Duvara Yazılan Şiirler!

Hillsider Dergisinin 87. sayısı için yazdım keyifle okumanız dileğiyle..

DUVARA YAZILAN ŞİİRLER!

Yazarak hayatını kazanan birinin, uzun ve meşakkatli bir yazı gecesinden sonra bakkala gitmek için evden çıktığında penceresinin üstündeki duvarda ‘Sen kitap yaz, ben okurum’ cümlesini görmesi ile izlendiğini fark etmesi… Ve ardından, bunu kim yazdı acaba sorusu ile başlayan duvar yazılarını okuma sevdası, kimbilir kaçınızda farklı şekillerde ortaya çıkmıştır. Nasıl oldu da seni yazarken gördüler ve bunu yazdılar diyenler için hemen bir not düşeyim: Evim bahçe katında ve kalın perdeleri çekmedikçe yoldan içerisi görünebiliyor. Tek seferlik görme yetmez tabii ki bunu yazabilmek için, çok sık geçen biri olmalı. Belki de bir yerde karşılaştığım… Belki de beni tanıyan ve yazılarımı okuyan: Biri! Kimse artık o biri…

Bu olayın ardından, daha önce pek de dikkatimi çekmeyen duvar yazılarını daha bir hevesle okumaya başladım. Hayranı olduğum yönetmen Tarkovski’den, diğer bir arzu ismim; 19. yüzyılın önde gelen denemeci, eleştirmen ve göstergebilimin babası Barthes’a kadar pek çok sanatçıyı etkileyen ve ürünler verdiren Haiku sanatına zamanında fena sarmış biri olarak bu kaçınılmazdı belki de. Tıpkı mırra kahvesi gibi kaynatıla kaynatıla özü çıkarılmış, lezzetini sadece tadını çıkarmayı bilenin anladığı, üstünde uzun uzun düşünülmüş: Kısa, sade, öz ve derin! Bir dakika canım; Haiku da ne diyeniniz varsa kısaca şöyle açıklayayım: Pek kısa dizelerden oluşan lakin pek etkili anlamlar içeren Japon şiir sanatına Haiku adı verilir. Bir örnek alalım derseniz de zamanında ‘Ne’ adlı bir Hauki kitabı çıkaran Oruç Aruoba’dan bir örnek vermek isterim:

Küçük dere

Deniz’e ulaşınca

Şaşırır işte…

 

Şimdi diyeceksiniz ki Allahaşkına

‘Yeter ki,

sen çay koy

ben içerim!’

cinsi duvar yazılarının neresi: Kısa, sade, öz ve ‘evet az kelimeli lakin’ derin? Neresi, pek düşünülmüş ve pek etkili! Neresi, hecesel bir dil olan Japoncadaki gibi belirgin adımlarla Zen bahçelerinde yürürken yolunu kaybedip de bulmuş gibi şuur sahibi: Hauki ile ne alakası var konumuzun? Tek kelime ile açıklayayım: Müzikalite. İkinci kelimem: Basitlik. Üçüncüsü: İçtenlik. Dördüncüsünü: Siz bulun!

Bambu yaprağı Tanzaku üzerine yazılan veya resmedilen Haiku, çalgı eşliğinde okunduğunda dinleyende bir aydınlanma ‘Satori’, içsel bir yolculuk yaratır, der bilenler. Ritminin de, uyarırken yatıştırmaya yönelttiği söylenir. Böylece ruh ile beden arasındaki ayrılık yakınlaşmaya geçer de derler. Uygulama şansım olmadığı için, sadece ‘öyle diyoğlaa’ çerçevesindeki okumalarımdan oluşan sığ bir bilgi verebiliyorum. Bu sığlık karşılaştırma yapmama engel değil ama!

Hauki şiiri, Zen bahçelerinin sade ve sessiz gösterişi içinde ferahlığı ile bizi içine çekip hayattan soyutlarken, duvar şiirleri/yazıları şehrin karmaşası, ritmi ve kalabalığı ortasında öylecene kalakalmış, eciş bücüş kir pas içinde duvarlardan ve hatta lağım borularının üstünden, duruma göre neşeli veya asık suratlı, ıslak bir dil darbesiyle hayatımıza müdahale eder. Belki satori anına ulaşılacak kadar ferah bir aralık açmaz zamanda ama, öyle bir yerinden nüfuz eder ki içimize, o an ihtiyacımız olanı biliyormuş gibi bizi andan koparıp, hayata başka bir hattan tutunmamızı sağlar. Şehir yaşamında, mekanın sadeliği veya ferahlığından çok hislerimizin algılanıyor oluşu bizi, içsel yolculuğumuza çıkarmak için körükleyen mekanizmayı harekete geçirir. Oluşturulmuş, yani bir hedefe yönelik suni olarak düzenlenmiş mekanlar burjuva kafasının zihinlerimizi bulanıklaştırmak için yarattığı bir ilüzyondur: Dingin kafa her yerde dinginliğe nasıl ulaşacağını bilir zira.

Meseleyi kendi açımdan yazmaya devam edersem: Bazen ünlü bir şair veya yazardan yapılan bir alıntının, bazen de özgün bir kaç cümlenin, yolda yürürken zihnimi meşgul eden onca karmaşık şey arasında, dan diye ortaya çıkarak, tıpkı bir kağıdı ortasından ikiye ayırıyormuşcasına, dikkatim gibi efkarımı da dağıttığı çok olmuştur. Kararsız kaldığınız bir konuda, evrenin efendisinden bir işaret istediğiniz zamanlar olmuştur sizin de! Belki de, o çok görmek istediğinizi, ya onu görürsem diye zihin aynanızda heyecanla anarken, sadece onun ve sizin bilebileceğiniz bir anın şiirini duvarda görmek… Ve belki de fal tutmak duvar yazıları aracılığı ile… Alıntı ya da değil, duvara kırık dökük kelimelerle derdini döken ve kendini insanlara, kelimelerini hisse bağlı kullanıma açan şair ile Zen bahçesinde yürürken Hauki yazan arasında ne fark var? Biraz da kendimizi beğenelim bence. “Haiku”, bu boşlukta bir denge tesis etme girişiminden başka bir şey değilse, duvar şiirleri/yazıları da hayatın hiçliğinde yok olmamızı engelleyen cankurtaran simitleridir, diyebiliriz.

 

#ŞiirSokakta hashtag’i ile duvarları donatan yazarımız bir şiirinde diyor ki,

‘Oluruna bırak

Olmazsa tekrar bırakırsın’

 

#ŞiirSokakta, başka bir duvara da:

 

Salıncaktan düşen

bir çocuk

Hiç küser mi parka

Yazmış. Bence haklı. İnsan doyduğu yer gibi, düştüğü yere de geri gelendir: Kendi kendinin katilidir çoğu zaman ve belki de insan dediğin, yenilmelere doyamayandır. Boşuna dememiş atalarımız ‘Yenik pehlivan güreşe doymaz!’ İşte o pehlivanlar artık dertlerini esprili bir dille anlatmayı öğrendiler sanırım.

 

Ben biraz ters adamım,

Siyah atımla gelsem olur mu?

 

****

 

Oksijeni bilmem

Ama KOKUN şart

#şiirçatakta

 

****

 

Derdim oldun

Haberin yok!

 

 

 

 

DUVAR MIYIM KARDEŞİM BEN: ETKİLENİYOR İŞTE İNSAN!

Duman grubundan Kaan Tangöze’nin çok sevdiğim bir şarkısı var. Şarkının nakaratındaki sözler şöyle:

Bekle dedi, gitti

Ben beklemedim

O da gelmedi

Ölüm gibi bir şey oldu

Ama kimse ölmedi

Özdemir Asaf’ın Çizik şiirinden bestelemişler sağ olsunlar. Bir gün yine, okyanus gibi inip çıkarken hayat midemdeki bir kelebeğin kanadında, yani demem o ki gayet hassas bir durumdayım, ha düştüm düşeceğim yarıştan, bir duvarda bu nakaratı gördüm. Mucize gibi bir uyanıştı. İşte o anlık ayma hali ile kendi kendime dedim ki, ah evet, ölüm gibi bir şey oldu ama kimse ölmedi, demek ki hayat her şeye rağmen devam ediyor. Şimdi eve gideyim de, şöyle güzel ve tabii ki organik bir çay demleyip içeyim: Soluklanayım. Sonra, hayatta dalgalanmaya nasılsa devam…

Böyle anlarda dileyen kahve de içebilir ama İstanbul’un hemen hemen her duvarına imzasını çakmış #ŞiirSokakta’nın çayla yakın bir teması olmalı. Çay markası müşterim olsa, tıpkı bir sakız markasının yaptığı gibi, gider bulur-alır- verir hemhal olur, çaylı duvar şiirlerini paketlerime serpiştirirdim.

‘oldu oldu

olmadı

çay içeriz’

yazsa mesela evdeki çay paketinde: Fena mı?!

 

‘Açık çay içerdi hep,

demli olunca bardağın diğer tarafından beni göremezmiş,

öyle derdi’

diyor, Cemal Süreya. Onu da duvara yazmışlar. Okudum geçenlerde. Gülümsedim kendi kendime. Çayla gülümsemenin bir bağlantısı var mıdır acaba? Şairler gibi şiirler de karamsar değildir daima. Aman efendiler, korkmayınız cânım şiirden.

 

Gözlerinden öperim canım

En çok da burnundan

Gülme ciddi söylüyorum.

Diyor ya, Ahmed Arif. Onu da bir duvarda okudum.

 

Sitemse sitem. Şair dediğin, bir duyguyu hallaç pamuğu gibi atıp tutmadan , her bir yerini yöresini yoklamadan, bırakır mı?

 

Ne ben Sezarım

Ne de sen Brütüssün

Ne ben sana kızarım

Ne de zatın zahmet

Edip bana küssün

Artık seninle biz

‘Düşman’ bile değiliz.

Yazmış, yücelerin yücesi Nazım Hikmet. Haklı da! Düşmanlık payesini bile hak edene vermek lazım değil mi?

 

Bir de okur okumaz, şiirin tümünü okuma isteği yaratanlar var, duvarda durup dururken!

 

Benim gibi sonsuz bir at,

Hiç koşmuyorken de bir attır

Ah Muhsin Ünlü

 

****

 

Ben sana güzel şeyler duymak istiyorum demedim ki.

Sesini duymak istiyorum, o kadar

Tomris Uyar

 

****

Sonra karanfil elden ele

Edip Cansever

 

******

 

Ölüm değil ise bizi ayıran

Yazık olmuş

Oğuz Atay

 

*****

 

Ah karamela şekerim

Aşk tatlı da insanlar berbat

Haydar Ergülen

 

En güzeli de, şehrin alakasız bir duvarında, çok eski bir arkadaşınızın şiirine rastlayıp da sanki ona rastlamışsınız gibi sevinmek.

 

Herkes vapura bindi

Ben martılarla geldim

Serdar Seren

 

 

 

Duvara Yazılan Şiirler!

Duvara Yazılan Şiirler

Duvara Yazılan Şiirler

Duvara Yazılan Şiirler

 

 

 

 

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Partinin Kraliçesi!..

Yedi yaşındaydım. İlkokul birinci sınıfa gidiyordum. Sınıfın en güzel ve havalı kızlarından Sema’nın doğum günü vardı. Yurt dışından Türkiye’ye yeni taşınmışlardı. Fransız oyuncuları gibi küt kesimli, kahküllü saçları ve havalı duruşu ile hepimizi ezip geçmiş, sınıfın popüler çocuğu İsa’nın kantolarda eşi olmayı başarmıştı. Üstelik okula geldiği sırt çantasının eşi benzeri hiçbirimizde yoktu. Belki Türkiye’de sınırları içinde, hatta dünyada bile yoktu!!!! Eminim partisi de kendisi gibi çok havalı olacaktı. Ben de davetliler arasıdaydım. Görünürde partiye gitmemem için hiçbir neden yoktu: Bir şey hariç! Yaşım erdikten sonra, hem serseri, hem yakışıklı, hem de herkesin babasından farklı biri olduğu için daha çok seveceğim babamın işleri yolunda değildi. İşin aslı babam da evde değildi. Gitmişti. Annem ve üç kardeşimle başbaşaydık ve Sema’nın doğum gününe götüreceğim hediyeyi alacak paramız yoktu. Evde suratsız bir şekilde oturuyordum. Annem tüm iyi niyetiyle, paramız olduğunda Sema’ya çok güzel bir hediye alarak durumu telafi edeceğini söylüyor, haydi şimdi git, diye ısrar ediyordu. Gitmeyecektim. Hediyesiz o partiye gidemezdim. Arkadaşlarımla oynarken masaya gelen o harika pastadan yiyip limonatadan içemezdim. Çünkü hediye, o davetin bir karşılığıydı benim için.

Ancak insan dediğin, zorlukları çözmek için programlanan ve böyle böyle yükselen bir varlık değil midir?

Tüm zor anlarda olduğu gibi, Makedonya’nın bağrından kopup gelmiş bir cin yavrusu olan annemin aklıma yine şahane bir fikir gelmişti. Babam, Balıkesir’de lunapark kurduklarında birbirinden güzel ve farklı şekillerde kolonyalar almıştı. Dizi dizi, tütün, esmer, lavanta, limon kolonyaları. Lakin, elinde olunca har vurup harman savurma adeti ailemde genetik olduğundan, o kolonyalardan bir tanesi bile evde yoktu. Babam getirir getirmez hediyeler sahiplerine verilmişti: Biri hariç: İnce ve kibar bir minaresi ile minyatür bir cami şeklinde olanı! Şeklini ve kokusunu çok sevdim diye babam bu şişeyi düşündüğü kişiye değil, bana hediye etmişti. İçi doluyken odamın baş köşesinde duran şişeyi, içi boşalınca bir yerlere atıp unutmuştum. Artık annemin aklına nereden geldiyse, şişeyi çekmecelerin birinden çıkardı. Güzelce tozunu aldıktan sonra, bunu al, bakkala git ve doldurt, dedi ve ekledi, içini doldurup paketleyince çok güzel bir hediye olur arkadaşın için. Kolonyadan hediye mi olurdu? Bence olmazdı! Ama annem ısrarla olacağını söylüyordu. Sporun istisnai bir dalı olarak inadı seçen ben bakkala gitmeyince, annem bir koşu gitmiş ve şişeyi doldurtmuştu. Sarımtrak renkli kolonya ile dolan şişe, birden ilk eve geldiği günkü kadar gözüme güzel görünmeye başlamıştı. Annem evdeki defter kaplama kağıtlarından biri ile kolonya şişemi güzelce paketledi. Hediye önerisine burun kıvıran ben değilmişim gibi, paketi sevinç ve heyecanla elime alıp doğum günü evine doğru yola koyuldum. Partiye oldukça geç kalsam da artık bir hediyem vardı: Hem de çok güzel bir hediye. Ağzım kulaklarımdaydı. Arkadaşlarımla eğlenirken masaya gelecek o pastayı yemeyi, limonatadan içmeyi hak etmiştim.

Eğlence, dans, arkadaşlar, pasta, limonata: Hala da en sevdiklerim. İnsan biraz değişse ya! Bu beşli ile çeşitli hayal kombinasyonları kurarken o müthiş doğum günü partisinin olduğu eve varmıştım bile. Tam yolun başındayken Sema balkondan dışarı çıktı. Çıkmasıyla da içeri doğru beklenmedik bir çığlık savurarak, Vildan geliyor, diye bağırması bir olmuştu. Tüm sınıf arkadaşlarım balkona çıkıp sevinç nidaları ile gelişimi kutluyordu. Sema’nın annesi de gürültüyü duyunca dışarı çıkmıştı. Evin kapısından girerken, minnoş bir sitemle, neden geciktiğimi, biraz daha gecikseydim evimize gelip beni soracağını, çünkü Sema ve arkadaşlarımın ben gelmeden pastayı kesmek istemedikleri söyledi. Hasta olduğumu düşünmüşlerdi. Zira o zamanlar, okuldaki ota boka maydanoz olup çocuklarının öz kişikliklerinin gelişimine engel olacak atarlanmalar eşliğinde diğer velilere binlerce mesaj atan ve bunu çocuğuyla ilgilenmek sanan annelerin oluşturduğu whatsup grupları yoktu! Hatta annelerin birbirlerinden haberleri bile yoktu. (Bu hastalıklı durum başka bir yazı konusu olduğu için, fren yapıp esas konuya geçiyorum. ) Ben elimdeki paketi büyük bir gururla Sema’ya uzatırken, içimden çok havalı bir hediyem olduğunu, Sema ve diğer kızların beni daha çok seveceğini, doğum günlerinin aranan kızı olacağımı düşünüyordum ki, Sema paketimi açmadan annesine uzattı. Bana sarıldı. Sonra da diğerleri sarıldı. Diğer kızlar da hediyemle ilgilenmemişti. Hediyemi alan kadın, sıradan bir şeymiş gibi, koltuğun yanındaki sehpaya bırakmıştı. Sema, heyecanla ayaklarını yere vurarak, e Vildan da geldiğine göre pastayı kesebiliriz derken, annesi kek ve kurabiyelerle dolu masaya doğum günü pastasını getirmişti bile.

O gün o partiye gelen herkesin hediyesi ben gelmeden çok önce açılmıştı. Herkes hediye olarak kimin ne getirdiğini biliyordu: Benimki hariç! Bu çok büyük bir dersti. Partinin kraliçesi olmak için en büyük ya da en pahalı hediyeyi getirmeye, en pahalı ya da en şık giysiyi giymeye, partinin en güzel, en uzun, en ince, en iyi okullarda okumuş, en yakışıklı sevgiliye sahip kızı olmaya gerek yoktu. Önemli olan oradaki insanların sizin için hissettikleriydi. Sizin çevrenize yaydığınız enerjinin çeşidiydi insanların sevgisini kazanmanıza neden olan. Yoksa zoraki maddi bağ ve çıkarların zorlamasıyla ile kurulan ilişkiler bir gün geliyor mutlaka çöküyordu.

O günden bu güne, partinin kraliçesi nasıl olunur, biliyorum. Kendin olduğun müddetçe partiler de bitmez davetler de sevenler de sevilenler de! Üstelik her partide sadece bir kraliçe de olmaz. Bazen tüm kadınlar aynı anda partinin kraliçesidir. Yürekleri aynı güzellik, açıklık ve samimiyetle atan, zeki ve koca yürekli kadınların kraliçelik tacını kimse elinden alamaz. Bu bilgi ve his ile, hayatımda dost olarak daima güçlü ve akıllı kadınları seçtim. Tabii ki, iyi yüreklilik, merhamet ve halden anlama, öncelikli şartımdır. Umarım edindiğim dostlarım da, her katta bu duygularla benden razıdır.

Bu yazıyı yazmak nereden aklına geldi derseniz!.. Şahsi sebeplerden ötürü, kendimi ferahfeza, özgür ve kadınlığının gerçekten farkında hissettiğim bu ilk doğum günüm için bir yazı yazmaya karar vermeme sevgili yakın dostum Madonna vesile oldu. Evet kürk mantosu olmayan! Ne o şaşırmış gibisin okuyucu! Olamaz mı yani? Madonna ile arkadaş olamaz mıyız? Şaka şaka. Tanışsak kesin de! Şimdi kalk taa oralara git. Korumalar arasında kurtul tanış. İki laflık bir randevu kap. O arada derdini anlat. E ne anlayacaksa kadıncağız, zor iş yani. Neyse konumuza dönelim. Madonna’nın ‘Billboard Woman of the Year 2016’* ödüllerinde bir konuşması vardı. Çok önemli ve etkileyici bir konuşmaydı. Hayatını ve geldiği noktaya ulaşırken yaşadığı güçlükleri anlatırken gözyaşlarını tutmakta zorlanan Madonna, konuşmasının sonlarında bir yerde güçlü kadınlarla arkadaş olun, diyordu. Seçimi kaybeden Cliton için ise, kadınları sevmiyor bu yüzden kaybetti, diyerek devam ediyordu: Hey güçlü ve akıllı kadınlar birbirinize destek olun. Böylece daha güçlü ve kendiniz olabilirsiniz. (Tam çevirisi bu olmasa da, özeti bu manaya gelen bir konuşmaydı.) Bak dedim ya bak şu Allah’ın işine, ta Amerika’da yakın bir dostum varmış da haberim yokmuş.

Uzun lafın kısası, adına bu şarkıda parti dediğimiz aslında hayatın ta kendisi!

Siz siz olun, ister kraliçe, ister kral, ister anne, ister müzmin bekar, ister Batman, ister Joker, canınız çok çekti boşveren, şansınız yaver gitti kazanan, olmadı kaybeden, elden bu kadarı geldi tutunamayan; canınız ne isterse o ve kendi hayatınızın sahibi olun: Ama en önemlisi kendiniz ne olmak istiyorsanız o olarak. Başka birileri istedi, başkaları size öyle beğeniyor, öyle kabul görüyorsunuz diye değil.

Partinin tüm kraliçeleri: İyi ki doğdunuz!

* https://www.youtube.com/watch?v=c6Xgbh2E0NM

 

herkesin prenses olsun diye programlandığı yerde, canım ne isterse o olmamı destekleyen tüm sevenlerime (annem ve rahmetli babama minnet önceliğiyle) teşekkür ederim... iyi ki doğmuşum:)

neredeyse herkesin standartlara uygun olsun diye programlandığı yerde, canım ne isterse o olmamı destekleyen tüm sevenlerime (annem ve rahmetli babama minnet önceliğiyle) teşekkür ederim… iyi ki doğmuşum:)

 

 

 

 

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

CİNAYET ROMANI YAZANLAR MI DAHA İYİ KATİL OLUR? OKUYUCULARI MI?

Hillsider’ın kış için hazırlanan 85.  sayısında, ‘CİNAYET ROMANI YAZANLAR MI DAHA İYİ KATİL OLUR? OKUYUCULARI MI?’  başlıklı bir yazı yazdım. Sorular sorarken eğlendiren bir yazı oldu.  Umarım severek okursunuz. 

 

CİNAYET ROMANI YAZANLAR MI DAHA İYİ KATİL OLUR? OKUYUCULARI MI?

Arama motorlarındaki genel yaklaşıma bakarsanız, neredeyse cinayet romanı diye bir kategori yok, polisiye var. Arama çubuğuna ‘Cinayet Romanı’ yazdığınızda sadece bir link görüyorsunuz. Diğer tüm linkler polisiye başlığı altındaki kitapları işaretliyor. Öyle ki bu tarz kitapları hangi başlıkla ararsanız arayın hepsinde aynı sonuçlar karşınıza çıkıyor. Neden polisiye değil de cinayet romanı, bu ayrım nereden çıktı, diyebilirsiniz. Haklısınız da! Kendimce şöyle açıklayabilirim. Bir cinayetin, güvenlik güçlerinin (polis, fbi, cia, m6…) ya da olay örgüsüne bir yerinden müdahil herhangi bir kişinin aydınlatma, çözme evresini anlatmayan kitaplar da var. Ölenin öldüğüyle kaldığı kitaplar bunlar. Unutulmak, çözülmemiş de olsa, açılarak üstüne üç beş not alınmış bir dosyanın dahi olmaması acı haliyle. Ancak bu tarz kitaplarda önemli olan son vuruş anına kadar geçen olaylar. Kim çözmüş nasıl çözmüş değil. Özetlersek, cinayeti anlatan yazarlarla, cinayetin nasıl çözüldüğünü anlatanlar farklı. Tarihsel akışa baktığımızda, suç ve suçlularla ilgili romanları, Gaston Leroux’un Sarı Odanın Esrarı ile başlatanların yanında, Edgar Allan Poe Morg Sokağı Cinayeti’ni ilk örnek olarak kabul edenler de var. Polisiyenin ilk roman örneği ise 1862 yılında Charles Felix takma adıyla yayınlanan The Nothing Hill Mystery.

Birini öldürmeye karar vermek, bunu uygulamak, şeytanı planlarla veya anlık bir kararla avını ağına düşürmek (ölümcül kazalar da olmuyor değil ama onlar bizim ilgi alanımıza nadiren giriyor.), avla yüzyüze gelindiğinde son hamleyi yapmak, av ve avcının ayrı ayrı duygusal iniş çıkışları, gerilimleri, yaptıkları eylemi rasyonelize ediş şekilleri vs. işte tüm bu aşamalar beni, cinayetin nasıl çözüldüğünden veya kimin çözdüğünden daha çok ilgilendiriyor. Örneğin Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’da anlattığı gibi: Raskolnikov’un hukuk fakültesinde okuyan başarılı bir öğrenci iken maddi imkansızlıklarla baş edememesi yüzünden üniversiteyi bırakmak zorunda kalması. Bu manevi yıkımın ardından, fakirlikten dolayı işlediği cinayet. Bu cinayetin, ruh alemine verdiği taşınması imkansız ağırlık ve tedavisi olmayan bir suçluluk duygusu. Bir insanı öldürmüş olmanın iç hesaplaşmasının paralelinde yaşam mücadelesinin tüketiciliği. Ve usta yazarın bu halden hale geçişi anlatışındaki şiirsel denilebilecek tekniğin okuyucu üzerinden yarattığı bulantı. Üstelik bir önceki sayıda okuyabileceğiniz, ‘Yazarlar mı Daha Delidir, Kahramanları mı?’ başlıklı yazımda kısaca anlattığım gibi, kumar sevdası yüzünden borç harç içindeki yazarın parasını alabilmek için yayıncıya kitap yetiştirme gerilimini bilmeden bu bulantı haline dahil olan okuyucunun saflığı. Masa başında oturmuş hayalgücü sayesinde, ki tartışılan bir konudur sadece hayalgücünün iyi bir ürün ortaya koymak için yetip yetmeyeceği, yazarlar kendi hayatlarından ve çevrelerinden beslenmeden yazamazlar mı, sorusu edebiyatta sıkça tartışılan konulardandır, bir el sanatı ustası gibi ince ince işleyerek birini öldürmek nasıl bir ruh halini gerektirir. Yazarların hayatları az çok biliniyor pekiyi ya bu türde kitapları tutku ile okuyanların karakterleri nasıldır? İç dünyalarında neler gizlidir? İş uygulamaya geldiğinde okuyucu mu daha cevvaldir yoksa yazar mı sorusunu aklıma getiriyor.

 

Belki de, kendisi için ileride ihtiyaç duyabileceği kanıtları yaratıyordu.

 

Değişik bir şey yapıp yazının başında anlatmam gerekeni şimdi anlatayım. Bu yazıyı yazmak nereden aklıma geldi? Bir iki ay önce, uzun bir uçak yolculuğunda yan koltuğumda son derece mazbut görünümlü bir kadın oturuyordu. Kadının elinde son dönemin en popüler polisiye romanlarından biri vardı. Son sayfaları okuyordu. Ben ise, maalesef genetik olarak hareket hastalığından müzdarip olduğumdan mide bulantısı içindeydim elimi oynatmaya mecalim yoktu. Kadının gözlerinin pinpon topu hızıyla satırları taramasını hasetle izliyordum. Kadın kafasını bir kez dahi kaldırmadan romanı bitirdi. Kapağını kapatıp, sonu mutlu biten aşk romanlarından birini okumuş gibi huzurlu bir ifade ile göğsüne koydu. Derin bir nefes aldı. Sağına dönüp yüzüme dahi bakmadan, dergilerin olduğu gözden bir başka polisiye kitabı çıkardı. İçimden, ben de kendimi kitap kurdu adlederim bu ne yahu, derken yiyecek servisi başlamıştı. Yiyecekleri alma aşamalarında, hareketlerini yakından izleme fırsatı bulmuştum. Kadının ilginç bir tarafı yoktu. Zarif bir havası vardı. Elimi uzatacakken bana uzatılan paketi hostesten aldı. Buyurun, dedi verdi. Sonra kendininkini aldı. Masasına itinayla yerleştirdi. İçki içmiyordu. Soda istedi. Belli ki bir yandan yemeğini yiyecek bir yandan da kitap okuyacaktı. Düzeneğini hazırdı. Ancak durum bir anda değişti. Kadının elindeki çataldan üstüme sıçrayan zeytinyağlı barbunya sayesinde, konuşmaya başladık. Üç çocuğu vardı. Ev hanımıydı. Çocuklarından birini yaz okulundan almaya gidiyordu. Diğer çocuklar eşi ile birlikte başka bir uçakta gelecekti. Prensip olarak tüm aile asla aynı uçağa binmiyordu. Kesinlikle polisiye roman müptelasıydı. İki romanım olduğu ve yazarak hayatımı kazandığımı duyunca, okuduğu yazarların ve kitapların adlarını bir çırpıda saymaya başladı. Popüler edebiyat kültürüne son derece mesafeli biri olarak ben kem küm ederken, kadın onlarca yazar ve kitabın adını sıralamıştı bile. İşte bu yazının konusu o gün aklıma geldi. Yüzlerce polisiye, yani cinayet romanı okuyan bu kadın, acaba cinayet işleyebilir miydi? Haydi yaptı, diyelim, yakalanır mıydı? Yakalanmadı diyelim, vicdan azabı duyar mıydı? Belki de uçağa binmeden önce kocası ve çocuklarını öldürmüştü. Bana anlattıkları da tamamen hayal ürünüydü. Belki de, kendisi için ileride ihtiyaç duyabileceği kanıtları yaratıyordu. Belki de olanları fark ettiğimi anlayınca beni de öldürmek isteyecekti!!! Haliyle bunların hiçbiri olmadı. Konuşmamız biter bitmez kadın büyük bir açlıkla romanını okumaya devam etti. Ben de, mide bulantımı geçirecek ayran ve soda karışımından bir tane daha istedim. Uyumuşum.

 

Kendimizle aramızdaki fark, bir başkasıyla aramızdaki fark kadar büyüktür

Montaigne diyor ki, kendimizle aramızdaki fark, bir başkasıyla aramızdaki fark kadar büyüktür. Bu cümleler bir kitap tanıtımında da kullanıldı. Kitabın adı: Incognito – Beynin Gizli Hayatı*. Bir nörobiyoloji kitabı. Kitabın yazarı David Eagleman’ın iddialarından biri de şu: Eğer bir kumarbaz, kadın avcısı, katil, psikopat, tacizci değilseniz, bu sizde bir kişilik bozukluğunun olmadığını değil, beyninizin o bölgesini diğerlerinden daha iyi kontrol edebildiğinizi gösterir. Üstelik bu iddiaları bilimsel kanıtlarıyla öyle güzel de açıklıyor ki! Beyninin bir bölgesi hasar gören ve hayatı boyunca oyun kartlarını eline almamış 70’li yaşlarında bir adamın evden Las Vegas’a kaçaçacak kadar kumar delisi olması…. Son derece nazik ve sinek öldüremeyecek kadar hassas olarak tanınan bir maden işçisinin beyin hasarından sonra nobran bir küfürbaza dönüşmesi… Uyurgezerlik hastalığından müzdarip bir başkasının evdeki herkesi öldürdükten sonra aracına binerek yüzlerce kilometre uzaktaki eşinin ailesini öldürüp eve geri dönerek yatağa yatıp sabah uyandığında hiçbir şey hatırlamaması, gibi gerçek olaylarla açıklıyor David Eagleman beynimizin gizemli marifetlerini. Nasıl biri olmak istediğimizi “seçme” şansımız olmadığı, fikrinde de son derece ısrarlı. Okumanızı tavsiye ederim.

Bu üç farklı eylemin arasındaki fark ne?

Birileri canlıların öldürüldüğü kitapları yazıyor, birileri okuyor, birileri de gerçekten bunu yapıyor. Bu üç farklı eylemin arasındaki fark ne? Yazmak, okumak ve uygulamak… Gelelim baştaki sorunun cevabına. Bence, okuyuculardan daha iyi katil çıkar. Düşünsenize, poliseye edebiyatın kraliçesi Agatha Christie’den, Sherlock Holmes’ların yazarı Arthur Conan Doyle’ye, Kuzuların Sessizliği’nin yazarı Thomas Harris’ten, Georges Simenon’a, Jean-Christophe Grangé’dan, favori kitaplarımdan Koku’nun da yazarı Patrick Süskind’e kadar adını sayamadığım, tarzları ve anlatımları birbirinden çok farklı yüzlerce hin ve cin fikirli yazarın kitabını okuyacaksınız, üstelik bunları okurken de zevk alacaksınız, yazılanları satır satır hatırlayacaksınız… Ve hikaye bu ya, diyelim ki, öyle bir şey oldu ki mecbur kaldınız birini öldürecekseniz, bu işe duygularınızı karıştırmadığınızı da düşünelim, tereyağından kıl çeker gibi yapmaz mıydınız?

Yazar en fazla kendi veya birkaç tane yazarın tarzını bilip alıştığı anlayışla işini görürken (ve zaten yazma eyleminin tüketiciliği yüzünden bütün hevesi kaçmışken), okur gelmiş geçmiş tüm yazarlardan yaptığı kokteyl ile bu konuda daha profesyonelce bir iş çıkarmaz mı? Amerika’da ilginç istatistikler yapılıyor. Bunlardan biri de psikopat katillerin burçları ile ilgili. En çok cinayet işleyenler yengeçlerden çıkarken ikizler ve ardından kova burcundakilerden çok az katil çıkıyor. FBI sitesinin verdiği bilgilere bakarsak, işlenen suç sayısına göre  burçları sıraladığımızda,:Yengeçleri, boğa, yay, koç, oğlak, başak, terazi, balık, akrep, kova ve ikizler burçlarının izlediğini görüyoruz. Bu da ilginç bir konu. Acaba diyorum, polisiye yazarları genellikle hangi burçtan çıkıyor. Araştırdım ama bir sonuç elde edemedim. Çünkü ikizler ve kova burçlarından dünyaca ünlü olacak kadar orijinal yazarlar çıkıyorsa, neden psikopat katiller arasında son sıradalar? Eyleme geçmeden sadece yazanlar için orijinal biri ama korkak, diyebilir miyiz?

 

*Incognito – Beynin Gizli Hayatı, David Eagleman, Domingo Yayınları

 

CİNAYET ROMANI YAZANLAR MI DAHA İYİ KATİL OLUR? OKUYUCULARI MI?

CİNAYET ROMANI YAZANLAR MI DAHA İYİ KATİL OLUR? OKUYUCULARI MI?

 

 

CİNAYET ROMANI YAZANLAR MI DAHA İYİ KATİL OLUR? OKUYUCULARI MI?

CİNAYET ROMANI YAZANLAR MI DAHA İYİ KATİL OLUR? OKUYUCULARI MI?

 

CİNAYET ROMANI YAZANLAR MI DAHA İYİ KATİL OLUR? OKUYUCULARI MI?

CİNAYET ROMANI YAZANLAR MI DAHA İYİ KATİL OLUR? OKUYUCULARI MI?

 

 

 

CİNAYET ROMANI YAZANLAR MI DAHA İYİ KATİL OLUR? OKUYUCULARI MI?

CİNAYET ROMANI YAZANLAR MI DAHA İYİ KATİL OLUR? OKUYUCULARI MI?

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

YAZARLAR MI DAHA DELİDİR, KAHRAMANLARI MI?

Hillsider’ın sonbahar için hazırlanan 84.  sayısında, ‘Yazarlar mı Daha Delidir, Kahramanları mı?’  başlıklı bir yazı yazdım. Mesele ağır, konu uzun. Hakkı yüzlerce sayfa. Farkındayım. Okuyanlarım bunu naçizane bir özet sayarsa memnun olurum.

YAZARLAR MI DAHA DELİDİR, KAHRAMANLARI MI?

Alırken zaten yeterince ince eleyip sık dokuduğumdan okuma sırasında elimdeki kitabın yazarını düşünmem. Kaptırıp giderim çünkü… Kaptıramıyorsam da, kapatır giderim zira. Bir kitabı neden okuruz? Yazarı ilginç, farklı ve özel biri olduğu için mi, yoksa yazdıkları ilginç, farklı ve özel olduğu için mi? Yanıtının yanıt verenin, entelektüel bakış açısı, haydi her okur entelektüel mi canım sorusunu kendimize sorduktan sonra cümleye kaldığımız yerden devam edelim, haleti ruhiyesine göre değişebildiği bir soru bu galiba. Yumurta mı tavuktan tavuk mu yumurtadan başlıklı dilemmanın edebiyata uyarlanmışı.

Geçtiğimiz aylarda, bildiğim iltifatların tümünü her dilde alt alta yazsam eksik kalacak cânım Umberto Eco göçüp gidince, rahmetlinin muhteşem eserlerinden, mucbir sebeplerden dolayı yarım bıraktığım ‘Çirkinliğin Tarihi’ni yeniden elime aldığımda durum farklıydı ama: Çünkü bir gazete karesinde ilk kez Eco’nun kütüphanesi görmüş, hayranlık ve kıskançlıkla uzun uzun incelemiştim. Gelmiş geçmiş en önemli entelektüellerden, Dedalus mahlasıyla da bilinen Eco, hem çok çalışkan, hem eğlenceli hem de ilginç bir adamdı. Mahlasını, üstüne ciddi araştırmalar yaptığı James Joyce’un Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi ve tabii ki Ulysses’in tadından yenmeyen roman kahramanı Stephen Dedalus’tan alacak kadar da mütevazıydı. Ulysses’te Leopold Bloom’un nasıl sokağı izleyen ancak sokağa karşı duyarsızlıkla ona sahip çıkmayı iç içe geçiren bezginlikten şaşkınlığa savrulan ve neredeyse komik bir hali varsa ki bu halin birazdan bahsedeceğim Charles Baudelaire’e, Walter Benjamin’ce de atfedilen ‘flâneur’ kavramıyla benzerliği ilginçtir, Carlos Maria Dominguez’in Jaguar Kitap’tan çıkan Kağıt Ev’in kahramanı Carlos Brauer’in tutkusundaki farklı derinliğin tüketiciliğinde de o denli bir Eco havası vardır! Eco, ölürken bile farklıydı. Vasiyetine göre, öldükten sonra en az 10 yıl boyunca kendisi, düşünceleri ve eserleri hakkında etkinlik düzenlenmesini istemiyordu. Eco’nun en az Gülün Adı’nın kahramanları Melkli Dom Adso ve Baskerwille’li William kadar cesur olduğu tartışmasızdır da. Çünkü başına gelebilecekleri bildiği halde romanında yazdığı diyalog kolay kolay akıllardan silinecek gibi değildir.

-Bu ne? Sinek pisliği gibi yazıları olan bir kitap.

-Hee! O mu? Kur’an-ı Kerim. Sapkınların kitabı*

Kaz kaz bitmeyen ve içinde her türlü adem evladının en sivrilerinin bulunduğu yazarlar alemi dipsiz bir kuyu haliyle. Kuyu deyince aklıma nedense, Haruki Murakami geliyor. Belki de Zemberek Kuşu’nun Güncesinde, kedisinin ardından evden kaçan karısının peşinde heder olan kahramanı Toru Okada’yı ana rahmine dönüş metaforu ile dipsiz kuyulara atmasındadır işin sırrı. Açıkçası Murakami, bana hep sıkıcı gelmiştir. Rutini şu: Yazarken sabah 04’de kalkıyor. Aralıksız 6 saat yazıyor. Sonra koşuyor, hopluyor, zıplıyor, yemek bile yiyordur arada. Hatta tuvalete de gidiyor olabilir. Sonra da 21:00’da hopp yatağa. Bir Orhan Pamuk olmasa da, Murakami’nin Beyoğlu/Cihangir’de yaşadığını hayal edemiyorum. Haydi onları geçtim. Ya o pek bayıldığım, yaklaşık bir buçuk milyon kelimeden oluşan 7 ciltlik Kayıp Zamanın İzinde’nin yazarı Marcel Proust’a ne demeli! Tüm dikkati ile yazı yazabilmek için zamanının neredeyse hepsini mantar kaplı bir yatak odasında geçiren, roman malzemesi toplama amacı dışında dışarı çıkmayan, tek besini daima aynı fırından alınan tek bir çörek ve iki fincan sütlü kahve olan Marcel Proust, hareketsizlik ve yetersiz beslenmeden o denli bitap düşüyor ki, sürekli üşüyor, sıcak su torbaları ve üstüste giydiği yün kazaklar içinde yazıyor. Unutmadan: Proust, sara hastası da!

AFİLİ Mİ DELİ Mİ? ADINI SEN SEÇ HEY OKUR!

Afili mi yoksa deli mi olduğuna karar veremediğim yazar listemin favorileri belli aslında. Sokratik iddiası ile eşcinsellik yakıştırmalarını reddeden Oscar Wilde ve Wilde’ın baştan çıkardığı, yıllarca evli kaldığı karısı Madeleine ile hiç seks yapmayan, üstüne üstlük erkek sevgilisinin peşinden gittiği Afrika’da zevki sefa alemlerinde kendini kaybedenAndre Gide, sadizmin kurucusu Marquis De Sade, kumar borcu yüzünden durmadan yazmak zorunda kalan Dostoyevski, kafasına koyduğu elmayı vurayım derken karısını öldüren: Jack Kerouac ve Allen Ginsberg ile Beat Akımını başlatan William S. Burroughs… Bunları yazarken Kerouac ve Burroughs’un adlarının bir cinayet davasına karıştığını ve hapise girdiklerini de unutmamak gerek! Uyuşturucuya özendirdiği iddiası ile yayınlanır yayınlanmaz toplanan Bir İngiliz Afyonkeşin İtirafları ve Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet adlı kitapların yazarı: Thomas de Quincey. Karısını boğarak öldüren filozof Louis Althusser… İkinci karısı Charlotte’la birlikte intihar eden Stefan Zweig…1804 yılında doğan ve bir kez evlendiği halde pek çok erkekle birlikte olduğunu çekinmeden açıklayan George Sand. Ceplerine doldurduğu taşlar ile evinin yakınından geçen nehire girip intihar eden Virginia Wolf. Çocuklarının ihtiyaçlarını gördükten sonra ‘Ölmek bir sanattır’ diyerek doğalgazı açıp intihar eden Sylvia Plath ve kocası Ted Hughes! Ününün doruğunda, yaşamdan sıkılıp silahını başına dayayan Ernest Hemingway! Yazmakla bitmeyen bir liste. Pekiyi ağır seks bağımlısı olduğu için hizmetçisini köle olarak kullanan Sefiller’in yazarı Victor Hugo’ya ne demeli? Sadece o mu? Kadınlara ve cinselliğe olan aşırı düşkünlüğünden dolayı Gizli Günce’sine: Ben vajina tanrısına tapıyorum ama farklı tapınaklarda ibadet ediyorum, yazan Rus edebiyatının kurucusu ve Rus dilinin babası olarak kabul edilen Aleksandr Sergeyeviç Puşkin’in aynı kitapta ‘Bütün kadınlar bekaretlerini ilk adet gördükleri gün zaten kaybetmişlerdir’ yazdığını da unutmamak gerekir.

Liste uzun dedim ama yazmadan da duramıyorum. Haydi biraz daha devam edelim. İlk yayınlandığında dine ve halkın ahlakına hakaret ettiği iddiasıyla hakkında dava açılan Madame Bovary’nin yazarı, Mısır ve İstanbul’daki hayat kadınlarıyla birlikte olup frengi hastalığına yakalanan, aynı zamanda aşırı anne bağımlısı bağımlı Gustave Flaubert’e ne demeli? 11 yaşındaki bir kıza aşık olup evlenme teklif eden dolayısı ile sübyancı olduğu için en çok kızdığımız ama kızsak da yeteneğinin hakkını teslim ettiğimiz isimlerden, Alis Harikalar Diyarında’nın yazarı Lewis Carroll’u ne yapalım? Assak kessek olmaz ki! Yazar dediğinin içi mezbebelelik de olabilir, kevser suyu gibi püripak da! Hangi gözle baktığın önemli o içerilere. Biraz geriye gidersek mesela: Lolita’nın yazarı Vladimir Nabokov’un henüz 14 yaşındaki üvey kızına aşık olarak kitabı yazdığını da unutmamak gerekiyor..

Yazar şair takımının yazısı çizisi gibi farklı türden dertleri de hiç bitmiyor. Biz Türkiyelilere göre pek romantik dizeleriyle baştacı şairimiz 26 Aralık 1853’te bakın annesine neler yazıyor: Fiziki acılara artık belli ölçülerde alıştım. İçinden rüzgarın geçtiği, delik deşik bir pantalonla bir ceketi, altına iki gömlek birden giyerek idare etmeyi beceriyorum: altı delik ayakkabılarımı samanla, hatta kağıtla besleme konusunda ise öyle deneyimliyim ki, geriye hemen hemen sadece manevi acılarım kalıyor. Yine de açıkça söylemeliyim ki, artık üstümün başımın daha fazla dökülmesi korkusuyla ani hareketler yapamaz ve fazla yürüyemez hale geldim.* Kim mi bunları yazan: Baudelaire! Şairin yarattığı kahraman imgesi hakkında tekrar ve uzun uzadıya düşünmek isteyen vardır belki.

 

GERÇEKTEN SAKİN VE YALNIZ!

Farklı ve özel bir eser verme amacını güden yazma rutininin çok ciddi bir disiplin gerektirdiği bir gerçek. Yaratma edimi karşısında duyulan endişeli coşkudan kaynaklanan başarısızlık korkusunun yazanın duygu derinliğine verdiği hasarlar bazen tamir edilemeyecek kadar ağır olabiliyor. Yazma işi dışarıdan bakıldığında sıkıcıdır. Tercihinin içine işlemesi gerekir insanın ki bileklerini kesmesin. Bu çaba da yalnızlığı normalleştirerek alışmayı ve alışırken de nefretle aşkı bir arada yaşamayı şart koşar. Yapılacak şey son derece basittir: Bir odaya kapan, masanın başına geç ve bekle… Normal bir insanın dayanamayacağı kadar ağır bir tempoya sahip, tahammülfersah hayatı Zadie Smith’in yazdığı biyografisinden anlaşılan Franz Kafka da benzer şekilde anlatıyor bu durumu: Odandan çıkman gerekmez, masanda oturmaya devam et ve dinle… Dinleme bile, sadece bekle… Bekleme bile, gerçekten sakin ve yalnız ol. Dünya özgürce sunacaktır kendini sana… Maskesinden sıyrılmak için başka seçeneği yok, huşu içinde yuvarlanacaktır ayaklarının dibine…

 

Başlığa dönecek olursak yazarların hayatları birbirlerinden çok farklı koşullarda ve kaderleri bambaşka şekillerde ilerlese de, edebiyat tarihine kazınan karakterler yaratmak için, gerçekten orada, onlarla olmak ve tanrısal yaratıcılık anları gerekir. Belki de gerekli bir iki şey daha vardır: Kimi buna yaşama cesareti, kimi ise yaşama korkusu der! Bu korkuyla yüzleşirken üretenlerin yakınında olmanın bedelleri de ağırdır. Kont Aleksey Vronski’ye duyduğu aşktan delirip kendini trenin altına atarak canına kıyan Anna Karenina mı, yoksa kocası Lev Nikolayeviç Tolstoy’un, ‘Gidişim seni üzecektir. Bunu istemezdim, ancak bunu anla ve başka türlü davranmanın elimden gelmediğine inan. Evdeki durumum katlanılmaz olacak, hatta şimdiden oldu. Bütün olumsuzluklar bir yana, yaşamakta olduğum o lüks koşullarda daha fazla yaşamazdım ve şimdi, benim yaşımdaki insanların genel olarak yaptıkları şeyi yapıyorum’ cümlelerini yazdığı mektubu okuyunca evden fırlayarak kendini bahçedeki gölete atan karısı Sofya Andreyevna mı daha delidir? Siz karar verin.

 

 

*Orijinal metinde yer alan bu alıntı, Hillsider’da yayınlanan yazımda yer almamaktadır.

**Baudelaire: Dernieres lettres inetides a sa mere. Avertissement et notes de Jacques Crepet. Paris 1926. Sf. 44/45

  • Dergimiz yayına hazırlandığı sıralarda cenabı hakkın rahmetine kavuşan çok değerli kültür ve iş adamı İshak Alaton’a rahmet diliyorum. Nur içinde yatsın.

 

 

Hillsider Sonbahar 84. sayı

Hillsider Sonbahar 84. sayı

 

Hillsider Sonbahar 84. sayı

Hillsider Sonbahar 84. sayı

img_1912

 

 

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

En Güzel Kadınlar: Eğlenir!

BİR ZAMANLAR İZMİR FUARI 2 : GÜNDÜZ MATİNELERİ

Hillsider’ın geçen sayısında (h82- bahar sayısı) bir zamanların İzmir Fuarı’nın gazinolarını yazmıştım. Bu sayıdaki yazımı da (biraz da ısrarlar üzerine), fuarın anlatılmayı en çok hak eden eğlencelerinden birine, gündüz matinelerine ayırmak istedim.  

 

EN GÜZEL KADINLAR: EĞLENİR!

Masada davetiyeler. Hem de ismini Müzeyyen Senar’dan alan Çamlık Senar Gazinosunun gündüz matinesine: Tam tamına altı tane! Annemle teyzem, talihli arkadaşlarının isimlerini saymaya başladılar. Elemeler çetin geçiyordu. Sona altı kişi kalmıştı. Gerçek isimlerini kullanamayacağımdan, sen, ben, Ayşe, Nuran, Gülay, Emel yazacağım. Çocuklara, hele benim gibi cılızlara, fasulyeden sayıldıklarından bilet almazlardı. Annem matineye gelecekleri aramaya başladı. Heyecanıyla telefonun ahizesinden çevreyi inleten sesin sahibi Ayşe Teyze, uzun ve havalı bir teşekkür faslının ardından, hayatım, dedi, Gülay’ı öldürsen Emel’le yan yana gelmez. Bence davetiyelerden birini başkasına ver. Onlar kaç yıldır konuşmuyor ben bile unuttum!

Hillsider’ın geçen sayısından bir zamanların İzmir Fuarının gazinolarını yazmıştım. Bu sayıdaki yazımı da, fuarın anlatılmayı en çok hak eden eğlencelerinden birine, gündüz matinelerine ayırmak istedim.

Gazinoların misafirleri sadece İzmir’den değildi: Ankara, İstanbul ve özellikle İzmir’in çevre illerinden, kasabalarından, köylerinden en güzel entarileri ile otobüslere, dolmuşlara doluşup gelen kadınlar, Ege’nin canlı ve güzel ülkemin diğer yörelerinden çok farklı kültür coğrafyasının tüm renkleri ile kapıdaki uzun kuyrukta saatler öncesinden bekleşmeye başlardı. Bu kuyruğun müdavimi Alamancıları da atlamamak lazım. Yaz tatillerini Türkiye’de geçirmeye gelen işçilerimiz için de fuar en önemli sosyalleşme ve eğlence alanlarından biriydi. Kuyruklar daima uzundu. Çünkü, biletin iyi sıralardan olsa da, onun da en iyisini kapmak önemliydi. O zamanlar sanatçılara birer ilah gözüyle bakılırdı. Yakın olmak, bir fotoğraf karesinde yer almak dünyanın en önemli prestij unsurlarından biriydi. Üstelik şimdiki gibi, çek anında bak, beğenmezsen sil 100 kez yine çek bak, tarzı teknolojiler olmadığından, çekilen fotoğrafları almaya gelmek de ayrıca bir mesai harcamayı gerektirirdi.

GÜNDÜZ MATİNELERİNİN GÖZDELERİ!

Magazinel malzemesi bol bir eğlenceydi fuar. Ünlülerin patlattığı bombalar kadar, gelen misafirlerin marifetleri de sık sık fısıltı gazetelerine yansırdı. Rivayet o ki bir gün gündüz matinelerinin birinin kuyruğundaki kadınlar arasında büyük bir kavga çıkmış. Görevliler kavgacı kadınları bir türlü ayıramıyorlarmış. Dönemin en yakışıklı ve popüler seslerinden Ahmet Özhan da o sırada prova yapıyormuş. Ancak kavga sesleri öylesine yüksekmiş ki, Özhan orkestrasını durdurmuş ve ne olduğunu gözleri ile görmek için kapıya yönelmiş. Kapıya çıkar çıkmaz kavgacı kadınlar dahil herkes şok geçirmiş gibi aynı yöne bakmaya bakmaya başlamış. Aklıma filmlerde seyrettiğimiz taze et peşindeki zombiler geldi nedense. Ahmet Özhan kendine doğru hamle yapmak üzere olduklarını anladığı kadınların bakışlardan öyle korkmuş ki, koşarak içeri geri dönmüş. Biri, Justin Timberlake’in yeniyetme fanları da böyle mi dedi? Sanatçıların ne denli ihtarsla sevildiklerini başka bir örnek daha vereyim. ‘Zeki Müren hayranlarının, Müren Fuar Manolya Bahçesi’ne geldiği zaman, sevinçten içinde Zeki Müren de varken 62 model Chevrolet Impala’yı  havaya kaldırdıkları hala anlatılır.’

TÜRK FİLMLERİNDEKİ PUROLU GAZİNO PATRONLARI!

Bu işin eğlenceli olduğu kadar maddi tarafı da önemliydi. Fuar ve fuarla birlikte canlanan eğlence ekonomisi İzmir’de pek çok ailenin geçimini sağlıyordu. Bakınız: Yazar. Benim ailem de bunlardan biriydi. Dolayısı ile bir sanatçının iş yapması ve yapmaması çok öenli bir kriterdi. Sinemeda başarılı olan bir isim İzmir’de boş masalara şarkı söyleyebiliyordu. Gündüz matinelerinin en çok iş yapan yıldızların biri de Emel Sayın’dı. Hiç iş yapamayan isim ise, Filiz Akın! Bunu ben söylemiyorum. Nuri Yalçuk, namı diğer Bornovalı Nuri, bir ropörtajında söylüyor.

O dönem gazinocular arasında da rekabet büyüktü. Gazinocular kralı diye anılan Fahrettin Aslan, Hasan Ekici, Osman Kavran, Atalay Noyaner ve Nuri Yalçuk arasında rekabet çok büyüktü.

Bornovalı Nuri, 2011’de 82 yaşında verdiği ropörtajında gazinoların ahvalini şöyle özetliyordu: 1950’lerden itibaren fuardaki gazinolar öyle büyük ilgi gördü ki Türkiye’nin eğlence hayatının adeta referansı haline geldi, ünlülerin doğduğu yer olarak kabul gördü. Kapalı gişe hizmet veren gazinolara girmek için binlerce kişi kapı önünde kuyruklar oluşturdu. O dönemde Emel Sayın 750, Ajda Pekkan 750 lira alıyordu. Fatma Girik 5 bin lira aldı ama gazino doldu. Tam 7 bin 300 kişilik salon full çekti. Kaprisi yok, güzel mi güzel, kabadayı bir kızdı. Filiz Akın’ı getirdim ama sahnede iş yapmadı. Ahmet Özhan ile de takıştı, onu istemedi. Bu durumu duyunca Filiz Akın’a “Sen gidersin ama o kalır” dedim. Nitekim öyle oldu, sonra araya barışalım diye 50 kişi soktu ama ben kabul etmedim.

Zeki Müren’in o dönemde Fahrettin Aslan ile arası iyi değildi. Bana, “Fahrettin Aslan ile ortak mısın, değil misin?” diye sordu. Olmadığımı söyleyince “O zaman benimle açma ama Nisan ayında benimle kapat. Sen Emel Sayın’ı al” dedi.  Emel Sayın İstanbul Lunapark’ta çalışıyordu, işi de çok güzeldi. Gittik onunla konuştuk, o tarihte 10 bin lira yevmiyeye anlaştık. 38 gün çalıştık, gazinonun her gecesi doldurdu üstelik matine de hiç boş geçmedi.

Bir gün Bülent Ersoy’un annesi telefonla aradı, “Bülent Ersoy seninle çalışmak istiyor” dedi. Kaç para istiyor dedim, 200 bin yevmiye 2 milyon avans dediler. Yarısına anlaştık. Onun gelişini hiç unutmam, Menekşe Çay Bahçesinde oturuyordum. Birden sandalyeler ayakkabılar havada uçuşmaya başladı. Fuarın açılışına henüz 4 gün var. Ne oluyor diye baktım, gördüm ki Bülent Ersoy gelmiş. Hemen biletleri satışa çıkarttık, inanır mısınız 32 günlük biletleri bir günde sattım. Karaborsa yapsak büyük para kaldırırdık.

Gazinolara gitmek bu yüzden büyük bir prestij unsuruydu. Hele ki ön masalarda oturmak. Sanatçılara yakın olmak. Gül yapraklarını başlarından aşağı dökerek onurlandırmak… Ve çapkınların ünlü assolistlerin ayakkabılarından şampanya içmesi! Ah o eski fantazilerin şatafatlı dünyası!

Başta anlattığım hikayeye dönersek: Annem, bu küslük detayı atlamanın sıkıntısı içinde ne yapacağı bilmeden evde dört dönmeye başlamıştı. İki düşman arkadaş, ikisini de yanında isteyen bir ortak dost. Annem her ikisini de aradı ve durumu anlattı. Ya ikisi de gelecekti. Ya da iki bilet, iki farklı isime gidecekti. Sizce davetiyeler iki düşmandan biri elenerek başkasına verilmiş midir? Ya da düşman arkadaşlardan demir yürekli olanı, ben gelmiyorum, ona ver, o gelsin, hı! yapmış mıdır? Haliyle kimse bunlardan birini yapmadı. Bedavaya gündüz matinesi: Hastaları iyileştiren, düşmanları barıştıran, şehirleri birleştiren ruhuyla tüm kadınları bir araya getirmeyi başarmıştı. Hikayenin devamında, ezeli düşman ve rakip Gülay ve Emel teyzeler, Senar Çamlık da yan yana göbek atıp düşman çatlatırken Müzeyyen Senar da, en güzel şarkılarını söylüyordu. Ben de sarmalara yumulmuş, Elvan gazozumun dibinde kalanları dudak kenarlarımdan yalarak onların neşesini seyrediyordum. O zamanlar mevzuunun ne olduğunu anlayacak yaşta değildim. Annem sık sık elimden tutup silkeler gibi beni de dansa zorluyor, ben de komik hareketlerle onları taklit etmeye çalışıyordum. Dedim ya, eskiden hayat bize de güzeldi…

Bir Zamanlar İzmir Fuarı - En güzel kadınlar: Eğlenir!

En güzel kadınlar: Eğlenir!

FullSizeRender_4 FullSizeRender_3 FullSizeRender_2 FullSizeRender_1

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

  Bir Zamanlar İzmir Fuarı!

Bunu giymek istemiyorum, dedim. Beş yaşlarında olmalıydım. Kollarımı kavuşturup inatçı bir ifade ile kendimi naylon berjere attım. Annem ayna karşısında hazırlanıyordu. Hiç oralı olmadı. O zaman kardeşinle evde kalırsın, dedi ve makyajına devam etti. Bu hiç beklemediğim bir yanıttı. İnadım o denli çileden çıkarıcıydı ki annem hiç uğraşmazdı. Ay tamam uzatma, ne istiyorsan giy, cevap cümlesine alışık bünyem, bu şaşırtmaca ile ikilemler içerisinde kıvranırken annem devam etti, haydi kalk, ayakkabılarını giy. Tam en sevdiğim yazlık sandaletleri elime almışken yüzünü beğenmemiş bir ifade ile buruşturup onları değil dedi, rugan olanları giy. Dehşet içindeydim. İzmir’deydik. Yazın sonuydu. Yine de günler çok sıcaktı. Ve ben, kapalı bir rugan ayakkabı giymeye zorlanıyordum. Annem, omuzlarını açıkta bırakan uçuk pembe zarif mi zarif bir elbise giymişti. Ayaklarında, yine aynı renk saten ayakkabılar vardı. Altın renkli çantasını ise rahmetli teyzem yurtdışından getirmişti. Sırtına ince ipek bir ceket geçirirken, biraz daha hızlı hareket et, babanı bekletmeyelim, diyerek kapıdan çıktı. Beklemeye başladı. Tek kelime etmeden kuzu gibi pabuçlarımı ayağıma geçirdim. Annemin elini tuttum ve yola koyulduk: İzmir Fuarı’na, Göl Gazinosuna gidiyorduk. Yapacağım herhangi bir yanlış hamlede, evde bırakılma tehlikem vardı ve bu riske giremeyecek kadar şaşalı bir gece vardı önümde! Öngörülü bir çocukmuşum.

Babam lunaparkta çalıştığı için, yazın hayat bize güzeldi. İzmir Fuarı’nda ne varsa bedavaydı. Oyuncaklardan gazinolara, atari salonlarından atış poligonlarına kadar her şey, her yer. Oyuncaklara alışkındım. Gündüz gidilen gazinolara da: Ama gece! Gece gidilen yemekli gazinolar bambaşkaydı. Film gibiydi.

O zamanlar gazinolara çocuklar da götürülürdü. Belirli bir saatten sonra uykusuzluğa dayanamayacakları bal gibi bilinse de, aileler çocuklarını yanlarına alırdı. Uykusu geleni, iki sandalyeyi birleştirmek sureti ile oluşturulan portatif yataklara yatırır, rahat mı değil mi, bu gürültülü içkili ortamdan psikolojileri nasıl etkilenir, sigara dumanı ileride astım yapar mı diye saniye düşünmeden, eğlencelerine devam ederlerdi. Eskiden, Türkiye gibi, aileler de daha eğlenceliymiş galiba! Tüm prensiplerimi çiğneme pahasına, annemin eline yapışıp, ağzım kulaklarımda yola koyulma nedenim, bir sene önce İzmir Fuarı’nda izlediğim Zeki Müren konseriydi. Fevkaladenin fevkinde: Unutulmaz bir geceydi. Bu meşhur tamlama Bülent Ersoy’a ait olsa da! 

Dertli Gönüllere Giren İşte Benim Zeki Müren

Kendimi bildim bileli Zeki Müren hayranıyımdır. Onu ilk kez Lunapark Gazinosunda seyretmiştim. El kadar olmama rağmen sahnesi hala aklımdan çıkmıyor. Önce kokusu gelmişti. Tüm izleyicileri saran inanılmaz bir rahiyada yoğun, baş döndürücü bir koku. O koku, kendinden önce çıkan sanatçıların hepsinin izlerini silen bir silindir gibi üstümüzden geçmişti. Alt kadrodaki sanatçıların performanslarını hatırlamıyorduk. Hafızalarımız pırıl pırıldı. Büyü ayininin ilk seansı, koku yardımıyla yapılmıştı. İkinci sıra, kemanlar, sazlar, kanunlar ve udlarla sayısı kırkı aşan sanatçının yer aldığı orkestranındı. İzmir’in her köşesinden duyulduğunu düşündüğüm musiki ortalığın tozunu attırıyordu. Orkestranın giriş nağmelerinin es verdiği anlarda, sadece, yüzlerce kişinin kalp atışları duyuluyordu. Beklenen şarkının kahramanı, ortada yoktu. Zaman akmıyordu: Bir ayinin orta yerinde kapana kısılmıştık! Zeki Müren, bir türlü sahneye çıkmıyordu. Bekliyorduk. Aniden müzik sustu. Kalabalıktan bir münasebetsizin ıslık sesi ile yırtılan sessizliği, aynı yöne dönen bakışlar kovalarken, bir toz bulutu içinde sahnede o belirdi. Sanki gökyüzünden inmişti. Varlığı nur gibi aydınlatmıştı hepimizi. Sesi, duruşu, giysisi… Gazinodaki herkes nefesini tutmuş, bırakmıyordu. Biri boş bulunup nefesini bıraksa, büyü de bozulacaktı. Halbuki, alt kadrodaki sanatçılar da Türkiye’nin en iyileriydi: Fatma Girik, Nazan Şoray, Harika Avcı, Seher Şeniz, Gökben, Ateşböcekleri! Ancak Zeki Müren başkaydı: Bambaşkaydı. Yıllar sonra ‘Dertli Gönüllere Giren İşte Benim Zeki Müren’ adlı sergiyi gezdiğimde, neden hala ilk günkü gibi o geceyi hatırladığımı daha iyi anladım. O, Türkiye kültür mozaiğinin vücut bulmuş haliydi.

 Günlük yaşamın kolayca silinen zavallı izlerini, bir geceliğine de olsa kalıcı hale getirmek…

1988 yılında Ada Gazinosunda sahneye motosikletle çıkan Ahu Tuğba’ya gelinceye kadar İzmir Fuarı’nda birbirinden şahane ve unutulmaz sanatçı gazino sahnelerinde esti geçti: Bülent Ersoy, Emel Sayın, Muazzez Abacı, Ajda Pekkan, Behiye Aksoy, Ahmet Özhan, Nilüfer, Coşkun Sabah, Zeki Alasya-Metin Akpınar, Sezen Aksu, Tanju Okan, Yüksel Uzel, Neşe Karaböcek, Samime Sanay, Edip Akbayram, Cem Karaca, Özay Gönlüm, Nezahat Bayram, İbrahim Tatlıses, Ferdi Tayfur, Hülya Avşar, Sibel Can… Bir sanatçının rüştünü ispat etme alanıydı İzmir Fuarı’ndaki gazinolar. Dolayısıyla alt kadrolar da en az assolistler kadar önemliydi. Gidilmeye karar verilen kadro ve assolist hayata karşı duruşa dair önemli ipuçları veriyordu. Sonuçta seçim ne olursa olsun, kalabalıkla kendini yeniden tanımlamak anlamına da geliyordu: Kendini ve geleceğe dair rüyalarını! Günlük yaşamın kolayca silinen zavallı izlerini, bir geceliğine de olsa kalıcı hale getirmek o gözalıcı dünya aracılığı ile pekala mümkündü. Sanatçılar ve o sahne, halk nezdinde ulaşılmazdı. Belki de bu yüzden, Muhterem Nur’un solist olarak değil de dansöz olarak sahne almasına seyirci sessiz kalmamış ve ıslıklarla yuhlayarak protesto etmişlerdi.

İzmir Fuarı’nın gazinolarından bahsedilir de gazino patronlarından edilmez mi? Bornovalı Nuri Yalçuk, Hasan Ekici, Osman Kavran, Atalay Noyaner… Onlar başka bir alemdi. En az assolistler kadar isimleri bilinirdi. Akasya, Göl, Lunapark, Çamlık Senar, Manolya, Ekici Över gazinolarının sahipleri ilah gibiydi. Gazetelerde assolistler ile çarşaf çarşaf fotoğrafları yayınlanır, aşk hikayeleri dillerden düşmezdi.

Fuarımızda sadece Türkçe müzik yoktu. Eğlence adına ne aranıyorsa hepsi vardı. Gazinolardan biraz daha küçükçe ve yabancı müzik çalınan Kübana, Mogambo da en popüler kulüpler arasındaydı.

Fuar döneminde, eğlence gibi sansasyon da boldu. Hülya Avşar’ı, gazinonun patronu Nuri Yalçuk’a dahi haber vermeden sanatçı kadrosundan kovup, yerine Maksim’de çıkan Sibel Can’ı “bir daha senin gazinolarında asla çıkmam” tehdidi ile Fahrettin Aslan’dan alan İbrahim Tatlıses’in yaptığı günlerce konuşulmuştu mesela.

İzmir Fuarı ve gazinoları burada yazmakla bitmez. Öyle ilginç hikayeler var ki!.. 90’lı yıllarla birlikte ölen bir kültür gazino kültürü. Artık modası geçse de, kültürümüzün en özel ve unutulmaz parçalarından olduğu hep hatırlanmalı. Çünkü: Bizi biz yapan geçmişimizdir.

Girişte bahsettiğim geceye dönersek, rahmetli babam Erkete Ahmet, ince bıyıkları, kıvırcık saçları ve jilet gibi takım elbisesi ile film yıldızı edasında en yakışıklı hali ile, Fuar Turistik Göl Gazinonun kapısında bizi karşılamıştı. Annemle babamın arasında kurumla salona girişimi görseniz, beni peri padişahının kızı sanırdınız. Ön sıralardan masaların birine yerleşmiştik. Masada, babamın arkadaşları ve aileleri de vardı. Ben meraklı bakışlarla çevreyi tararken, babam kulağıma eğildi, önemli bir sır veriyormuş gibi kısık sesle, eğer erkenden uyumazsan en son Gönül Yazar çıkacak. Bu gecenin assolist o, dedi. Oysa ben Zeki Müren çıkacak sanıyordum. Kendimi buna hazırlamıştım. Tüm şekerliğimin ve her şeye uyar tavırlarımın nedeni o idi. Hayalkırıklığına uğramıştım. Ama ne de olsa bir çocuktum. Kısa bir süre sonra sahnenin cazibesi ile her şeyi unutup kendimi eğlenceye kaptırmıştım. Üstelik, çocuk dayanıklılığı aşan bir azimle, milli gelinimiz Kristen Haydar’dan Nazan Şoray’a, Hülya Süer’den Cüneyt Arkın’a ve hatta Uğur Böcekleri’ne kadar tüm kadroyu izlemeyi dahi başarmıştım. Hepsi sıra ile masamıza geliyor, başlarından aşağı dökülen gül yaprakları eşliğinde performanslarını sergiliyorlardı. Ayrı ayrı muhteşemdiler. Sonra birden her yer karardı. Ve aniden sahneye Zeki Müren çıktı. Üstünde farklı bir kostüm olsa da, sahnede yine aynı koku vardı. Sanki ben üzülmüşüm ve bunu duymuş, daha fazla uzamasın bu üzüntü diye koşup gelmişti. Bütün salon susmuş onu dinliyorduk. O ise sadece bana şarkı söylüyordu. Hem de en sevdiğiklerimi. Bahçevan geldi, nakaratı ile çocuk gönlümü feth eden şarkıyı bile söyledi!.. Sabah yatağımda gözümü açtığımda, annem teyzemlerle kahvaltı masasında sohbetteydi. Assolist Gönül Yazar’ın tarifsiz güzellikteki sahne tuvaletini ballandırarak anlatıyordu. Masaya geldiğimi görünce saçımı okşayarak, bizim ağaçkakan yine assoliste kalamadı. Uyudu gitti, deyince… Bir an duraksadım. Neler olduğunu anlamıştım. O günden bugüne değin, ne anneme ne de bir başkasına Zeki Müren’in benim için verdiği konseri anlatmadım.

 

IMG_6231

Bir Zamanların İzmir Fuarı Gazinoları!

IMG_6230

Zeki Müren İzmir Fuarında…

IMG_6228

Kimler Geldi Kimler Geçti…

IMG_6227

IMG_6226

Hillsider Magazine / Hillsider Dergisi 82. Sayı

 

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 3 Yorum

Masumiyetin vedası: Ve gelişen Commedia dell’arte* sektörü

Gençlik bir sayıdır, o da bizim seçtiğimiz sayıdır; derim ya hep! Masumiyet de bir sayıdır. Lakin, bu hangi sayıdır? İşte onu biz seçemeyiz. Masumiyetimiz, hangi yaşımızda bizi terk edeceğine kendi karar verir. Kurban gördüğüne nefretle atılan bir bakışta, aşağılayıcı bir gülüşte, ihtirasa yenik azgınlığı saklama çabasındaki bir saç atışta… Kararan ve sonsuza dek kapanan bir ekran gibidir. Ruhun karanlık ihtiraslarının tanıklığında hüküm verilmiştir. Nadiren fark edilerek hatırlanan bu kayıp anı, çürüyen bir hayat ağacının yeraltındaki kökleri gibi zehrini gövdeye sızdırken işini öylesine aheste yapar ki! Kurban, kazandığını sandığı zaferin sarhoşluğu içinde gülüp eğlenirken hayatının en büyük kaybını yaşar: Gençlik pınarı solar.

Ve masumiyet, bu terk kararını, bir anda yüzde peydahlanan bir ifadede cümle aleme faş eder. Eskiler buna: Yüzünün nuru gitmiş de, derler. Genç görünmek için gösterilen o tüm çabalar, çaba olarak kalmaya mahkumdur artık. Ve bu his, aynada dile gelir. Zira, aynalar konuşur. Kendinden başka kimseyi sevmeyeni, maneviyattaki ‘m’ harfini, money olarak kaydedeni, dar alanda ve geçici ünlü, mastürbatif iltifatlarla goygoycu üç kuruşluk bir gruba dahil olmak için bin dolap çevireni hele; aynalar hiç mi hiç sevmez. Aynaya bakan, kendindeki eksiği göremese de, beyin görür. Beyin her şeyi gözden önce gören; her duyudan önce hissedendir çünkü. (Bknz: İncognito-Beynin Gizli Hayatı)

Masumiyet, gençlikten gelmez. Tam tersi: Masumiyetin içinde insanı genç tutan bir sihir gizlidir. Kaybettiğinde, neyi neden kaybettiğini düşüneceğine, nasıl göründüğünden başka bir derdi olmayan, ledün yoksunu ise, işe nereden başlayacağını bilir. Gençliğe öykünen, genç görünmek için totosunu (kıçını da der bazı dobracılar) yırtan bu tipler, direkt estetikçilerin kapısına dayanır. Ana! Bir bakmışsın… Duble kaşarlaşan bünye, iğne darbeleri eşliğinde bu terk edişi daha da belirginleştiren bir ifadede, takma dişleri ile Batman’deki Joker edası ile gülümsüyor. Doz aşımlı botox, dolgu ve bu tip ‘ay süper oldu kimse anlamadı valla’lı’ estetik müdahalelerin, beyin hücrelerine verdiği zararı, üstünüze Rus uçağı düşse, ve re mez! Zira bu hasarlı beyin hücrelerinin, direkt ‘insaniyet’ bölgesinde olduklarına, İsviçreli bilim adamları araştırma yapmadan da, anında onay mühürümü basarım. Mimiklerin cümlesi aynı ifadede donmuştur artık: Tıpkı camdan bir kalp gibi.

*********

Ahanda, yazı yolda kendini toparlar nasılsa diyerek başlıktan alakasız girişlerimden biri daha yaptıktan sonra konuya gireyim. 2016 Neşesi Bol Bir Sene Olacak. (Olağanüstü hal bölgelerinde yaşayanlar hariç! Onlar eğlenmese de olur!!!) Sosyal alemde yine çok eğleneceğiz. Kimimiz göstere göstere, kimimiz saklanarak, kimimiz ise eğleniyormuşşşşşmuş gibi yaparak!.. Facebook’a sahte hesaplarla girilecek, kimin gizlice bizi izlediğini gösteren aplikasyonlar indirilecek (like yapmadan kimlerin hasetle incelediğini görmek için de var o aplikasyonlardan), efenim instagram’da bir fotoğrafa yakından bakmak için screnshot almak bedava ama sayfanın sahibi görecek çaresiz. Eh bilgisayardan yaparız falan filanlar… Snapchat başka bir alem. İçine 007 James Bond ruhu kaçmış, salla videoyu, silsin kendini hain inceden inceye görmeden daha. Twitter, moda değil pek ama işlevsel. En azından, ‘net bilgi’ cümle başlangıçları Gezi’den hediye, diye sevgimizden artı bir gönül payı. Pinterest, şahsi fikrim belli: Seviyorum fotoğraflara bakmayı.

Herkesin ‘bir işin uzmanı’ olduğunu, kendi kafasına göre standartlar oluşturarak beyan etmesinin bedava olduğu sosyal alemimiz, haliyle bir alem. Kendini gerçekten ünlü ve başarılı sanan sanal bacılarımız, güzel oğlanlarımız, az yetenekli modacılarımız, çok bilen diyetisyenlerimiz, sıfır eğitimli eskinin kenarı yeninin sınıf atlama derdindeki estetikli görgüsüzleri, edebiyat bilgileri ‘en heyecanlı aşk romanları ile Mevlana’dan güzel sözler’ arasında gezinen çok okuyanlar, taklit ve aşırma kıyafetleri ile cidden kötü giyinen bloggerlar, tam ünlü olacakken bir şekilde hevesi kursağında kalmış oyuncular, dar alanda çoşa koşa, oradan oraya atlayan çeşitli mevkiilerden saz ekipleri ile, paylaşma kelimesinin içinin geri dönüşsüz bir şekilde boşaldığı, tantanası bol, bir balon. Es kaza profiliniz açıksa, herkesin herkesi eleştirme, ağzına geleni söyleme, haddini anında aşma hakkını kendinde gördüğü bir çeşit: Commedia dell’arte! Bir ucubik tuluat tiyatrosu.

Neden Commedia dell’arte*(Commedia a soggetto’ da denir) dedim. Anlatayım. Rahmetli hocam (hocaların hocası) Prof. Dr. Ünsal Oskay’ın verdiği bir ödevin konusuydu: Commedia dell’arte. O zamanlar buraları dutluk olduğundan sosyal alem hödeleri değil, gerçek bilenler alkışlanırdı. En ayırt edici özelliği doğaçlama olan bu tiyatrolarda, trajik konular fazla işlenmezdi. Daha çok komedi türünde oyunlar oynanırdı. Lazzi adıyla standartlaşan komik olaylar; entrikalar, aşklar, kılık değiştirmeler ve kesişen amaçlar çevresinde gelişirdi. Usta oyuncular diyaloglara, edebiyat ve şiirden parçalar sıkıştırırlardı. Doğaçlama diyaloglara ve nüktelere aynı anda uygun nükteler ve diyaloglarla cevap verebilmek için tüm oyuncuların çok iyi hazırlanmış ve ustalaşmış olmaları gerekiyordu. Topluluklarda aynı tipi aynı oyuncu hayat boyu oynardı. Her tipin giysisi, aksesuarları belliydi.

Nasıl haleti ruhuyemize pek uygun değil mi tanım?

Görünme-bilinme-tanınma-hakkında konuşulma arzusu, insanlığın başına örülen çorapların, dertlerin en büyük kaynaklarından biri. Sıratı müstakim** sınırlarında ele alınsa, bir ölçüde çağın gerçeklerine ve maalesef genelin fıtratına da uygun bir istek. Beşer, şaşar, ister, yetinmez, dahası diye inleye zırlaya, bir çulla tahtalı köyü boylar, diye aşağılamayacağım bu dürtüyü. Sosyal alem, hakikaten oldukları gibi olan nadirlerin hemen belli oldukları bir yer. Rol yapanlar eninde sonunda yakayı ele veriyor. Buradaki sıkıntının bir parçası da, kendilerini yırtsalar da özendikleri hayatın içinde olamayacakların sahteliklerinde. Ve zıvanadan çıkmış gibi kendini ortalara attıran ‘Gösterme Hastalığı’na tutulmuşların bakışlarındaki derin öfkede. ‘Gör beni, bana bak!, ben de varım, harikayım, şahaneyim, ne de mutluyum. Bak lütfen, bak, ne güzelim di mi!’ yakarışlarındaki zavallılık. Hayatında yolunda gitmeyen bir şeyler olanların, sıkça kendini ortaya atması, kendi gerçeklerini gizlediğini zan ettikleri, üstünde ‘çok düşünülmüş ve oynanmış’ görüntülerde, tatminsiz ve muhtemel mutsuz bir hayatın göstergelerini saklama kaygısı. Evde kapalısı varken, amacı ne olursa olsun elinin tersi ile itip açık bir hesap bulur bulmaz, işin özünü unutup kendini ortalara dökme hezeyanı. Toplumda ufak olsa da yeri olduğunu düşündüğü biri ile dost görünme gayretleri… İçim şişti. Ne uzun bir liste yahu bu!!!!

Çok güldüklerim de var bu gayretkeşler arasında. Hatta sevdiklerim de.

‘-Bana yeni düşmanlar lazım! Eskiler hayranım olduJ

-Senin estiğin rüzgarlarda, ben tırnaklarımı kurutuyorum küçük kız!’

diye yazan fırlama kuzenim mesela… Yazdıklarını okusanız, feci komik. Bir bakıyorsun tık yok. Bir gece üşenmemiş, ard arda saydırmış. Hedefindekilere giydirmenin bu şekli için gereken ince zekayla şahlanıyor yazdıkları. Şahane komiklikte yazıyor.

Ha, bir de romantikler var. Haydi, en naiflerinden birini yazayım:

‘-Seni bi’görsem. Kelebek olsam. Ömrüm uzasa…’

Manyaklar da az değil. Adam sevgilisine yazmış:

‘Gülüm kırılmış ha! Şimdi gelip kendimi penceren atıyorum. Kırılacaksak, birlikte kırılalım. Ama ben gülmekten kırılmayı tercih ederim kız!’

Vee en sıkısı: Haters gonna hate! Hehehe…

 

NOT: Sayfamda paylaştığım beyaz gömlekli fotoğrafıma gelen beğeninin yüzde biri, doğuda yaşananları ve ölen çocukları (44 çocuk öldü, 52’si de yaralandı) hatırlatmak için koyduğum fotoğrafa ve linke*** gelseydi bu yazıyı yazmazdım. Haaa bir de… Hehehe…. Onu şimdi ayan beyan yazamam ama merak edenlere özelden söylerimJ

 

 

 

*http://italyanca.info/2013/01/commedia-dellarte-nedir/

 

** Fatiha suresi 6

 

*** http://www.zaytung.com/haberdetay.asp?newsid=296246

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/452393/44_cocuk_oldu_52_cocuk_yarali.html

 

 

 

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın