; yayları bozuk yatak gibi… Bu benzetme de sıradan ve daha fenası yetersiz kaldı hislerimi anlatmaya! Mesela mesela; kanatları kesik kuşlar, yosunsuz taşlar, acısız hayatlar, freni patlamış arabalar, ampülleri yanmış avizeler, son kullanma tarihi geçmiş kahveler, üç gün önce yağmış karlar, kusmuklu yollar……. Böyle benzetmeler geliyor aklıma ki hepsi yavan. Yani be ğen me dim yazdığımı. Sıkıntılı bir şekilde evde dolanmaya başladım. Bilgisayarım son derece formda, sorunsuz ve açık bekliyor. Ağzı açık. Sanki dişleri var. Şu kelimeleri yolla da öğütelim güzelim, der gibi. Dipsiz bir karanlık kuyu. Karanlık kuyudan çok kara delik. İçine ne atsam yutacak. Ne yazsam olmayacak. Ürkütücü bir havada bana bakıyor. Yazmazsam yani onu beslemezsem kelimelerle beni öğütecek.

Böyle saçma şeyleri daha fazla düşünmemek için her zamanki manidar çözümler aklıma geldi. İlki yemek yemek. İkincisi lavabo ovmak. Neyse….

Akşam yemeğimi yedim. Ama ne yemek! Normal yemek hazırlama süremi katlayarak bir ton saçma şey ekledim menüye. Sehpayı kurdum. Zira yemek masası savaş alanı gibiydi: Kitaplar, defterler, notlar… Örtüyü geçtim tabak koyacak yer yok dağınıklıktan. Yaptıklarıma mal müdürü gibi melul melul bakarken birden silkelenip; Çok yapmışım yahu dedim. Pek tatlış bir komşuma mesaj attım. Yemek yaptım ama ayarı kaçtı, çok oldu galiba gelsene diye. Karşıdayım yetişemem dedi. Kaçırdın ziyafeti bebeğim dedim, telefonu kapatırken.  Kendi kendime de, ben de keçileri kaçıracağım bu gidişle dedim ki durumumun farkında değilim sanılmasın! Yemeklerin hepsini yedim. Yetinmedim, koca bir bardak acılı şalgam suyunu içtim. Üstüne meyve/tatlı dahil, neler yiyip içtiğimi ise yazmıyorum. Çay falan hikayede yan karakter bile değil ama onu da içtim. 3 ince belli bardak. Anlayın yani!

Faydalı bir şeyler yapayım derken film izlemeye karar verdim. Oskara aday, Venedik’ten altını kapmış pek bi’şahane Roma’nın yarısını seyrettikten sonra devam etmek istemedim. Hakkı verilerek seyredilmesi gereken filmlerdendi zira. Napiiimmm diye kara kara düşünürken. Çlink etti anahtarın sesi. Sahi ya; Netflix’te ilk fantastik Türk dizisi yayına girmişti değil mi? Hakan Muhafız’a bakayım dedim. Daha ilk bölümde şaşkınlıktan bir yerlerim boyoz gibi açıldı! Gözlerim yani! Yılmadım 2. ve 3. bölümleri de izledim. Önyargılı olmayalım diye. Hikayesi zayıf, karakter analizi sıfır ve izleyiciyi aptal yerine koyan diziye ve pek fena Hakan karakterine bu kez sadece gülmedim. Açtım Netflix’in instagram sayfasını yorum yazdım. Dedim ki: Heyyy ulu Netfliksçiler, diyelim ki size bir bebe emanet ediliyor. Bu bebe ileride İstanbul’u kurtaracak. Soyu sopu pek şaşalı. İnanılmaz derecede insanüstü özellikleri falan var, hiç mi iki satır bir şey öğretmez emanet edildiği, baba dediği adam ona? Hiç mi geleceğe hazırlayacak bir eğitim vermez? El kadar bebeye, sen ileride süper güçlere sahip olacaksın vs deme tabii ki; ama bir emek ver di mi! Okula gönder, tarih bilsin. Osmanlıca bilsin. Biraz entelektüel olsun. Bu Hakan ne yapıyor. Halı taşıyor. Babasından zılgıt yiyor. Dükkan açma hayalleri kuruyor. Babası öldürülüp olan biten anlatılınca da zırıl zırıl… Kızdan dayağı yiyor. Lakin esas karakterde olması gereken özelliklerin hepsi kızımız Zeynep’te var. O zihniyet ve tavırda bir kızın tipsiz ve itici hocasıyla neden düşüp kalktığını anlamasak da (hey senaristler bir zemin lazım di mi böyle şahanelikler ekleyecekseniz de!) hadi diyoruz gençtir yapmıştır bir hata! Kız yani Zeynep: Doktora öğrencisi. Asistan falan. Hakan, dövüşmeyi bu kızdan öğreniyor. Ama çok komik bir öğrenme süreci bu! Bir de Leyla var. Baygın bakışlı. Hoşça bir kız. Valla Çağatay yağlı buzağı gibi soyununca, kız demiştir ki bu mu yani!!!! Çağatay’da memeler falan 95d!  İnsan biraz spor yapar. Sıfır tüy. Ulan Türk erkeği misin? Ecnebi diyarlarından kaçan bir kedi yavrusu mu belli değil. Ecnebi diyarları demişken: Tee bilmem kaç yapımı Holiday / Tatil filminde, LA’li ve pek problemli lakin havalı, hatta snob hanım kızımız Cameron Diaz’ı mest eden, 2 çocuklu editör rolündeki Jude Law’ın  vücudu bile ona yüzbin basarken… (Arada sıkılınca eski romantik filmleri izlediğim anlaşılmıştır umarım. E herkese filmde de olsa bir Mr. Darcy lazım değil mi? Not: Matthew MacFadyen ağbimiz de pek hoş görünüyordu filmde. Sonradan o da pörtlemiş:) Unutmadan: Pride and Prejudice bir Jane Austin uyarlamasıdır ve  şahane oyuncu Emma Thompson filmin senaristlerindendir. Neyse… Kendimi boğuyorum. Siz cânım okuyucularımı detaylara boğmiim bari. Hakan Muhafız bahsimize dönersek:

E bunu mu yazdın tam olarak diye soranlarınız için Netflix’e yazdığım yorumu aynen kopyalıyorum buraya:

‘netflix, bari sen yapma! hakan muhafız nasıl saçma bir dizi olmuş? fantastik edebiyatta bile ana karakter için gerçeklik algısını pekiştiren bir zeminde tüm kişilik modifikasyonları düzenlenir. hakan karakteri, onu yetiştirenler ulvi görevinin gayet farkında olduğu halde bildiğin mahallenin cahil ve bıçkın delikanlısı. diyeceksiniz ki ‘canımcım gömleği giyince kurşun geçirmez vs oluyor ya!’ … ee sonra? bu çocukçağızın bir entelektüel altyapısı olsa fena olmaz mıydı? yanında büyüdüğü ve baba dediği amcamız ırgat gibi halı servisi yaptıracağına ve her boş bulduğu yerde kalayı basacağına ilerideki ulvi görevi için üç beş kelam öğreteydi ya!!! isyankar bir tip olsun istediniz diyelim, hiç olmadı üniversitede asistanlıktan atılaydı ya bunun nedeni de kötü adama karşı çıkması olaydı. sonra, koskoca adam bebe gibi zeynep’in karşısında ağlamayaydı! kız iki hamlede yere sermeyeydi. antikahraman desek o da değil. bir garip hakancık…. ilk bölümde nakavt! istanbul’u biz kurtarırız icabında🙈 (not: gömlek animasyonu da hı hı… bu ülkede game of trons’a iş yapan animasyoncular varken…. üstelik)’ 

Milletin rahatlamak için sahte hesaplardan hönkürme tipinde verdikleri ayarı bendeniz cennetkuşu işte böyle ayan beyan ortalığa dökülerek yazdığım için de ayrıca kendimi tebrik ediyorum.

Yazma sıkıntısı böyle manyak bir şey. Yazamadıkça, yazsanız bile beğenmedikçe ayar düğmeniz feci bozuluyor. Yavrum kaç kişi okuyacak bloğunda yazdıklarını? diye düşünenler için yatak odasındaki çekmecede silah saklıyorum ve hatta evde piton yılanı besliyorum bilmiş olun! Evet: Epi topu bir blog yazısına böyle takabildiğime göre… Herhangi bir kreatif işim istediğim gibi olmayınca kafayı yediğim ve olur olmaz şeylere sardığım net olarak anlaşılmıştır umarım. Telefon açmadan önce ‘müsait misin, ariim mi’ babında mesaj atmakta fayda var benim gibi tiplere. Adam öldürebilirim Alimallah telefonda bile!…

Şaka şaka!!!! Şiddete karşıyız. Tabii ki!..

Meraklısına Not: Disgrafi adı verilen ve çocuklarda yazma güçlüğünü ifaden eden bir hastalık var. En sona bu problemle ilgili kısa bir metin ekleyeceğim.

aşğhfşjkhyşzşghyğdşzeeverybody needs a mr. darcy!

Disgrafi, yazı ve genel olarak yazılı anlatımda güçlüklere neden olan bir durumdur. Bu terim, dis (“bozukluk”) ve grafi (“harf biçimlerinin el ile yazılması”) şeklindeki Yunanca kelimelerden gelir. Disgrafi, beyin temelli bir sorundur ve asla bir çocuğun tembel olmasının sonucu değildir.

Disgrafi (yazı yazma güçlüğü) olan birçok çocuk için, sadecekalemi tutup belli bir çizgi üzerine harfleri yerleştirmek zor gelir. Yazıları oldukça karışık olan bu çocuklar, kâğıt üzerine düşüncelerini aktarmada sorun yaşarlar. Bu ve diğer yazma görevleri – fikir ve düşüncelerini organize ederek daha sonra ifade etme gibi – hepsi birden yazılı bir şekilde anlatım yapmalarının önündeki engellerdir.

Daha detaylı bilgi için: https://acikmavi.org/acikmavi-detay.php?r=disgrafi-yazi-yazma-guclugu-nedir-1318

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

İtirafçı Kişilik Bozukluğu!

Perişanım. Kendimi terk edilmiş ve çaresiz hissediyorum. Evdeki boşluğu onun dışında hiçbir şey dolduramaz gibi geliyor. Mubi, Netflix ve çeşitli kaçak sitelerdeki filmler, diziler ve hatta kitaplar… şimdi anlıyorum ki onun yeri başkaymış. O evde yokken eksiğim. Hatta yokum. Hatta bir hiçim! Ne mi oldu? Çarşamba akşamı bilgisayarım bozuldu! Aniden ooooooooowwwwww diye bir sesle gürleyerek yavaşladı ve ne yaparsam yapayım düzelmedi. Onu aldım, çantasına özenle yerleştirdim. Çantası eskimişti. O an dikkatimi çekti. İyileş eve dön, ilk işim bu eski çantanın yerine yenisini almak olacak, dedim fermuarı şefkatle kapatırken. Artı bilgisayara gittim. Orada kalmasına lüzum olmayabilirdi. Bir heveslendim. Evet yaaaa; hemen tamir edip geri verebilirlerdi. Velakin: Bırakmanız lazım dedi teknisyen. Üstüne su dökülmüş. Hard diskte sıkıntı var. Böyle saydı durdu. Biz size haber vereceğiz dedi.

Hayır asla katıyen bilgisayarıma su dökmemiştim! E tuşlardaki bu şişlik ne o zaman, diye sordu bilmiş bilmiş. İçini açmışlarmış. Apple testlerinden geçirmişlermiş. Allaaaammmm bensiz bu acıya nasıl dayandı acaba? Falan diye saçmalamayacağım tabii ki! Yoksa saçmalasam mı? İyi gelir mi? Beklesem hemen tamir olmaz mı diye çocuğu bir süre esir aldımsa da!! Hı hı. Hasta illaki yatacak, dediler. Elim boş eve döndüm… Evet ben bir bağımlıyım. Üstlelik gram pişmanlık duymuyor ve onu çok özlüyorum. Teknolojinin içine doğmadım, sonradan ele geçirilen kuşaktanım evet ama ama… Ben bir Kova burcuyum. Ve teknolojiyi seviyorum. Dünyadaki elit en zenginlerin bugünlerde kovadan çıkması size de son derece manidar gelmiyor mu? Linkini ekliyorum. Hehehe… Ne bu hava yaa… Neden? diye hala soranlarınıza ithafen:) * (İtirafçı kişilik bozukluğu, başlığı altında tezahür eden, halden hale savrulan çaresizlikler bütünü…)

Neyse! O günden beri evde ne yapacağımı bilemez halde dolanıyorum. Boşluktayım. Perşembe Şehnaz’ı seyretmeye gittim Les Ottomans’a… Cuma, cumartesi ve pazar… Sokakta hiçbir teselli bulamadım. Kadehlerde bulamadığım gibi :) Evdeydim. Dizilerce, filmlercee, kitaplarca veee yemelere doyamamalarcaaa! İçtiklerimi saysam hele: Ku sar sı nız! Çay üstüne acılı şalgam sonra süt… Ne varsa yani! Hiçbir şey bilgisayarımın yerini tutmuyor. Nasıl bir bağımlılık bu ya rabbi!!!

Daima uzun yazmamdan şikayet eden kuzenim, ‘Aşk tesadüfleri sever’ başlıklı yazımı okuyunca ‘ilk defa daha uzun olsun yazın istedim, dedi. Ben de içimden; Aşk şekerim, aşktan bahsedince akan sular duruyor değil mi? İnsan çağlayarak coşmak istiyor demiştim kendi kendime. Alakası yokmuş. Uzun yazıyormuşum zira o ipeksi tuşlara dokunmak… Onlardan çıkan tıkır mıkırlı ve kendi içinde ahenkli seslerin büyüsü, öylesine uzun yazmaya nedenmiş… iyi de ben neredeyse 13-14 yaşımdan beri durmadan yazıyorum. Sayısını unuttuğum günlüğüm, aldığım deli dolu notlarla dolu defterlerim, karakterler için çalıştığım kelimeleri not ettiğim başka başka defterlerim… Hepsini elimle yazmışken! Bu bağımlılık halinin nedeni ne? Hatta bu yazıyı da büyük boy bir telefonun notlar kısmına yazıyorum. Yine de ev eksik. Bilgisayarım yok…. Onun için bir şiir yazdım. Neden güldünüz ki? Anlamadım şu an! Sonuçta kedisi için çeşit çeşit şarkılar bestelemiş biriyim! En acıklısını yıllar evvel evden çıkmak için yırtınan kedimin sıkıntısını fark ettiğimde bestelemiştim. Sözlerinin ilk dizesi şöyleydi: Kedinin bileeeee sıkıldığııı bir insanım bennnn…..

Kedim şu anda perdenin arkasında saklanıyor. Balıkları pişirip onunla paylaşınca barışacağız. Dün gece o evde yokken tüm somonu yedim. Çünkü evde bilgisayarı olmayan biriyim ben ve yeme ayarım bozuldu bu yüzden. Bu her zamanki kapısından yani pencereden eve geldi. Çevreyi; özellikle mutfağı kokladı kokladı. Bir süre orada sessizce durdu. Bense çaresizce açıklama yapmaya çalıyordum. Ne bileyim geleceğini. Gelmeyek sanmıştım. Bazen Barbara’ya gidiyor ve 2 gün eve gelmiyor. (not: Barbara kedim Kuzey’in 2. evi. O Fransız kızcağızı da kafalamış hain!) Yalan hepsi yalan! Doğrusu şu ki geleceğini tahmin ediyordum. Çünkü nadiren günlerce ortadan kayboluyordu. Gerçek şuydu ki: O somonu hop diye mideye indirmiştim. Hem de bir an dahi kedimin payı olduğunu aklıma getirmeden. Çünkü çünkü aklım bilgisayarımdaydı!!! Üüüü – Burada yazar ağlamaklıdır.

Efendim konumuza dönersek. Bu bilmiş kedi, ağır adımlarla mutfaktan çıktı. Yanıma kadar yürüdü. Koltukta yayılmış organik kabak tatlısını iştahı bölünmüş bir şekilde sehpaya bırakıp bırakmama ikirciliği ile elinde tutan bana döndü ve en manalı bakışlarından birini atarken ‘Miyawww’ dedi, demek balık yedin ve bana ayırmadın. Ona durumumu açıklamaya çalıştım. Hiç oralı olmadı ve perdenin arkasına gitti ve onu göremeyeceğim bir şekilde saklanarak yattı.

Bozulan bir bilgisayarın ettikleri bununla da kalsa iyi! Pazar kalktım, kahvaltı falan kesmiyor hala kenef gibiyim. Bu korkunç durumdan çıkayım ve kedim için balık alayım diyerek Karaköy’e yürüyeyim, dedim. Normalde pazarları evdeyimdir. Neden? Bilgisayarım da evdedir ve yazı yazma ihtimalim vardır. Ayrıca pazarları sokaklar çok kalabalık olur. Çevre il ve ilçelerden ve dahi ülkelerden gelenler kahvaltıcılardır, kahve dükkanlarıdır basarlar buraları. Hele ki hava güzelse; istila kesindir. Buralar hiç çekilmez mirim.

Efenim, balık pazarı pek sevdiğim Akın Balık’ın orada. Ancak bir süredir o bölgeye gıcık oluyorum. Zira eskiden 1,5 – 2 sene önce yani Akın’ın ilerisinde çok tatlış kır kahvesi havasında gizli vahalar vardı. Eski otomobil lastiklerini rengarenk boyayarak saksı yapan, ahşap sandalyeli bu kır kahvesinin ilerisinde Akın’ın en en eski hali gibi salaş bir kaç balık restoranı… Ve tatata şimdi oralara beton döküldü. Hadi bir atraksiyon yapılsa neyse, betonlar döküldüğü gibi duruyor. Rezillik sizin anlayacağınız. Partisi önemli değil, beton döken belediye hangisi ise benden ona oy yok. Evde koltukta yatıyordum. Bu aklıma gelince Karaköy’e gitmekten vazgeçtim. Mutfaklarında nereden alındığı belli olmayan malzemelerle, pis mi temiz mi anlaşılmayan yemekleri fahiş fiyatlarla kakalayan mekanlar da aklıma gelince amann dedim, evde ton balığı var nasılsa, yarısıyla makarna yap kalanını da kedine ver. Senin acın zaten kendine yetiyor!!!

Bu yazıyı yazmaya başladım. Cidden elim uyuşmuştu ki telefonum çaldı. Arayan arkadaşım ne yapıyorsun deyince: Yazı yazıyorum ve konusu da şöyle şöyle dedim. O da dedi ki; bence depresyonunun sebebi bilgisayarın değil. Gün boyunca ay bilmem ne yengeçte. Haliyle yengeç, hem en psikopat (bknz: FBI’ın psikopat katil araştırması) hem de needy (needy ağlak değil çevirince ama bende öyle ses veriyor: Ağlak, kendine dönük ve talepkâr)! Ve sözlerine şöyle devam etti: Kaça patlayacak bu tamir sen onu söyle esas!!!

Hehehee… Sorunum var deme günlük. Teknoloji bağımlılığı bizi hayattan nasıl koparttı alt metinli bir yazı yazayım derken esas sorunu kaçırma: Bu tamir sana kaça patlar? Dolar almış başını giderken… Ve dahi ay da tüm gün boyunca yengeç burcundayken… Dur şu çikolatayı da yiyeyim en iyisi…. Şiştiniz mi? Vallahi ben de öyle…

Halime gülenlere gelince: Allah size de verir görürsünüz gününüzü. Hı! diyorum.

*https://www.marketwatch.com/story/5-strange-facts-about-billionaires-2016-03-15

Ruh halim!

https://www.instagram.com/p/Bqlab12BHLa/?utm_source=ig_share_sheet&igshid=25sh91gz3kl2

taze diş macunu içinde yayınlandı | Yorum bırakın

HILLSIDER 57 / KÖK – Vildan Çetin

Kök kitabım yayınlandığında yapılan röportajlar ve katıldığım programlar
arasında yeri çok ayrı olan bir yazıdır İpek Kigan tarafından kaleme alınan.
instagram sayfasında hoş bir sürpriz yaparak tekrar yayınlanmış. Çok sevindim gördüğümde. Yeni kitabımın yayın aşamasında şahane bir moral oldu. Bu özel yazıyı meraklı okuyucularımla da paylaşmak istedim.

İpekKigan

h57-kapak-dusuk“Bir elim ağzında diğeri saçlarında, arkasında duruyorum. Dizlerinin üstünden geriye yatırmaya çalışıyorum. Buzdan bir kütle gibi kaskatı kesilmiş bedeni. Saçlarını diplerinden iyicene kavrayarak elimde topluyorum; iki tel saçı var. Dizlerinden kasıklarına kadar olan bölge gerilmeye başlıyor; kasları araba lastiği gibi sert. İçinden teller geçiyor olmalı ki mıh demiyor, uyguladığım baskıya rağmen istediğim pozisyona gelmiyorlar. ….…………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………

Hala dizlerinin üstünde duruyor. Bu pozisyondayken gözlerini seçemiyorum. Kıpırtısız duruyor;  eli kolu tetikte. Tek hamlede yakaladı, yakaladı. Saçlarını bırakıyorum ve bir anlığına ağzından elimi çekiyorum. Olanca kuvvetiyle yakalamaya çalışıyor. Dizlerimle dizlerinin üstüne biniyorum, ata binercesine. Kollarını yakalıyorum. Tam bağıracakken ağzımı ağzının üstüne yapıştırıyorum. Tiksintim had safhaya ulaşıyor. Böğürüyor. Onu öpeceğimi sanmış olmalı: Onu istediğimi sanmış olması fikri bile midemi alt üst etmeye yetiyor.  Böğürürken ağzından fışkıran köpükler, tuzlu koltuk altlarının beyaz gömleklerde bıraktığı sarı çizgi gibi ağzının kenarlarında donmuş kalmış… ağzının içi vıcık vıcık köpük. Ağzıma bulaşıyor tükürükler. ……………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………..Çığlık atmaya başlıyor, anırıyor. Son imdat deyişinin…

View original post 1.264 kelime daha

taze diş macunu içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Aşk Tesadüfleri Sever****

Kardeşlerimden biri Metallica manyağıydı… Diğeri de Müslüm Baba. Daha eve girmeden hangisinin içeride olduğunu çalan şarkıdan anlardım. Annem öyle bir duruma gelmişti ki, hepsinden ayrı ayrı keyif alıyordu. Hatta bir gün mutfakta yemek yaparken Metallica’nın Master of Puppets’ı mı, yoksa Nothing Else Matters’ı çalıyordu tam hatırlamıyorum, şarkı ortasında durunca keyfi kaçmış olmalıydı, odaya doğru sitemle ‘kim kapadıysa açsın şunu’ seslenişi hala kulaklarımda. İşin tuhaf yanı, evde çok farklı kalelerde top koşturan bir tomar deliden hiç biri, diğerinin tavuğuna; pardon şarkısına kışt demez, efendi gibi dinlerdi. Çok beğenmez ve dinlemezse de odasına gider veya bir köşeye çekilir, kafasına göre takılırdı. Demem o ki, bizim evde, her türlü insan gibi şarkı türkü çeşidi de kabul görürdü. Ve bu çeşitlere arabesk de dahildi. Ne demokratik ailem varmış da kıymet bilememişim:)

Bana gelince, daha el kadarken Zehra ablam sayesinde Ümit Besen’den Ferdi Tayfur’a, Orhan Gencebay’dan İbrahim Tatlıses’e ve adını sayamayacağım pek çoğuna… Oldukça geniş bir yelpazede arabesk ile hemhal olmuşluğum vardı. Ancak yine de, Müslüm mü Metallica mı diye sorsalar, Metallica derdim. Ta ki, 2006 yılında Murathan Mungan’ın süpervizörlüğünü yaptığı ve Bjork, David Bowie, Garbage, Bob Dylan, Rainbow, Leonard Cohen, Jane Birkin gibi efsane isimlerin şarkı müziklerinin üstüne Türkçe sözler yazılan albümde Müslüm Gürses’i dinleyene dek.

‘Aşk Tesadüfleri Sever’ adlı bu tapılası albümde, Haris Alexiou’nun bir şarkısında  Müslüm Gürses, Sezen Aksu ile düet yapıyordu. Tanju Okan şahane şarkısı Kadınım, Alpay Nazikoğlu’nun Ayrılık Rüzgarı da aynı albümde Müslüm Baba tarafından enfes bir şekilde yorumlanmıştı. Murathan Mungan ile birlikte Tuna Kiremitçi, Ahmet Güntan, Birhan Keskin, Barış Pirhasan gibi önemli isimler de şarkı sözleri ile albümdeydi. Ve ben dinlemelere doyamıyordum. Doyamadığım gibi, eşe dosta da albümü hediye etmeye başlamıştım.

Dinlerken dinlerken Müslüm Gürses’in hayatını da merak eder olmuştum. Blogumdaki yazılarımdan birinde İzmir Fuarı’nı anlatırken Muhterem Nur’un dansöz olarak sahneye çıktığında halk tarafından yuhalanarak sahneye terk etmeye mecbur bırakılmasını yazmıştım, hatırlarsanız. Bu olayı, yazları fuarda çalışan babam anlatmıştı. Muhteşem bir düşüşün hikayesiydi. Muhterem Nur ve Müslüm Gürses arasındaki deli dolu aşkı da işte o zamanki merakımla büyük bir hayranlıkla okumuştum. Müslüm Gürses’in kendinden 21 yaş büyük Muhterem Nur’la bir tokat vesilesi ile başlayan aşkı, 30 yıl sürmüştü. Koskoca 30 yıl. Dile kolay!!!

Bilen bilir: Aşk Tesadüfleri Sever’ albümünü yıllardır dinlemeye, dinletmeye devam ediyorum. Üstelik, Müslüm Gürses’in hayatını kaybettiği 2013 yılı benim için de bir dönüm noktası olacakmış. Tabii ki o zamanlar bunu bilmiyordum. O sene Muhterem Nur’la hayatı ve yaşadığı aşkla ilgili yapılan bir röportajın başlığı şöyleydi: Sırrı aşka teslim olmaktı…

Teslimiyet kelimesini düşünmüştüm. En az aşk kadar değerli ve derin, nadir içi boşaltılmamış kelimelerdendi. Onlar bir tesadüfle bir araya gelmiş ve birbirlerine teslim olmuşlardı. Kâh Müslüm alkolizm ile savaşırken, kâh Muhterem Nur’a düşkün artis muamelesi yapılırken: Aşka varları yoklarını katarak tam teslimiyetle çıktıkları, çok uzun ve inişli çıkışlı bir yoldu onlarınki. Basit bir tesadüfle çıkılan!

Tesadüfler yoktur. Evet. Ben buna şahidim. Ve evet: Aşk tesadüfleri sever ve bazıları bunu anlamaz.  Mesela kim mi? “Müslüm” filminde canlandırdığı Muhterem Nur rolü hakkında Zerrin Tekindor’a sorulan soran Cengiz Semercioğlu.

Erkek oyunculara sorulması akla pek gelmeyen soru şu:

Hayatınızda hiç 21 yaş ufak sevgiliniz oldu mu?

  • Yok. (Gülüyor)

Gülen kim Zerrin Tekindor. Neye gülüyor. Olmuş olacak herhangi bir sevgilisi ile arasındaki yaş farkına. Soru münasebetsiz. Müstehzi bir gülüşle ‘yok’ yanıtı vermek: Yorumsuz! Zira Tekindor bir aralar Haluk Bilginer ile birlikteydi. Ve Haluk beyciğimiz ki kendisi pek sevdiğimiz bir oyuncudur, vakti zamanında 10 yıl boyunca karısına dayak atma bahsi ile gündemi işgal etmiş bir zatı muhteremdi de…. (Adı muhterem kelimesi ile anılan her kişi Muhterem Nur kadar muhterem olmayabiliyor yani…)

Ege bölgesinde yayınlanan Yeni Asır gazetesinin haftasonu eki Sarmaşık’ta çıkan haberin girişi  de şöyle:

”Ünlü yapımcı Erol Köse Twitter’daki sayfasından Haluk Bilginer’in bir dönem evli olduğu Zuhal Olcay’ı dövdüğünü iddia ederek şunları yazmıştı: “Haluk Bilginer’in Zuhal Olcay’ı kaç kere dövdüğünü bilen var mı, evet şahidim, komşumdular. Altunizade Mesa’da Olcay kaç kez ‘imdat’ diye dayak yerdi. Kadına şiddetin kültürle alakası yok. Tüm site şahit, hadi Zuhal yalanlasın, hodri meydan.”

Hayır tahmininizde yanıldınız. Buradan Ahmet Kural ve Sıla meselesine zıplamayacağım. Zira o meseledeki fikrimi burada yazarsam tatlış bir mahkeme koridoru ziyareti yapmak zorunda kalabilirim her an…

Ah evet, ne diyorduk. Aşk tesadüfleri sever ve hatta şaşırtmayı. Tükürdüğünü yalatmayı. Asla asla nidalarıyla ahkam kesen birini, sonsuza dek seninim yakarışları ile bir kapı önünde haykırırken buldurtmayı. Kavuşamayacağını anlayınca tereddütsüz zehiri ağzına boşaltmayı… Bence tüm delirmelerde, aşktan çok, aşk kelimesinin kökünün suçu var. Aşk, Arapça kökenli. Sardığı her şeyi zehirleyen sarmaşık türü bir bitkiden üreme bir kelime. Yani aşkın kökü, dalı, yaprağı gibi her şeyi zehirli.

Ha bu arada lafı açılmışken, bence aşkın ‘asla asla’ diyenler gibi sevmediği başka şeyler de var. Mesela sayıları sevmez. Yaş ve mevki farklarını. Mesela: Ekonomi bilmez gerçek aşk. Marka ve instagram pozu bilmediği gibi. Kafası daimi dumanlıdır zira hakiki aşığın… Birgün bu mevzuuda da yazmak istiyorum aslında bayaaaaa uzun bir şekilde. Belki: Muhterem Nur’u oynayan pek sofistike ve tabii ki şu zamana dek katiiiii surette arabesk dinlememiş ve kolundan olsa dahi hafifçe itilerek tutulmamış, iyi oyuncuların içindeki o garip ‘her duyguyu sanki bir zamanlar dibine kadar yaşamış’ hissine de röportaj yanıtlarına bakılırsa sahip olamayan ama isteyince şahane roller yapan ablamız  Zerrin Tekindor’u da yazarım bir gün. Ve ona derim ki: Sayılar ablacım, sayılar bizi kandırmak ve yaşlandırmak için konulmuş sahte hedeflerdir. Hz. Muhammed’in (sav) ilk eşi Hatice ile arasında 20 yaş fark vardı. Fransa cumhurbaşkanı Emanuel Macron ve eşi konusuna girmiyorum bile… Ha bir de, yazarlar gibi diğer tüm sanatçıların da yaşı gibi cinsiyeti olmaz. Sanatı olur. Sanat cinsiyetsizdir. Kadın şair, yazar, ressam yarıştırmaları da, tek dişi kalmış eril medeniyetin, egemenliğinin elinden gitmesine karşı tutunduğu son histeri krizlerinden biridir. Hala öyle yarışmalar var mı? Diye merak edenlere, Kanada’da yeni yapılan bir kadın şair yarışmasının linkini ekliyorum.

Yazıyı bitirmeden ekleyeyim. Muhterem Nur, Müslüm Gürses’le olan aşkını ve hayatını anlatan ‘Ömrümce Ağladım’***** adında bir kitap yayınladı. Orada Müslüm Gürses’in çok sevdiğim bir sözü var: Adam demiş taşın kalbi yok ama onu da yosun sarar.

İşte böyle sevgili günlük. Bazen de yapacak hiçbir şey yoktur. Sadece beklersin. Geçsin diye. Ve yazarsın. Ne dersin? Müslüm filmine birlikte gitsek mi? Biletleri ben alırım. İyi ki doğdun hediyesi sayarsın…

Aşk Tesadüfleri Sever Aşk Tesadüfleri Sever
Affet - Şiir / Tuna Kiremitçi Affet – Şiir / Tuna Kiremitçi
Ömrümce Ağladım - Muhterem Nur Ömrümce Ağladım – Muhterem NurÖmrümce Ağladım – Muhterem Nur

*

https://www.posta.com.tr/yazarlar/hakan-celenk/sirri-aska-teslim-olmakti-166834

**

https://www.yeniasir.com.tr/sarmasik/2011/06/21/haluk-bilginer-zuhal-olcayi-cok-doverdi

***

Albüm İçeriği

1.

Bir Ömür Yetmez / Sebahat Abla Mehmet Bilal / Arnold David George Murathan Mungan / Pandelis Thal

2.

Hayat Berbat – Ahmet Güntan / Bob Dylan, Bob Dylan, “Mr. Tambourine Man”

3.

Affet / Tuna Kiremitçi-Ronnie Dio, Rithie Blackmore Rainbow, “Temple Of The King”

4.

Kış Oldum – Birhan Keskin – Brian Eno, David Bowie – David Bowie, “I’m Deranged”

5.

Nilüfer / Murathan Mungan / Sunay Özgür

6.

İstanbul’a Elveda – Barış Pirhasan /Leonard Cohen – Leonard Cohen, “Alexandra Leaving”

7.

Artakalan – Birhan Keskin – Serge Gainsbourg Jane Birkin, Amours Des Feintes”

8.

Sebahat Abla – Murathan Mungan /h Pandelis Thalassinos – Haris Alexiou, “Krata Gia To Telos”

9.

Döndür Yolumdan / Özgür Pamukçu – Özgür Pamukçu

10.

Ayrılık Rüzgarı / Alpay Nazikioğlu – Saint Preux

11.

Aşk Bu / Murathan Mungan – Abed Azrie Abed Azrie, “Murmur Of THe Breeze”

12.

Ah Oğlum / Murathan Mungan – Burhan Bayar

13.

Kadınım / Mehmet Teoman – J.L. Dabadie, A. Goraguer

14.

Aşk Tesadüfleri Sever / Murathan Mungan – Gudmundsdottir Sigurdsson Bjork, “Bachelorette”

**** Şiir: Murathan Mungan

Aşk tesadüfleri sever
Kader ayrılıkları
Yıllar geçmeyi sever
İnsan aramayı

Güller açmayı sever
Zaman soldurmayı
Eller birleşmeyi sever
Yollar ayrılmayı

Herkes geçmişi öder

Bir yol ayrımında
Başlamak istersen
Yeni bir hayata
Gölgeni yedek
Bırak ardında

Hayat tekrarları sever
Yeniden başlamayı
Kuşlar dalları sever
Kanatlarsa uçmayı

*****

https://www.dr.com.tr/Kitap/Muhterem-Nur/Gulsen-Iseri/Edebiyat/Biyografi-Oto-Biyografi/urunno=0001707065001

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Herkesin Sabahı Kendine: İyi Sabahlar Türkiyemmmmm!!!!!

Saat kaçta, nerede ve nasıl uyanıyorsannn: İyi sabahlar Türkiyem. Ki bu yazı sabaha karşı 04’te yayına girmiştir. Neden mi? Deli mi titti cicim, demeyin. Hemen anlatıyorum. Konu şu:

Güünaaaaydınnnn….

Bunu 08.35’te yazmış. Öyle dedi. Evde kahve içiyormuş. Kahveye gelene dek bin ton iş var sabah yapılacak. Tahminen 07’de falan uyanmış olmalı.

Bu cici mesajı gördüğümde, midem bulanmasın diye müsliyi ağzıma tıkıştırırken kahve içiyor ve 12’deki pilates dersine yetişmeye çalışıyordum. Tayt nerede, çoraplar karışmış, tam kapıdan çıkıcam mat’ımı unutmuşum. Ay gözlüğüm…. diye panik halleri yaşarken yani. Derse güç bela yetiştim. En sakin ve yatarak olanından bir pilates seansının ardından ev. Duş, epostalar, işleri planlamaca falan… Nihayet dandik müsli değil efendi gibi bir kahvaltı etmişim. Oh! Evet şimdi mesajlara yanıt verebilirim dee, sabahın köründe ‘günaydıınnnnnnnn’ yazan  birine ne yazmak lazım. Haydi kolaysa bul. Düşünüyorum: Sana da günaydın cicim, yazsam olmaz. İyiyim yaa ne olsun iş güç desem ne alaka!!! Sonunda ne yazacağımı buluyorum: Napıyosun?

Ya işte böyle! Cidden bir çeşit malım ben. Daha da fenası cool’luk müessesesi ile uzaktan yakından alakam yok. Bir saat geçti geçmedi yanıt verdi. Hemen gördüm ve saniyesinde yanıt verdim. Sonraki her defasında, o 10-15-20 dakika ara falan verse de, hiç kastırmadım, her mesajına dakika sektirmeden zırt diye yazdım. Ve tam da içinden bu hatunun kafa nasıl bir şey diyordu sanırım, bombayı patlattım: Yaaa artık ergen gibi yazmasak olur mu? Ben sevmiyorum yazışmayı. Arayayım mı? Zira afyonum patlamış ve kendime gelmiştim. Hayat güzeldi ve dahi her çeşit kuşun dileği şekilde uçmasında hiçbirrr sakınca yoktu.

(Buraya çok değerli bir not düşüyorum. Bunu iyi belleyin. 20 yaş civarı herkes blok yazı yazıyor whatsup’da. Örnek mi? Şöyle, ne diyecekse tek metinde yazıyor bu cinsler. 1 cümle yaz gönder, sonra 1 cümle daha yaz gönder, 30’lu ve Allah göstermesin 40’lı yaşlardakilere ait bir stil… :) Hehehehe….

Neyse aradı beni bu sağolsun.

Sana ‘Günaydın’ mesajı attım ama 11’e doğru mesajım ulaştı. Merak ettim yanıt vermeyince, iyi misin her şey yolunda mı, dedi. Sevimli de sesi. Cidden merak etmiş bile olabilir. Demek; hala yazmadı kahpeeeee, vurun! iç sesiyle fodullananlardan değil: Belli.

Aa öyle mi dedim, mesleki deformasyon sebebiyeti ile düzensiz sabah uyanışlarımdan mütevellit…. Yani epifiz bezinin dinmez ihtiyaçları da araya giriyor tabiii ki de… Falan diye tam anlatmaya başlayacağım, bu konuşma akşama doğru azalınca yağmur saatlerinde yapılmıyor bu arada dikkatinizi çekerim. Saat 20:00 olmuş olacak.

Şimdi net hatırlamıyorum nasıl oldu, cümlemi ortasında kesti, bir şeyler anlatıyor. Nazik ve eğlenceli biri. Güzel okullara gitmiş ha… Geleceği parlak. Annem, Ayşegül tarzı ablalar bayılır bu tiplere. Sen kaçta uyandın bakiim, diye sordum bir ara. 06:30’da uyanmış. Çünkü bazı sabahlar koşuyormuş… 7 km. Yeni günün enerjisi ile boş sokaklardaki temiz havayı içine çekerek coşmayı ay pardon koşmayı çok seviyormuş. Arada da kampa gidiyor ve çadır kuruyormuş. Hahahahhha.. Böyle şeyler anlatıyor. Bense içimden: Kahvaltıda ekmek de yemiyordur bu şimdi falan diye düşünüyorum. Ne çadır mı? Ölsem kalmam ne o be fakirler gibi falan diye düşünüyorum. Bir yandan da anlattıkları karşısında ohaaaaannes çayırlarında yuvarlanıyorum… Fark etmiyor bile.  Hala anlatıyor. Bu arada ben de falan filanlı bi’ton alternatif gelecek kuruyorum!..

Canım sen bi’daaa beni arama olur mu dedim: Benden sana bi’halt olmaz. Olsa olsa katilin olurum. Zira diyelim ki çıkmaya başladık, tatlı minnoş bir ilişki kurduk, eh bir süre sonra türlü manyak engeli aşıp yanımda uyandığına göre yakınlık derecemiz de iyice ilerledi ve dolayısı ile defolarımı yakınen bilen biri oldun ve; velakin, haddini aşıp boş bulunup bir sabahın köründe beni uyandırdın.  Bu sona da zaten hazırlıklısındır. Gülüyor. İnanmadı tabii ki, yani bu devirde onun gibi bir cevheri bulmuşum ve sırf sabah uyanma saatlerimiz, yani hayat ritmimiz uymuyor diye, daha efendi gibi yemeğe çıkmadan kapının önüne koyuyorum. Üstelik tahmini en az 300 kızla takılmış biri. Ekmek yemiyorsa, 6 pack yani baklavalı karın gibi ileride Alaçatı’da minnoş yazlık, Yunan adları’nda coşmacalarcaaaaa eğlenmeler de garanti… Bu durdu. İçinden şaka mı yapıyor yoksa deli mi diye ayırd etmeye çalışıyor o sessizlik anında farkındayım. Hiç kaçar mı hemen son bombamı da patlattım: Ayrıca çok kaslı erkek de sevmem dedim. Hele zargana gibi zayıfları asla. Ne o kız gibi!!! Kafayı vücuduna takmış. Valla şaka yapıyorum sandı. Bu devirde onun gibi birini bulmuşum havaya giriyorum. Allah çarpar be!!!!!! Demiş miydim?

Valla bana göre tek iyi tarafı instagrama abidik gubidik fotoğraflar koymuyordu. Efenim: Facebook’un şifrelerini bile unutmuş. Pek gösteriş budalası değil aslına bakacak olursanız. Şu sabah kalkma sorunsalımız olmayaydı; eyiydi yani! Napalım; sevgili olmasak da arkadaş oluruz en kötü…

Hehehehe… Bir mesajla ilişki nasıl bitirilir anlattım işte! Kulaklarını açan, detayları doğru yorumlayanlar tüyoları kaptı…

ve fekat; Canım hepsini geçiyorum, ne bu neşe*, sabahın köründe? Serdar Ortaç’ın bir şarkısı var: Ne buuu neşee… Beni deli eden bu tavır, falan diyor. Ciddiyim sabah neşeli uyanmak? Nasıl bir kafa? Alarm çalar çalmaz, hoopp yastıktan kafa kalkar ve son derece hayattan memnun bir ifade ile hafifçe gerinerek yataktan çıkılır ve…  Duş ve giyinme ve tatlış düşünceler ve kahveler çaylar kahvaltılarcaaaaa mutluluklar memnuniyetler. İşe coşmacalı koşmacalar. Öğlen yemeğinde ne yesek ya da nerede tarzı derin düşüncelemeler… ceeee… Şahanelikler!!!

Mesleki deformasyon diye bir şey var! Evet bu doğru ama ben küçükken de uyku konusunda berbattım be günlük! Alakasız saatlerde uyur, geç bi saatte uyanır mesela sabaha karşı oturur ders çalışırdım. Ajans cenahlarında mesailerin kaçta başlayıp bittiği muammasının akabinde, diğer işlerimde ise misal: Saat 03’te gelen dış ses metinler, sesçi tarafından okunmadan önce kontrol etmek gibi ekstra gıcıklıklarla uğraşıyordum ki yayında kemençe görünürken bunu keman diye yazan editör yüzünden bölüm batmasın. Yıl 2017. TRT1 Ana Kuzusu Yarışma Programı… Ben süpervizörünüz.

Bunu geçtim 2018’e geldik. Çok meşakkatli bir belgesel yazdım yazıyorum: Yayına hazır olunca paylaşırım…. Gün içinde okunması ve  ayıklanması gereken o kadar çok bilgi var ki: Kafayı yiyorum. Gece oluyor bilmem kaç. Haydi biraz da kafa dağıtmalık bir şeyler seyret falan. Şaşıyor haliyle saatler. Bana tipten, 6 baklavalı karından önce bu tempoya dayanacak tatlış kalpli bir ağbi lazım. Ha öte yandan bir de şu gibi durumlar var. Kendi doğum gününe en geç giden kişi olmak gibisinden. Allahtan dostlarım biliyor ki kapris değil bunlar mecburiyet.

Yeri gelmişken bir anımı anlatayım hemen. Tik&Tak’ı yazıyorum e-bebek için, stüdyoda seslendirme var. Tüm seslendirilecek bölümleri gönderdim. Rahatım derken son dakika düzeltme geldi. Yapma da göreyim!!! Millet seni bekliyor. Neyse bu arada çok yakın dostlarım Karaköy’de yemekteler. Normalde hep birlikte olacağız. Dedim ki soryyyy/üzgünüm :) gelemiyorum. Affedin. Aralarında kankalarımdan Ayşegül de var Kitaplarımda kötü kahramanın adı Ayşegül diye, değiştirtmeye çalışan minnoş eski bankacılardan. Morali de çok bozuk. Bu yüzden toplanılıyor. Neyse yakınlarım keyiften değil mecburiyetten yemeğe katılamadığımı bildiklerinden üstelemiyorlar. Bunlar olurken de biri aradı, sana çok yakınım bir şeyler yiyelim mi, diye. Nasıl bir şanssa adamdaki, ne zaman arasa zamanlamamız uymuyor falan. Dedim ki bu gece beni affet, asla sokağa falan çıkamam. İşim başımdan aşkın. Neyse… Saat 23:00-23:30 gibi işim bitti. Onaylar gitti geldi. Rahatladım. Bişey seyredeyim sonra da yatarım kafasındayım. Ayşegül aradı. Ee madem işin bitti, biz bilmemnereye gidiyoruz oraya gel, bari bir şeyler içelim birlikte. Yanımda olmana çok ihtiyacım var. Lanet olsun içimdeki bu dost sevgisine geliyorum, dedim. Üstümdeki tişörtün altına bir etek giydim bir de meşhur kırmızı rujumu sürdüm gittikleri mekana vardım. Biz tam içki falan söyledik bu beni yemeğe davet eden arkadaş mekanda belirmez mi! Uzaktan el ettim. Oralı falan olmadı. Bir süre geçti, biz elimizde içkiler sallanıyoruz yanımıza geldi veeeee bana bağırmaya başladı: Yalancı yalancıı diye!!! Hani dışarı çıkmayacaktın. Ben var anlamamak gerizekalıyı lakin herkes şok tabii. Sevgilim falan olsa, ilk oradaki kankalarım bilecek kim olduğunu. Haliyle ne diyeceklerini ne yapacaklarını şaşırdı herkes. Evet tanıdıkları biri ama ne alaka? Bu ne samimiyet! Ne bu neşe di mi…. Kahpeee şrak! Ama ama Kenannn o benim ağabeyimdi ve kör ve ilk kez sokağa çıkmak istedi ve ben ona kı ya madım. Efekt: Kız ağlama sesi. Erkek utanmış. Uzun süre dalgasını geçiler mi, siz karar verin :)

Haa öte yandan bendeniz cennnetkuşu daima en en en geç yatan cenahta olmuyorum tabii… Bir de tescilli partici gece kuşları var. Mesela üst komşum. Aman sabahlar olmasın styla… Bi şekil hayat! Yaaaa eğlensinler, biz heder olduk iş güç, hayat gailesi, ev kredisi falan derken bari onlar keyiflerine baksınlar diye düşünüyorum. Bunu ona da söyledim. Ve ilk taşındığında tanış faslı esnasında dedim ki: Tek bir ricam var. Ben tahmini 02:30-03:00 arası arka tarafa yatağa geçiyorum.  Aman noolursun o tarafta gürültü yapmayınız. Sabah da erken uyanırsan, apartmanda yalıtım yok Allah rızası için aklında bulunsun. Süper bir yanıtla konuyu bağladı ve  Ya zaten ben de 06’da falan anca uyuyorum hiç sorun değil, dedi. Haliyle geç uyanıyorum. Mutluyduk bir süre…..

Muhtemelen düne kadar yalnız olan bu ağbimiz bir sevgili yaptı ve kız sabah işe giden bir tip. Ve ve ve de topuklularla sabahın köründe oradan oraya koşmak gibi de bir eğlencesi var. Gece partilemekten sabah uyanamama halleri yani!  Bu yetmezmiş gibi geçen akşam bunlar yine partiliyor, ben de yatak odamda uyumaya çalışıyorum, 03 civarına geldik, beynim deliniyor: Biri bir hatun, ya da bir kaçı!!! How many u are??? Topuklarla bir oraya bir buraya…. Yani insanın ayağıda mı ağırmaz yahu! Şöyle bi ayağından atıp o stilettoları yere basmakta mı istemez? Şekil yapıcam diye saatlerce eziyet çekmek nasıl bir kafa! İnstagram’a bir adet eğlenen ve dahasıyla çok şık ve hatta zenginlemerceee bir fotoğraf koymak için ödenen bedellere değiyorsa… üş 3 bej 5 fazladan follower için neylere değiyorsa ve dahi: Artık kimler kimler çatlatılacaksa :) Sabır sabır ya sabır, adlı güzide Göksel** şarkısını yatakta mırıldanarak 03:39’a falan ulaştım. 04’e az var. Topuklularla ben dertleşiyoruz artık öyle bir yakınlık oluştu aramızda… Dayanamadım ki hiç yapmam, mesaj attım ve pek de kibarım haa yanlış olmasın: Arka tarafa ayakkabıyla geçilmese ne güzel olurdu, yazdım. Offfffff… Atara atar, gidere gider, like’a like neslini bi tık alttan yakaladığımdan haliyle yanılıyorum bazen. Zira yan komşum geçtiğimiz yaz nadiren bahçede yemekli bir sohbete kalkıştığımız  bir gecede daha saat 01’e gelmeden pencereye çıkıp ‘Canım benim sabah uçağım var, daha az ses yapsanız’ dediğinde anında tüm masayı içeri taşıdığımızdan, benzer bir nezaket bekliyorum.

Peki, kusura bakmayin, tuvalet orada malesef, yazdı. Ve üstelik maalesef tek a ile… Bilgi Üniversitesi masterlı bu arkadaş. Ve üstüne de ekledi, Cikarttiriyorum ayakkabilari… Ne diim bilemedim. Allaha havale ederken, haydi büyüklük bende kalsın diyerek: teşekkür ederim çok naziksiniz trxyz bey, yazdım…

Herkesin yaşam şekli, yaşamdan zevk alma halleri farklı farklı. Kimi sabahın köründe uyanıp koşunca hayat daha anlamlı oluyor, kimi cumartesileri üşenmeden organik pazara Feriköy’e gidince, kimi rakı balıklı bir gecede, kimi sordum sarı çiçeğe…. Bence en önemlisi yaşam şeklimiz ne olursa olsun empati kurabilmekte. Sempati de oluyor o zaman arada. S harfi huyu gereği yumuşakça da olduğundan. Tıssslamayın hemen! Evet yılan gibi kıvrık da ama biz her insana olduğu gibi her harfe de iyi tarafından bakan cenahta geziniyoruz.

Demem şu ki : Senin, ben almiim ve dahi alana da mani olmiim hallerin, hayattan keyif alma şeklin benim yaşam kalitemi düşürüyorsa orada bir duracaksın. Sevgili olmayı geçtim, bu tiplerle arkadaşlık bile etmek sonunda anti-patik hallerde yaşamı iyice zorlaştırmaktan öteye gitmiyor.

Aslına bakacak olursanız siyaseti sevmiyorum ama: İstanbul’daki Suudi büyükelçiliği’ne girdiktan sonra sırra kadem basan bizdeki adıyla Cemal Kaşıkçı, uluslararası namıyla Khashoggi Alman vatandaşıymış. Ota boka atara geçen Almanya’dan neden tık yok ve dahi neden İngilizlerin de sesi çıkmıyor. Rusya ıslık çalıyor. Sadece Amerika’dan ses geliyor. Onlar da yaptırım maptırım derken pazarlıklarda alacaklarını alınca Suudilerden sesleri keserler yakında… Suudiler zaten bize gıcık Katar aşkımızdan diye döktürücem falan!!! Siyaset yazmiim diyorum zira görünene ve gösterilene asla ve katiyen inanılmaması gerektiğini biliyorum o işlerde!!! Fakat ha bire haberler haberler!!!

Fakat yine de Alman Vakıfları kitabını okuyun derim Necip Hablemitoğlu’nun. Bir de; diken.com.tr den Minez Bayülgen’in*** Hüsnü Mahalli ile bu konuda yaptığı röportajı… Linkini veriyorum.

Linki ararken komik de bir haber gördüm: İskandinav tarz-ı hayat çok ‘cool’: Yeni trend ‘külotlu sarhoşluk’ başlığı ile, cidden eğlenceli, sıkılırsanız onu okursunuz.

Danimarka, ‘hygge’yle, muhteşem bir yaşam standartı ve bolluk içindeki hayatıyla meşhur ya hani:  ‘Lagom’ da İsveç dilinde kusursuz denge, ne çok fazla ne çok az anlamına geliyor ya hanii!!!

Finlandiya’nın komşularına nispet bulduğu ve babam Erkete Ahmet’i  nur içinde yatsın diye anmama sebep olan rahatlama şekli de : ne lagom ne de hygge. Bayıldım bu ‘Kalsarikänni’ye diye konuyu bağlayabilirim artık sanırım. Kalsarikänni’nin anlamı ‘evde yalnız**** iç çamaşırlarla içki içmek.’ Ay aklıma bir anım geldi… Sinsirellalarcaaa :) Ve pek hoş!!! Ahhh ne günlerrrr günlerrr daha yaşanacak hepsi doyaa doyaaa***** (Ajda Pekkan’dan gelsin bu kez de) Yazarım belki bir gün onu da… Neyse!

Bitti nihayet yazı. Evet haklısınız fazla çalışmaktan fabrika ayarlarım bozulmuş olabilir ama saksı değilim ben******: İnsanım insannnn…. Üüüüüü……

Aman sabahlar olmasın! Aman sabahlar olmasın!

*Serdar Ortaç’tan geliyorrreeee:

https://youtu.be/VfDGDpNkQps

*** Sıradaki sanatçımız Göksellll:

https://youtu.be/BtpD2_S1iY0

***http://www.diken.com.tr/gazeteci-mahalli-suudiler-turkiyedeki-musluman-kardesleri-oldururuz-diyor/

**** Koskoca diken.com.tr ye ayıp ki ne ayıp: ‘evde yanlız iç çamaşırlarla içki içmek.’ yazmışlar. Yanlız değil yalnız yazılır o kelime. Neden mi? Zira yalın olmaktan gelir. Yanlış olan da yanlı olmaktan. Hehehehehehh….

http://www.diken.com.tr/iskandinav-tarz-i-hayat-cok-cool-ama-artik-yeni-trend-finlerin-kulotlu-rahatligi/

***** Veee Ajdaaaaaa Pekkann:

https://youtu.be/TIrY2UsJCLw

Senin sabahın sana… Benimki bana minnoş!

****** Erol Büyükburç toprağın bol olsun. Nur içine yat…

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Maalesefli Bir Kaş Problemi ya da Korkunun Kokusu!

1- Maalesefli Bir Kaş Problemi

(Bu başlık dil hususundaki nezih bilgilerimden faydalanmak isteyenlere)

2- Korkunun Kokusu

(Bu başlık da, biraz gülmek isteyen ve dahası; traji-komik hikaye sevenlere)

Ruh haline göre yazının başlığını seçme işini siz cânım okuyucularıma bırakarak….

Yolda gördüğüm nice güzel ve fakat iğrenç kaşlı kadına ağıt niteliğinde: 1 nesil Türk kadınının (az daha ben de dahil oluyordumJ) dövmedir, dövmenin başka bir çeşidi kıl tekniği/microblading’dir boyatmaları ile kaşlarını nasıl b.o.k ettiğini mi yazsam acaba; kendi  kaş dövmesi hikayemden…. derken, yok dedim daha acil mevzuular var. Taaa 1800’lerde Gaspıralı İsmail’den beri ‘Dilde birlik, fikirde birlik, işte birlik’… diyoruz ya hani! Ve bu düsturla yollarımızı aydınlatan büyük büyük atalarımızın çabaları sayesinde, taa 1840’larda Rusya’da yaşayan Türk kadınlarının okuma oranı Rus kadınlarınlarından fazlaymış ya hani!.. Şimdi Türkiye’ye bakınca bu okuryazarlar: Neredeee haniii… Hiiiiiiiii…. Hani? (Neco’dan gelsin. Arada nostalji de olsun.)

Evet cânım ve pek sabırlı okuyucularım: Geldik 2018’e! Bırakın dandik okul mezunlarını, Robert Kolejli Pınar Sabancı’dan Saint Benoit’lı Hacı Sabancı’ya, Bayrampaşa’nın bıçkın delikanlısı Arda Turan’ın sosyetik karısı Aslıhan Doğan’dan, bilmem ne magazincileri instagram sayfasından, dolgudur botoks’dur yaptırmazsanız darılırım ve tabii ki kocam Reha’ya gelmezseniz de hatırım kalır, ha unutmadan; penye t-shirt, kazak, kot falan yaptım ve son derece fahiş fiyatlarla satıyorum onlardan da alın amaaa’cı Nur Bilen Yavuzer gibi yüzlerce sosyal alem minnoşuna kadar… Toplumun her kesiminden insanın maalesefi; malesef yazmasına!..  Ne demeli? Benim için üstünde düşünülmesi ve acil yazılması gereken meseleler de böyle şeyler oluyor işte! Ne yapalım, ne eylerse güzel eyleyen rabbim de beni böyle yaratmış :)

Aslında bir tık daha az mühim lakin pek eğlencelik meseleler de var tabii ki. Mesela kimilerinin instagram vaziyetleri: Belki daha sonra üşenmem de kafası bi’dünya bu arkadaşları yazarım… Yazının sonuna bu mevzuu ile ilgili teaser niteliğinde pek komikli bir post (Türkçe nasıl diyoglaaa) denk geldi, onu ekleyeceğim. Biraz da gülelim di mi (değil mi) ?

Maalesef konusuna dönersek: Canlarım bebelerim, orada ‘a’ iki adet: Şöyle ki: 1, ki 2… Maal-esef Arapça bir kelime. Esef var ya hani, ondan türetilmiş. Ne yapıyormuşuz. Maalesef yazarken elimizi korkak alıştırmıyor, 2 aa boca ediyormuşuz, m harfinden sonra.

Aslına bakacak olursanız, kabızlaşmış bir problem olarak: Ki ve de/da eklerini yalan yanlış kullananları ve dahi bunlar arasında, edebi değeri olmasa da basılı kitapları bile olan şuursuzları özel olarak yazmak lazım da! Onlar zaten mimlenmiş durumda. Mimlemeye de devam ediyoruz. Rica edeceğim, ortaokul seviyesinde bir Türkçe bilgisi ile hallolacak bu konular neden hala hallolmuyor, bir bilen varsa anlatsın? Hilafsız herkes Şeyma Subaşı’nın tüm hayatını ezbere bilmeye ve izlemelere doyamıyorken neden 2 dakika bu mevzuuya vakit ayırmıyor ve sonra da ‘ay biz neden böleeeee bi ülke olduk!’ diye atıp tutmalar dost meclislerinde baştacı ediliyor, bir bilen varsa onu da anlatsın.

Madem bu bloğu okuyorsunuz. Hizmette katiyen sınır tanımadığımı da biliyor olmalısınız. Bu da onlardan biri. Şimdi basit bir kaç ‘de-da’ eki nerede ayrı kullanılır kullanılmaz tüyosu vereceğim. Sonra hemen bu başöğretmen havalarını bırakacağım: Söz :)

Örnek1:

Yemekte turşu da var….

Kaldır oradan ‘de-da’ ekini:

Yemekte turşu var.

Cümle yapısı değişti mi? Hayır.

O halde: AYRI

Örnek 2:

Sen de alıp başını gitme ne olur!

Kaldır de-da ekini.

Sen alıp başını gitme ne olur!

Cümle değişti mi? Evet.

O halde yine ayrı. Aa neden ama demeyin. Hemen açıklıyorum :)

Zira oradaki : De, dahi anlamında… Yani zaten birileri daha önce gitmiş, adamı sinir stres etmiş, bir de sen gitme, diye bağırınıyor kişi!

Örnek 3:

Sen te amma biliyorsun be karşim!!!

Evet haklısınız.

Doğru yazdınız. Lakin, te-ta  diye bir bağlaç yok.

De ve da var.

Yine yanıldız.

Örnek 4:

Annemlerde olanlar beni çok üzmüştü.

Kaldır de’yi  oradan:

Annemler olanlar beni çok üzmüştü.

Olmadı değil mi?

Ne diyor yahu cümlede anlaşılmıyor, değil mi?

De-da ayrı yazılınca anlam çöp ise:

Hemen BİTİŞTİRİLE!

Ki meselesi daha da vahim! Cidden! Onu da kendiniz öğreniniz rica edeceğim. Zira çitlenbiğim kuzim Aysel’e söz verdiğim bir konuda yazacağım.

Başlığı ‘KORKUNUN KOKUSU’

Yeminle, Allah şahidim olsun: Elle tutulmasa da gözle görülmese de bazı duyguların/şeylerin kokusu var. Korkunun kokusunu nereden biliyorsun, diye soranlarınız ve hatta ‘Hee köpekler hissediyor onu. Ve hissettiği anda da ayağınıza dişlerini geçiriveriyor. Ha bir de o koku falan değil bi’hormon adı da adrenalin. Korku sırasında oluşan değişiklikleri beyin algılıyo, sonracığıma hipofiz bezi yusuf yusuf bu hormonu salgılıyo’ diyen çok bilmişler var tabii. Ben de bir bilmişlik yapayım o halde: Bazı bilim insanlarına göre, beyin bu hormonu salgıladığı sırada yaşadığı olayları asla unutmuyormuş. Soğuk duş almak da benzer bir etki yaratıyormuş. Hani sınav, sunum, gösteri gibi unutmamanız gereken önemli bir şeyiniz varsa soğuk bir duş, ilaç gibi gelirmiş.!!! Diim de bi’işe yarayayım…

Lakin: Ben onu pek demiyorum. Yani anlatacağım konu adrenalinle alakalı mı ondan tam emin değilim aslında. Yani belki diyorumdur da tam anlamıyla öyle değildir. Şöyledir ki:…..

Ee nasıl? Durun gitmeyin. En iyisi uzatmadan yaşadığım olayı yazayım, siz karar verin. Eğlenceli de yazacağım şey demedi demeyin yani :)

Evli ve iki çocuklu olduğu halde, rahmetli eski eşimle tıngırdamalara (yani vermelere/azmalara) doyamayan ablayı bilen biliyor. E kod adlı bu ablamız, aynen tahmin ettiğim usül ve çirkeflikte bizim rahmetli ile düşüp kalkarken ne ara becerdiğini şahsen çözemediğim bir şekilde 3. koca adayını kafakola almıştı bile. Yani boru değil: 3 senede, önce çocuklarının babasına boynuzu çak, sonracığıma boşan, milleti de boşat, baktın boşattığın mal istediğin kıvamda bir mal değil, yeni birini bul, evlenmeye ikna et, sosyal medyanı aç, türlü görgüsüzlüklerini çarşaf çarşaf millete göstermeye utanma, bir de bunları şahane bir yetenek falan san! Anlatacağım olayın girişi  kısaca böyle.

Aslında kimine göre abla başarılı bile bulunabilir. 2 çocukla 3 senede 3 adam! Gönlü geniş oluyor kimilerinin! Hehehehehe!!! Yani evet. Orası da öyle ama bizim cenahta bu tip yeteneklendirmeler para etmiyor o ayrı! Neyse konuya dönelim :)

Olay bu kadınla ilgili.

Geçen sene dişim kendi kendini imha ettiğinden ve artık mecbur olduğumdan Etiler Sistem Kliniği’nde tedavime başlandı. Epi topu bir diş yapılacak. Te Allaaaam ya öyle titizler ki, sürekli gidip geliyorum. Neyse işlemin sonuna geldik, geçici dişi taktılar. Bu taa doğum günüm  21 Ocak sonrasını buldu tabii ki! Cânım ahretliğim Şehnaz sahnede olduğundan doğumgünüme gelememiş, ganimetim hediyemi de verememişti. Üşenmemiş dişçiye getirdi. Ben de bazı hediyeleri değiştireceğim falan, bir kız arkadaşımı da uzun süredir görmüyorum, özleşmişiz ‘Haydi dişçi çıkışı Akmerkez’de buluşalım’ dedik. Bu arada nasıl açım ki bilen bilir ben zaten hep açım :) Fakat doktor dedi ki yarım saat bir şey yeme sakın. Neyse bu sürede değişimleri yaptım falan derken arkadaşım aradı. Ben geldim nereye oturayım diye soruyor. Canım da deli gibi pizza çekiyor. Hamile olsam düşüreceğim. Ona bu pek önemli derdimi açınca, ay Serafina’ya gidelim dedi, fırınları taaa İtalya’dan geldi, şahane pizza yapıyorlar. Hemen geliyorum dedim.

Bu arada, uzun süredir alışveriş boykotunda olduğum için, elde o tatlış markaların torbaları ile salına salına yürüme zevkini de unutmuşum. Onu hatırlamış olarak ve annemin hediye ettiği kırmızı mantomun içinde  salınırken kendimi son derece beğenerek Serafina’ya girdim. Ay aman da aman, benim hem pek havalı, hem sarışın, hem de düşünceli arkadaşım da bana hediye almamış mı! Ağzım kulaklarımda, torbalarım pek cici yanımda, öpüş koklaş yerimize oturduk. Hemen pizzaları sipariş ettik. Ohh canımıza değsin diye de 1 şişe Sarafin füme blanc 2015 ısmarladık mı!!! Kikir kikir pek mutluyuz.

Ana! Bu içeri girdi. Kadını da ilk defa yakından, filtresiz, rotüşsüz görüyorum. Aynen tahmin ettiğim gibi. Hahahhaahah… Hem cüce, hem full estetikli (diş, kaş, göz, dudak, meme… liste uzun) hem de botoks diyarlarında coşulmuş. Hem de cilt sigara içmekten sarı siyah bir renk almış. Güya kadının güzellik salonu var. O tiple, hangi zavallı ruh halindeki ablaları kafalayıp müşteri yapıyorsa! Yazık la hepsine :) Nasıl da kıro anlatamam. (Kıro kelimesini sevmiyorum kullanmayı ama zevksiz desem az gelecek! Özenti yarım doz olacak.)

Neyse, bu beni ilkin görmedi, taze avı koca namzeti ile oturdular. Adamcağız belli yeni düşmüş. Belli ki orta sınıftan yükselmeye aday, sade sakin biri. Bu sırnaşık aç bulduysa, kesin parası ya da bir numarası vardır. Zira bu cinslerin yemi suyu gibi aşkı da parayla çalışır. Adam belli ki her şeyden habersiz saf, öyle duruyor. Bu E beni gördü! Şok şok şok şok tabi. Hahahahahahahh… Kalkıp desem ki: Adam adammm senin yanındaki bu kaşar mal var ya, başkasıyla evliyken evime geldi, kocamla yattı… Kılı kıpırdamadı. Allah çarpar demedi. Karmadan ödü patlamadı. Baktı onda bir numara yok sana zıpladı. Kaç kurtul zaman varken…

Ama demem! Der miyim! Herkesin maçı kendine ZOR! Hahahaha… Komikliyim cidden. Ne diyordum; Kenarın sınıf atlamacı mal ablası beni görür görmez havada o koku peydah oldu! Yeminle… Burnumun direği kırılacak neredeyse. Foşşşş diye havaya boşalttı resmen sıçmıklı kokusunu. Muhtemelen arayıp beni kurtarın, kadın burada falan demiştir. 10 dakika geçmedi,  bunun aynı mallık düzeyindeki iki arkadaşı koştura koştura geldi. Attıra attıra bir gelişleri var; o başka bir yazı konusu olur. Amanın; bu yeni gelen sahte sarışın tipsizler de leş gibi korku kokmuyor mu!!!! Hahahahah… Kadın beni tanısa, sırf üşengeçlikten ayağa kalkmayacağımı, o kelimeleri bir araya getirmeyeceğimi ama bir gün bu hikayeyi kesin yazacağımı ve dahi, o maldan yani rahmetliden (ölmedi yaşıyor. hemen ölü adam hakkında bu ne biçim yazı demeyin) beni kurtardığı için aslında teşekkür bile edeceğimi, hatta masalarını şampanyalara boğacağımı bilmiyor tabii ki!!! Yazarken bile gülüyorum o sahneyi. Seyretmesi çok zevkliydi bea!!! Böyle sandalyene daha bir keyifle yayılırsın falan, elinde kadeh, pizzanı kıtlıyorsun: Onlar orada panik içinde, en kısa zamanda uzamak için binbir yalan uyduruyor. Bildiğin film sahnesi. Falan!!!

Hahahaha… :) :) :)

Sonra düşündüm. Evet korku gibi daha bir sürü hissin kokusu vardı. Mesela fakirliğin, mesela yaşlanan bir ruhun, mesela başarının, mesela sadakatin, mesela iyi bir kalbin… Ve aslında bu bir kokudan çok kadim kitaplardan Kybalion – Yedi Kozmik Yasa’da ‘Antik Yunan ve Hermetik Felsefesi anlatılırken detaylı bir şekilde izah edilen titreşim felsefesi ile ilgiliydi! 3. Tekamül prensibi olan titreşim prensibinde: Enerji, zihin, hatta ruhun çeşitli tezahürleri arasındaki farkların büyük ölçüde farklı titreşim oranlarına bağlı olduğu açıklanıyordu. Özetle bu prensip: Hiçbir şey durmaz, her şey hareket eder, her şey titreşir, diyordu bize.

Evet bizler hangi halde olursak olalım titreşiyor ve havaya titreşim seviyemizle ilgili bir his bırakıyorduk. Ve aslında herkes, merkezde aynı yaratan kanalıyla titreştiğinden, karşısındakinin titreştiği kanalı biliyor ve hissediyordu. Ve nebii soyundan değilse, evet herkes bir şeylerden korkuyor ve ona göre bir rezonansta titreşiyordu. Kimi yılandan, kimi parasızlıktan, kimi başarısızlıktan, kimi yaşlanmaktan, kimi aldatılmaktan… Korkular çeşit çeşitti. Ancakkkk bence, bu titreşimlerin hepsinden, biraz önce bahsettiğim korku tipindeki titreşimin bir farkı var: Suçlu olmak. Masumiyetini kaybetmek.

Anladığım kadarıyla masum ne kadar korkarsa korksun, yeni kesilmiş çimen, henüz dinmiş yağmur, havlu aralarına konmuş beyaz sabun ve dahi Chanel Coco Mademoiselle gibi kokuyordu :) Üçkağıtçı, yalancı, egosantrik, hep kendini düşünerek hareket eden ve hatta yapıp ettiği kötülüklere şahane bahaneler bulup tatlış iyilik perisi havalarında ortada dolananlar da hem birbirine benziyor, hem de birbirleri gibi titreşirken o adını koyamadığınız nahoş kokuları salıyorlardı ortama.

Bu naçizane fikrimi, bir vesile ile cânım çitlenbiğim Aysel’e İzmir’de anlatmıştım. Bu anlattığın olayı yazacak mısın, diye tatlı tatlı sorunca boş bulunup; bilmem belki yazarım, deyince, ne olur söz ver benim için yaz dedi… Ay söz vermez olaydım. İzmir’den geldiğimden beri kabus gibi tepemde. Canımı yiyor yaz da yaz! O kadar iş güç var. Sokağa adım atacak vakit yok. Hem de kim okuyacaksa artık! Şaka gibi: Yazdın mı diye soracak korkusundan whatsup’ı açamıyordum. Ve bir gece yarısı gelen ilhamla yazdım. İnsan sözünü tutunca nasıl da rahatlıyordu. Kesin bu duygunun da bir hormonu, kadim bir açıklaması vardır. Çok baymayayım diye oraya girmiyorum.

Yaa işte böyle!.. Yazarım icabında!

Not1:

İzin verirseniz son notumu da Kybalion’dan bırakayım: Üstadın silahı küstah inkar değil, dönüşümdür.

Not2:

1982 yılında Eurovision’da yarıştığımız, Neco’nun ‘Nerde hani’ adlı güzide ve pek eğlenceli şarkısını da buraya ekliyorum. Eğlenceli şarkı valla. Eskiden daha komikli bir ülke miymişiz ne!? Nerdeee haniii… Hiii haniiii :)

Pek Derin Ruhlu İnstagram Avcılarına İthafen: Flört, flört, flört... DM dm dm... Onu takip et. Bunu bırak. Sığlık derecesi bataklık.... Pek Derin Ruhlu İnstagram Avcılarına İthafen: Flört, flört, flört… DM dm dm… Onu takip et. Bunu bırak. Sığlık derecesi magma. Ruh hali bataklık….
Prof. Dr. Mehmet Kanar, Kanar Osmanlı Türkçesi Sözlüğü Prof. Dr. Mehmet Kanar, Kanar Osmanlı Türkçesi Sözlüğü

Prof. Dr. Mehmet Kanar, Kanar Osmanlı Türkçesi Sözlüğü, sf: 1959, Say yayınları

Arda Turan, Berkay’ın karısına asılmış. Sonra da burnunu kırmış. Sonra ‘aa bilmiyodum’diye özür dilemiş. Onun karısı Aslıhan da bunu yayınlamış maalesef! Hahaha… Hayalet Avcıları gibi Maalesef Avcısı olacağım ben de!

* Neco’dan geliyor: Nerdeee haniiii… Hi? Haniii :)

ttps://youtu.be/egp-Dj4jJn8

İleri kaş dövmesi teknikleri:) Terliğimi getirin bana!

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın