Derin Mevzuular!

Hayat garip. Sürprizli olduğu kadar ilginç de. Konumuz dışı ilginçliklerini şimdilik bir kenara bırakıp zihnimdeki fikirleri zıplatarak ana hattan sapmadan yazımın esas konusuna girmeyi başarmak istiyorum bu kez. İnşallahJİşte bu yüzden oyunlu bir giriş yapmadım. Çok düz yazacağım. Yıllar önce okuduğum bir hikaye vardı. Adı: Mantıkut-Tayr (Kuş Dili/Kuşlar Meclisi)… Yazarı Ferideddin Attar* 4742 beyitten oluşan mesnevi tarzındaki eserin esas konusu, Ahmed-i Gazali’nin Risalet-üt-Tayr’ından alınma. Hüthüt kuşunun liderliğinde, Kral Simurg’u yani Zümrüdü Anka kuşunu (Phonex’i) aramaya çıkan kuşların hikayesini anlatıyor.

Özetlersem: Hüthüt Kuşu (Hudhud, hudhud kuşu, çavuş kuşu) önderliğindeki envai çeşit kuş, 7 dağı (7 dağ, tekamülün aşamalarını simgeliyor tahmin edersiniz ki) aşıp Kaf dağına ulaşacak ve tüm kuşların kralı/kraliçesi o şahane Simurg ile tanışacaklardır. Onu bulduktan sonra da padişahları yapacaklardır. Çünkü Hüthüt kuşuna göre Simurg, tüm kuşların padişahı ve Tanrısıdır. Hüthüt Kuşu binbir çaba sonrası kuşları bir araya toplamayı başarır. Ancak yol uzun ve meşakkatlidir. Kaf Dağına Simurg’u aramaya giden kuşların çoğu bir şekilde yolculuğunu sonlandırır. Kimi yolda kaybolur, kimi korkar devam etmek istemez, kimi yanlış yöne sarpar, kimi inancını kaybeder, kimi geri döner…. İnsanlar gibi kuşlar da keçiboynuzu çekirdekleri misali eşit ağırlıkta olmadığından, geriye sadece 30 kuş kalır. Simurg kelimesinin Farsça’da 30 Kuş anlamına geldiğini de söyleyeyim. Nihayetinde, 30 kuş Kaf Dağına ulaşır. Dağ, önce geri dönmelerini ister. Onlara kendini hemen açmaz. Ancak bakar ki ısrar ediyorlar, tüm perdelerini çeker ve onları içeri alır. Kendini gösterir. Ve orada tüm kuşlar Simurg ile tanışır. Simurg nasıl bir kuştur, kitabın sonunu anlatmış olmamak için buraya yazmayacağım ama, çok merak edenler için yazımın sonuna sevdiğim bazı bölümler ile o sayfaları da koyacağım. (Yazımın sonunda Simurg efsanesinin temelini de yazacağım meraklıları için)

Mantıkut-Tayr’ın yazarı, şair ve mutasavvıf Ferideddin Attar hakkında bilgi az. Nişabur doğumlu Attar, değişik alanlarda eğitim almış son derece bilgili bir aktarın yani o zamanların eczacısının oğluydu.  Baba mesleğini devraldığı için Nişabur’un Attar’ı olarak tanınıyordu. Mevlana’nın ‘bilginlerin sultanı’ olarak tanınan babası Baha Veled’in ‘Yüce Attar’ adıyla çağırdığı çok değerli bir tasavvuf ehli olduğu biliniyor. Bilgeliği ve görüşündeki derinlik hakkında anlatılan bir hikaye var. Attar bir gün yolda babası Baha Veled ile yürüyen Mevlana’yı görünce  ‘Tanrıya hamd olsun. İşte büyük bir nehir, arkasından kudretli bir okyanusu sürükleyerek geliyor’ dediği rivayet edilir. Pek velûd bir mutasavvıf olan Attar, Mevlana’nın içindeki yüce ruhu ve dehayı daha minik bir çocukken görmekle kalmamış elbet. Bakın, bizlere de nasıl bir öğüt veriyor. İnsan diyor Attar, dört şeyden temizlenmeli: Dilini gıybetten, kalbini kıskançlıktan, midesini haram lokmadan ve davranışlarını riyadan. Mevlana’nın fikir babası ve sufi geleneğinin öncülerinden Attar, Hallac-ı Mansur’un dile getirdiği Vahdet-i Vücud fikrini savunan bir sufi. Attar, Mantıkut-Tayr’ı 1177 yılında yazmış. Kensisi için ‘pek velûd’ demem boşuna değil. Sufizmle ilgili yazdığı daha pek çok eseri var. Linkini yazının sonunda vereceğim. Merak eden bakabilir. Bu eserlerden Esrârnâme’yi Mevlana elinden düşürmezmiş. Ancak düşünceleri yüzünden Hallac-ı Mansur gibi Attar’ın da  başına gelmeyen kalmamış. Dinsizlikle suçlanıp elinden malı mülkü alınmış. Her şeyini kaybedip kaçmak zorunda kalmış. Yıllar sonra Nişabur’a geriye döndüğünde ise Moğolların elinde bir kılıç darbesi ile can vermiş!

Sanırım bu kadar metihden sonra, kitabı alıp okumak isteyenler olacaktır ki kesin okunmalı dediklerim arasında yer alıyor. Buraya nereden geldim. Bizim cenahta mevzuular daima gayet derin tarafa doğru açılır. Sığ sular meşakkatli bulunmadığından olsa gerek, kolaya kaçmamak adettendir, desem yalan olmaz. Bu da bir kendini beğenmişlik sayılır mı tabii, vallahi onu bilemiyorum. Ancak sanırım Attar da bu kafada bir ruh. Bakın duasında ne demiş: Ey derdime derman olan Allah’ım! Kafire küfür gerek, dindara din. Attar’ın gönlüne ise derdinden bir zerre….

Bazen insan kendini kendi yapan çok değerli şeyleri, yenilgiyi zarafetle kabul eden general edasıyla üstelik, unutabiliyor. Daha da fenası bu değerli şeylerin varlığı bir şekilde törpülendiğinden gücü hakkında şüpheye düşebiliyor. Sonunda da o çok özel değerler hiç yokmuş gibi davranmaya başlıyor. Ta ki tekrar hatırlatılana değin…  Bu yüzden Kuşlar Meclisi’nin hikayesini tekrar hatırlamam gerekiyormuş. Bu hatırlatma başıma iki kez geldi. İlkinde 2014 ylında Yeni Cadde’deki kitapçıda animasyon ve manga kitaplarının arasında kaybolmuşken karşıma çıktı zatları!  Üstelik; Pek ünlü Çek illüstratör ve yazar Peter Sis’in şahane çizimleri ile… Kapağını kaldırdıktan sonra gördüklerimin ardından kitabı almak şart olmuştu. Aldığım günden beri salondaki orta sehpada duran kitapların en değerlileri arasındadır.

İkincisi ise, çocuklar için yapılması hedeflenen bir iş vesilesi ile karşıma çıkartıldı. Daha ilginci, tam da bu yazıya, farklı girişli bir versiyonu ile devam edecekken… Çok alakasız ya da duruma göre pek alakalı bir yerde üstelik. Bu tür karşılaşmalara sıradan muamelesi yapmamayı teee zamanında öğrendiğimden, hemen cânım ahretliğim Şehnaz’a anlattım. (Teşekkür için yazının sonuna muhteşem sesiyle icra ettiği bir şarkıyı ekleyeceğim)** Böyleyken böyle, şöyleyken de şöyle oldu, böyle ise demek ki şöyledir, şöyle ise kesin öyledir… diye kendimce pek itinalı irdeliyorken, mevzuuyu öyle hassas bir yerinden tutarak gayet farklı bir bakış açısı ile tıpkı sihirli bir halı gibi önüme sererken:  Dikkatini ihtimallere vermek, dedi, çok tüketici bir süreç. İnsan kalbini, tıpkı yıllanmaya değer bir peynir gibi balmumu ile sarmalı, korumalı. Vay be dedim. Star Wars’ın Jedi olduğuna kalıbımı basacağım naçizane karakterlerinden Han Solo’da filmde, hem de koskocaman bir göktaşı üstüne doğru gelirken ‘Bana asla ihtimallerden bahsetme’ demiyor muydu! Mesajlar yağmur, ben de şemsiyesiz ortada kalmışım. Taneler kafama pıt pıt düşüyor. Yani şu hayatta düşmek bir su damlasının kaderi ise… Ha yani o zaman  mesele düşmek değil, dedim kendi kendime. Şemsiyesiz olduğumdan kafama yağan su damlasını düşünürken buldum kendimiJ

‘O muhteşem yerçekimiyle inatlaşmanın naçar bir çaba olduğu bilgisiyle, milyonlarca mini yağmur damlasından biri olarak başka çaren de yoktur zaten bırakırsın kendini kısmetin neresiyse düşeceğin yere. Düşüşün bile yaşamın sıradanlığı içinde bambaşka bir deneyim olduğunu bir an dahi düşünüp keyif almadan üstelik: Dan diye! Daaaaann diye! Dan dan dan diye! Seç, beğen, al: Senin dandini dastanan, ya da uyan şu uykudan: Dan’ın hangisi? Hatta bazen o kadar sık tökezlersin ki bir düşme uzmanı olur, nasıl az hasarla düşülür dersleri verecek konuma gelebilir, süzülmeyi öğrenirsin tıpkı bir kuşun eminliğinde. Demek ki: Güvenmek lazım evrenin efendisinin levi mahfuzda uygun gördüğü sürece.’ Diye düşünürken (Biz yazarlar daima böyle uzun ve karışık cümleler kurarak içimizden düşünürüz! Hehehe…)

Aynı anda içimden dedim ki:

Ancakkkk…. Belki de işin özü, nasıl düştüğümüzde değil kalkarken nasıl kalktığımızdadır. Çokça korkmuş, kalp atışlarımızın uğultusu tüm duygularımızı felce uğratacak kadar yüksek, bir daha asla toparlayamayacağımızı düşünüp kurtulma telaşına düşmüşken dahi vicdanımızın sesine daima kulaklarımız açık; birisine/birilerine zarar vermeden, çalmadan, çırpmadan, hak yemeden, ah almadan bulunduğumuz kötü durumdan çıkıp tekrar ayağa kalkmak: En zoru değil mi? İnsan hangi şiddette düşmüş olursa olsun onuruyla doğrulmayı bir kez öğrendi mi, değmeyin o keyifeJHep de düşülmez zira. Düz yürünür. Tepelere hatta dağlara, zirvelere falan çıkılır. (Zirve konusu ile ilgili de bence bir yazı yazmalıyım. Neyse.) Duruksanır. Durduğun yere bayılıp manzaraya karşı keyif bile yapılır. Denize bakılır. Ve işin doğrusu insanın aklında hep nasıl kalktığı vardır aslında. Gönlü mutmain ise: Yürünen yol da, durulan manzara da, çıkılan zirve de başka bir keyiflidir zira.

Yere düşen damlacığın akıbetini hepimiz bilyoruz. Buhar olur ve geldiği ilk bulut olmasa da başka bir buluta geri döner. Sonra hava soğur, ısınır, yağmur olur daha da güzeli kar, pek sevmem dolu olarak yeri tekrar öper. Küçücük ve masum bir damlacık bile evrendeki çevrime bu denli uyum gösterirken bizim de yapacağımız en güzel hareket, oluşa uyumlanmak olmalı, diye düşünüyorum.

Bir de şu mesele var: Masum acımasızdır. Yaaaa… Evet sayın seyirciler. Ayağa kalkarken canını yaktığınız bir hakiki masum varsa, affedilmeyi katiyen beklemeyin derim. Bu benim uydurduğum bir şey değil. Psikoloji kitaplarında da sıkça geçer. Hatta aile dizimi kitaplarında da okumuşluğum vardır bu tarzda bir psikoloji ile ilgili yorumları: Haklının zulmü, gibi bir şey. Boş bulundun bir hata yaptın diyelim, oh yakaladı mı seni ince yerinden: Yer bitirir. Hak iddia eder. Sittin sene affına mazhar olamayabilirsin hatta. Ve daha da beteri, hiç olmayacak şeylerde tutturup hayatını zindana çevirtecek kararlar almana da sebep verebilir. Neymiş, en az hak yemek kadar önemli bir husus da, sinirlere hakimiyetmiş JKıyma makinesine dönüşmeden… Bir yağmur damlası iseniz dahi önüne kattığı her şeyi yıkan bir selin parçası olmadan! Yani…

Bu vesile ile diyeyim de içimde kalmasın. Hayat bir üstünlük kurma yarışına dönüştüğünde bu aşkta da olabilir; akrabalık, kardeşlik,  arkadaşlık ve dostlukta da… Bitmeye mahkum bir ilişki çeşidi de başlamıştır. Yarışların birincisi olur: Evet! Ancak tam tersi, içinde sevginin herhangi bir çeşidini barındıran ilişkilerin ise: Hayır. Ve tabii ki, anlaşma ve uyumla, birbirini yargılamadan ilerlemek bir yarışın içinde barındırdığı agresif duyguları ve adrenalini hissettirmese de, uzun vadede daha kalıcı ve daha doyurucu bir ilişkiye dönüşme ihtimali çok daha yüksek… tir bana göre. Büyümüşüm galiba ben bir ara. Yazıyı yazarken hissettim.

(yine bana göre) Üstünlük kurmak ezmek de demektir. Bir ilişkide birinci gelen varsa, 2. 3. ve hatta 4. gelen bile var demektir. Yani demem o ki; en sıkıldığım ilişkiler, işte bu en birincileri içlerinde çokça barındıran ilişkiler. Bana sevgisiz ve masumiyetini yitirmiş geliyor böylesine yakınlıklar. Dolayısı ile aksi gerekmedikçe, tüm birincilikleri herkese bırakıp az ve sade sakin insanlarla yolun getirdiklerinin keyiflerine ve hatta sürprizlerine açık ilerlemeyi seçenlerdenim. Deformatif olarak bünyede yer eden vesveseye dair hayatıma ekstradan dahil olma ihtimali olan ne varsa, uzağımda olması benim iç huzurumun da artması demek.

Başta dediğim gibi bu bilgi bende vardı. Sadece hatırlamak gerekiyordu galiba. Kuşlar Meclisi işte buna vesile oldu. Aslında bunları çok erken bir yaşta öğrenmiştim. O yaşımda hiç beklemediğim bir şekilde olaylar ilerlerken bir sürü şey öğrenmiştim. Ama en önemlisi sonrasında yaşadıklarımdı galiba. Ne öğrendin derseniz: Yalnız hissetmenin bedenen yalnızlıkla ilgisi olmadığını. Şaşkınlığın, tıpkı bir kımıl zararlısı gibi içe atılan bir kemirgen olduğunu! Dikkatini her hangi bir ihtimale hak ettiğinden fazla yöneltmeden hayatın akışına uymanın, sakince işine bakmanın ve bunu efendice yapabilmenin aslında nasıl da önemli bir tekamül parçası olduğunu… Durmanın, beklemenin, sadece beklemenin bile ne kadar zorlu olabileceğini. İşine bakmanın ve işini en mükemmel şekilde yapmanın hayat kurtarıcı olabileceğini. Dost dediklerin arasında hakikatlilerin varlığının en büyk zenginliklerden olduğunu… Falan! Ve üstelik bunları öğrendiğimde tam da 27 yaşındaydım! Hatırlamam gereken buydu işte Kuşlar Meclisi tekrar önüme çıkageldiğinde. Dönüp tam da o yıla bakmak:

Efsanevi oyuncuların, şarkıcıların, Rock yıldızlarının öldüğü o ilginç yaşa, benimse hayatıma sil baştan yeniden sahip çıktığım o yaşa. Tam da hayallerin en güzel yerindeyken…  Paramparça olurken geleceğe dair tüm hevesler, tüm resimler… Hepsini itina ve sevgiyle tek tek yenileriyle değiştirmeyi!.. Konfor alanımı oluşturan eski ve tanıdık ne varsa umuda ve yaşam sevincine dair, zorla alınsa da elimden yeniye yer açması için bir vesile olarak kabul etmeyi. Zamanın bir silindir gibi her şeyi ezip geçtiğini… Kimilerinin çok daha ağır ve tüketici deneyimler yaşadığını. Şükretmenin hayatın en önemli içsel değerlerinden biri olduğunu… Öğrendiğim yaşa. Dönüşmeye başlamamın, Osmanlıca’da tahavvül etmek deniyor: İşte o yaşa.

Çok ilginç bir şey düşündüm şimdi yazarken. Bunları tam içselleştirdim mi? İnsanı beşer, yeri gelir şaşar, yeri gelir aşar, durumları arasında sallanıp duruyorum herkes gibi ben de elbette. Ama böyle biriyle tanışsaydım, onu asla denemezdim. Bir insanın neler yaşadığını, neleri alt edip bu yaşına geldiğini bilmiyorsanız, yani bilmesi gereken prensibinin bir adım ötesine geçmenize izin verilmediyse hala: Ben olsam mesela o insanı denemezdim!

Kim bilir gizli gizli neler yapıyordur. En fenası da belki seni kırıp dökmeden yapmak istediğin şeyi yapman için yardım ediyordur! Onu bile bilemezsin. Ve bazen de, bir şeyden uzak durmanın onu daha çok sevmene neden olabileceğini… Hep birinci olunamayacağı gibi sonuncu da olunmayacağını. Bilemezsin işte her şeyi. Demem o ki, kendini bil, o elindeki sirke küpünü yavaşça yere bırak ve baskı altında hissettiğinde dahi efendiliğini koru, yeter. (Cümlenin orijinali Heminway üstada ait: Grace under pressure is courage/Cesaret, baskı altındaki zaferdir.)

Başa dönersek, yazımın ilk hali şu girizgahla başlıyordu:

Hayatın olağan şiddetine maruz kalmak!  Bu cümleyi çok düşündüm. Hayatın olağan şiddeti derken ne demek istediğimi açayım: Hani, o pek meşhur insanı kamil mertebesine ulaşmak….  tekamül ettirilme maksadıyla çeşitli sınavlara tabi tutulma hadisesi var ya: Konumuz o! Bu yazıyı okuyup da ‘Yoo şahsen ben hayattan hiç şiddet görmedim. Gayet minnoş tatlış davrandı bana’ diyenleriniz olabilir elbet. Lakin bazen şiddetli sevgiye maruz kalmak bile hasar verebilir insana: Dilerse şefkatiyle boğar hayat istediğini. Sıkmaaa yaa, canım acıyor der gitmek istersin. Bakmışsın o şefkatli kollar daha da sıkıyor. Hayatın uyguladığı şiddetlerin çeşitliliği konusuna gelmeden, şiddet kelimesine biraz sevgi göstermek istiyorum. Şiddet, şedde kökenli. Osmanlı veya Arapça okuyanlar bilir, bazı kelimelerde harf tekrarı varsa o harf iki kez yazılmaz, harfin üstüne m harfine benzer bir işaret konur. Bu simge, harfin tekrarını simgelerşğhvçwaiksfaslpolgmnudveogsmgöafüwğşçiüfnJ

Ama sonra bu şekilde yazmaya devam etmekten vazgeçtim. Çok didaktik geldi gözüme. Çok planlı. Çok düşünülmüş. Bloğumun o güzelim adına uygun değil: Taze Diş Macunu! Hani sıkarsın ve geri itemezsin, fazlasıyla noksanıyla çıktığı gibi orada kalır ya. Dolayısı ile ilk hali olsaydı; spontane, aklıma estiği gibi yazılmış, seven olduğu gibi sevsin kafasında bir yazı olmayacaktı. Bu dank etti ve vazgeçtim. Şahsına münhasır olmak başka şey, tavan yapmış ego başka. Bu ikisi arasındaki ayrımı bildiğimden, sevmiyorum sahtelikleri: Ne kendimde, ne de bir başkasında. Kendi olarak, sana gelen— diye başlayan Oruç Aruoba şiirindeki gibi insanları seviyorum çünkü. Ha bir de kabalık ettiğinde özür dilemeyi bilenleri: İyi yapmış mıyım vazgeçmekle?

Güzel yazı oldu zira J

Borges’nin ‘Nişapurlu Attar bir güle baktı sessiz sözcükler söyleyerek’ şiiri ile bitirmek de pek yakıştı yazıya.

**https://www.instagram.com/p/BjyD4KyFeek/?taken-by=selalesehnazsam

*** Simurg efsanesinin temelinde güneşin bitmeyen devri sırasında her burçta her ay doğan üç yıldız ile karşılaşması ve sene boyunca 12 burçta 36 yıldız ile karşılaşması var. Bütün bu yıldızlar Simurg’un kuyruğunu teşkil ederler. Efsanevi kuş da parlaklığını bu yıldızların ışıltısından alır.

*http://feriduniattar.blogspot.com/2009/02/feridun-i-attar-kimdir.html?m=1

Feridüddin Attar’ın Mantık-üt Tayr(Kuş Dili) eserindeki Duası ise şöyledir;
“Ey Rabbim, beni yaratanım! Dünyaya geldim geleli senin sofrandan, senin ekmeğinden yiyip duruyorum… Bir kimse, birinin ekmeğinden yedi mi, ona hakkı geçer; ekmek sahibi de onun hakkına riayet eder. Ben, cömertlik denizinin sahibi olan senin ekmeğini çok yedim, hakkımı gözet.
Ey Âlemlerin Rabbi! Acizim kanlara boğuldum, karada gemi yüzdürdüm. Feryadımı duy elimden tut… Daha ne kadar sinikler gibi ellerimi başıma götürüp bekleyeyim? Bilemedim, yanıldım, sen bağışla. Şu kan ağlayan yüreğime bak, bütün bu musibetlerden sen kurtar beni.
Ey derdime derman olan Allah’ım! Kâfire küfür gerek, dindara din. Attar’ın gönlüne ise derdinden bir zerre. Şu kulağı halkalı kuluna bir zerre dert ver. Eğer senin derdin olmazsa canım ölür gider.
Varlıktan bir sermayem yok, gölge içinde kaybolmuş bir zerreyim. Karanlıklar içinde kayboldum, bir nur yolla, kimsem yok benim, yardımcım sen ol”

Peter Sis-Kuşlar Meclisi

in-mevzuular/fullsizerender-2/” rel=”attachment wp-att-682″> Peter Sis-Kuşlar Meclisi

[/caption]

Reklamlar
taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Garipliklere Düşkünlüğümün Kısa Tarihi 1

‘GARİPLİKLERE DÜŞKÜNLÜĞÜMÜN KISA TARİHİ 1 başlığı altında okuyacağınız yazımı, XMAG dergisinin ilk sayısı için yazdım. Meraklıları için yazının orijinalinin linki şöyle efenim: xmag.space

İncelerseniz seveceğinizi düşünüyorum. Ayrıyeten: Tüm emeği geçenlere, bendeniz de dahil, bol bol okuyucu diliyorum.  Nice yayınlara…’

Her zamanki gibi yazmalara doyamadığımdan, orijinal metine bir girizgah ekledim. Birazdan dergideki halini okumaya başlayacağınız yazımın sonunda bahsettiğim Nurdan Gürbilek’in ‘Benden Önce Bir Başkası’ adlı kitabında da anlattığı gibi, sanatın her dalında, kendinden sonraki yazarlara ilham kaynağı olmuş yazarlar var: Yaratıcılığı büyüten o bambaşka kafaları çözen, yepyeni ve bambaşka kafaların ataları…   İnsanların dışarıdan göründükleri gibi olmadıklarını, derinlerindeki mezbelelik ve bataklıklarında saklı gerçekleri, bir tül perdesi gibi bulutlandıran sahte görüntü ve  detayların itici güçleriyle hayatlarını nasıl sürdürdüklerini, kararlarını verirken nelerce tetiklendiklerini anlayan, çözen, bağlayan ve dahası kanata kanata iyileştiren bu öncü sanat insanlarını, saygıyla selamlıyorum.

Ayırdında olalım ya da olmayalım, merhemi kişişel tarihimizde saklı bir temeli var, yapıp ettiğimiz her şeyin. Yediğimiz her haltın.. Hatta, aile köklerimize. Daha da ileriye gidersek, insanlık tarihine kadar gidiyor mesele… Farkındalık dediğimiz de, neyi neden yaptığımızı, zayıflıklıklarımızı, gücümüzü, irademizi nasıl ortaya koyduğumuzun ayırdında olarak, yola devam edebilme dirayetine sahip olmak sanırım. Bunun için insanın kendisi ve davranışları hakkında kafa yorması gerekiyor. İçindeki volkan püskürmeden sakinleşerek başkalarını kıyma makinesi gibi ezip geçmeden önce bi’soluklanıp kendini anlamaya çalışması falan. Ha bazen de başkalarına zarar verdiğimizi sanırken kendimizi nasıl harcadığımızı da göremeyiz ya! O başka bir konu.

Neyse, işte sanatçı denilen varlık da –havalı görünüyor diye bu işe soyunan ve bir sosyal zümreye ait olduğundan dolayı gazlanan arkadaşlar benim için bu tanıma dahil değil- içlerindeki, Almanca’da doppelganger adı verilen kötü gölgeleri ile tanışmış ve yüzleşmiş olanlardan, yani her türden insanlık halinin dibine kadar bata çıka ilerleyen, duran, kasan, kesen, yuvarlananlardan çıkıyor haliyle. Konfor alanının minnoş rahatlığında tatlış hafta sonu kaçamakları ile hiçbir şeyi zorlamadan mutlu mesut takılırken zor zira derinleşebilmek. Biraz başka başka hislerle hemhal olmak gerekiyor. Üstünde sallandığın salıncağın sallanma hızından ipinin kopuvermesi, küt diye yeri boylamak, yere yapışmışken bir de salıncağın selesinden kıçına şaplak yiyip tekrar yeri öpmek: Hayatın şakası bol. Dolayısı da örnekler de bol. İşin gerçeği bu bulantı veren hislerle başetmeye çalışırken kimi kulağını kesiyor, kimi karısının alnına bir elma koyup vuruyor, öteki cebinde taşlarla dereye dalıyor. Çünkü insanın kendisi ile hesaplaşırken, bir yandan içindeki kötü gölgeyi tüm çıplaklığı ile görürken öte yandan da dünyada olan bitenlere ve sıradanlıklara ve dayatılan genel geçer her şeye tahammül edebilmesi çok zor!  Derinleştikçe devreler yanıyor, yanarken de: Çığlık, kusmuk, neşe topu, hırs yumağı, vesvese düğümü tadında pek çok farklı anlayış ve disiplinde sanat eserleri olarak  dönüşerek dışavurulmaları son derece tabii  ve gerekli de oluyor.  Yoksa: Gümmm! Pat! Çat! Dan! Haşırt! Bu yüzden garip görülen ne varsa, sanatçıların içlerinden püsküren çığlıklar olarak görüldüğünde, Edvard Munch’ın Çığlık tablosunda da net olarak resimlediği gibi, yakın hissetmemek ve içinde aynı coşkuyla o feryadı dışa vurmamak… Bazen renklerle, bazen yazıyla, bazen müzikle… Listeyi siz tamamlayın: Yaşarken ölmek demek! Hülasa, gariplikleri ve dahi müssebbibi olanları pek severim. Onlarsız bir dünya çok sıkıcı olurdu. Kom :)

GARİPLİKLERE DÜŞKÜNLÜĞÜMÜN KISA TARİHİ 1

Animasyonları neden bu kadar seviyorum diye düşündüm geçen hafta. O kadar yazı, çizi işi arasında  bir animasyon projesi gelince içimde hissettiğim ‘Hohoyt’ başlıklı his belki de bunu düşünmeme neden oldu. Animasyonların o hayalgücünün sınırsız dışavurumunu sağlayan teknik olanakları küçüklüğümden beri cezbedici gelmiştir. Sanırım bu cezbolma hali genetik de, zira üniversite yıllarımda yazın bir İzmir tatilinde annem, ben ve erkek kardeşimi televizyonda huşu içinde çizgi film seyrederken basan teyzemin, ailece çatlaksınız siz başka film mi kalmadı, diyerek televizyonu kapamasından sonra çıkan patırtıya bakarsak: Aha işte kanıtlar…

Animasyonlara gelmeden, uzun bir yol izliyor aslında çizerler. Anormal gibi görünen şeylerin aslında normal görünenin gerçek yansıması olduğunu  anlamamıza hizmet eden temel sanat dallarından biri tabii ki resim: Tüm çizgilerin atası!

İllüstrasyonlar da, dünyayı renk ve çizgilerle tanımlayan ve böyle çalışan kafaların devamı.  Bilim kurgu kitaplarının kapakları, çizgi romanlar, 1884 yılında doğan karikatürist Frank Rudolph Paul mesela bu isimlerin en afili eskilerinden.

2015 Art Basel Hong Kong’da tekrar sergilenen eserleri ile 1936 Tokyo doğumlu  Keiichi Taanami…

Christian Rex van Minnen, Glazed and Confused ismiyle 2014 yılında Kopenhag’da açtığı sergideki işleri… Evde salona koyar mısınız bilemem ama baktıkça kendine baktıran çalışmalardan.

Mesela: Miss Van & Olek… Mayıs 2014’te Londra’da StolenSpace Galeri’deki sergisi.

Ve son keşiflerimden (bazıları ay sen onu yeni mi şey ettin diyebilir! Desinler, değişememmmm desinlerrrr konuyu saptırmayalım…) : Nicola Alessandrini…

Tüm bu isimlerin sayıları oldukça fazla büyük büyük ataları da var: 1450 yılı dolaylarında doğduğu düşünülen  yaşamıyla ilgili pek bilgi olmasa da  hayatı boyunca doğduğu şehrin dışına çıkmadığı sanılan, dedesi, babası ve iki amcası dahil herkesin ressam olduğu bir aileye mensup Hollandalı ressam Hieronymus Bosch mesela.

Gerçeküstü bir yaklaşımla, çirkin ve gülünç anlatım şekilleri ile çizdiği ve insanlığın kötülüğünü, küçük akıllılığını nefis detaylar eşliğinde, nefret ve acı  alaycılıkla bir arada ortaya döktüğü fantastik görünümlü şahane resimlerinden, ben ve yüz binlercesi gibi,  zamanın İspanya Kralı Felippe II’nin de bulunduğu pek çok insan etkilemiş.  Hatta Kral Felipe II, Escorial Sarayı’ndaki yatak odasına ‘Başlıca Kötü Huylar’ tablosunu asacak kadar ressamın hayranıymış. Yolunuz düşerse: ‘Deliliğin Tedavisi’ ve ‘Saman Arabası’ ile ‘Zevkler Bahçesi’ resimleri Madrit’teki Prado Müzesi’nde… Son eserlerinden biri olduğu sanılan ‘Müsrif Çocuk’ ise Rotterdam’daki Boymans Müzesi’nde bizleri bekliyor.

Bosch’un resimlerindeki, fantastik düşünce dünyası ve rüyalar cehenneminden gelme canavarların bolluğu, Pieter Huys’dan Jan de Cock ve Pieter Brugel’e ve hatta günümüzdeki pek çok sanatçıya esin kaynağı olmuş… Tıpkı Nurdan Gürbilek’in edebiyattaki esinlenme ve etkilenmeleri anlatmak için yazdığı ‘Benden Önce Bir Başkası’ kitabında olduğu gibi,  resimden illüstrasyona gelene dek bir çok sanatçı birbirinden etkileniyor haliyle. Pastij eskisi gibi bir öğrenme şekli olarak kabul ediliyor mu resimde emin değilim ama esinlenme kati surette , ilerici kafaları geliştiren ve daha iyi eserler ortaya koymalarını sağlayan bir etkilenme biçimi, diye düşünüyorum.

Bu arada, şimdi de bir internet dergisi okuyor olsanız da, buralarda okuduğunuz gördüğünüz her şeye bence hemen inanmayın. Gidin, görün, gezin, bakın, anlayın öyle üretin derim en bilmiş hallerimden birini takınarak. Mesela bir internet sitesinde romantik ressam diye adlandırılığını duyunca kıs kıs güldüğüm 1757’li William Blake! Aslında ondan da bahsetmeyi isterdim ancak ilk seferlik burada noktayı koyalım. Sonrasında kafamız nereye götürecek ve neler yazacağım, hep birlikte bakarız…

Yazmalara doyamayan yazardan 1 not: Bu tarz eserleri koymak için evin altına dehlizlerden yapılma bir sergi salonu açmak istiyorum. Alice Harikalar Diyarı’ndaki gibi tavşan deliğinden geçilerek gidilebilen. Sadece uyanıkken de rüya görebilmeyi başaran zihinlerin giriş şifresini bildiği…

Frank Rudolph Paul

Frank Rudolph Paul

Frank Rudolph Paul

Frank Rudolph Paul

Keiichi Taanami

Keiichi Taanami

Christian Rex van Minnen

Christian Rex van Minnen

Miss Van & Olek

Miss Van & Olek

Nicola Alessandrini

Nicola Alessandrini

Hieronymus Bosch

Hieronymus Bosch

Hieronymus Bosch

Hieronymus Bosch

William Blake

William Blake

David Munch - The Scream / Çığlık

David Munch – The Scream / Çığlık

not2: Bu yazıda hediye şarkı yok. Neden mi?  Siz olsanız hangi şarkıyı bu yazıya uygun görürdünüz, merak ediyorum? Bana yazar mısınız :) vildan.cetin@gmail.com

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Şekerci Dükkanında Unutulmuş Çocuk!

Bir yazı yazmıştım kendimce önemli bir konuda: Çok manidar bir başlığı bile vardı ve fakat sonra bir şey oldu… Kararsız kaldım yazı hakkında; ki şu narin (ve ihtilaçlı!) bünyemin neredeyse kendinden en emin olduğu konudur: Âfâki ve hususiyetle enfüsi hislerimin aksi. Bir nevi tekamül aynası: Yazdıklarım. Falan:) Kendi kendime dedim ki ‘yok ben fikrimi değiştirdim. O yazı orada demlensin. Şu anda tutturma üstüne yazmak istiyorum. İnat etme, illa ki sahip olma, illa ele geçirme ve itaat dürtüsüyle ilgili yazmalıyım’ böyle bir his işte yazmak. Duygular, fikirler, olaylar, insanlar gelir geçer. Sadece bazıları yazma isteği uyandırır. Ve illa ki çok önemli olmasına ya da günler geceler geçirmenize de gerek yoktur. Yazmak istersiniz. Tıpki bir bağımlı gibi: Duramazsınız. Yazma keşi… keşmekeşi, en büyük bağımlılık! ve, deva napezir cinsinden bir hastalık! Varsın benim de defom bu olsun. Hakiki tarafından halis mulis, hesapsız kitapsız seven, her hale razı zaten! Derdimize deva, sevgimize layık olanlar da öylesi değil mi zaten hey dostlar: Zira ‘Sevgilinin yaptığı her şey, sevgilidir*’… Stratejistleri, ince hesap uzmanlarını şöyle kenara alalım. Kumlarında oynamaya devam etsinler:)

Kes tim: Bu da başka bir yazı konusu çünkü. Yazıma hiç bölmemişimcesine dönersek: Valla itiraf edeyim ki benim için yazması konuşmasından bin kat kolay. Konuşurken, hele ki inandığım/güvendiğim bir dost meclisinde değilsem, demek istediğimi doğru dedim mi diye  bir şüphe oluyor içimde: Hele bu aralar! Zira, canı çok sıkılan ve tatminsizlik denizlerinde boğuldu boğulacak kimileri,  son derece samimi sözleri bile oraya buraya çekmekte pek mahir olabiliyor, yalnız ve güzel ülkemde. Neyse bu konu da can sıkıcı. En güzeli yazmak hakkında yazmaya devam edeyim.

Yazarken daha netim sanki. Kelimelerin yazıya dökülmüş halini, o alfabeyi bilmesem de, seyretmeyi oldum olası seviyorum. İçinden ‘Ay çen kaligrafi mi şeviyonnnn’ diyenleri de seviyorum mesela: Bir nevi harflere duyulan derin aşk benimki! Stendhal Sendromu gibi başdönmeli, ağız suyu akmalı bir his uyandırıyor harflere bakmak. Öte yandan Hipergrafi (Hypergraphia) yani yazma hastalığına, “şakak lobu epilepsisi” yol açıyormuş, ya hani… Doğarken pattadanak kendimi yerde bulduğumda, şaka yapmıyorum; bildiğiniz yere düşmüşüm ve ıngaa bile dememişim ölü doğdum sanmışlar, işte o ilk çarpma noktası kesinlikle: Şakak lobumda tezahür etmiş olmalı. Yoksa ne o sayfalarca yaz dur. Çık sokağa coş, ve gez dur, varken… Belki de kelimelerin aslında saklı kehanetsel anlamlar içerdiğini bildiği için iç benliğim, Yunanlılar buna ‘Cledon/Cleomansi’ derlermiş, sevme ayarım bozulmuştur.

Ya ben yine nereden nereye getirdim metni. Aklım almıyor. Yeminle kitaplarım, senaryolarım vs böyle engebeli arazi gibi değil. Bu blogdaki metinler resmen tepecik ve kuyular arasına sıkışmış patikalardan oluşuyor. Allahtan bloğumun adı ‘Taze Diş Macunu’ da; aklımdan ne geçerse yazmam gayet normal. Neyse daha fazla uzatmadan; tutturma ve kendini pek beğenme ve kendinden emin olma ve aşağılık kompleksinin zıt tezahürleri arasındaki derin psikolojik bağlantıyı irdeleyeceğim o harikulade:) yazıma döneyim. (Burada bi’ton gülme emojisi var!)

Ne kutlu kişidir o ki bir çocuk ruhuna sahip olmasına rağmen şekerci dükkanında saatler geçirip tek bir şekere dahi elini sürmeden çıkan… der mi şim! Şahsen ben(deniz ve cennet kuşu), kesin iki ara bir derede 3-5’ini ağzıma atardım. Hem ‘ayy ben nası bi’çocuk ruhluyumdurrrr anlatamamlarcaya’ sizi boğup, hem de şekerci dükkanına girip eli boş çıkanları da samimi bulmuyorum. Metafor yani şeker de dükkan gibi. Anladınız zaten siz onu:) Ne yalan söyleyeyim: Bilakis ürkütücü geliyorlar. Ajda Pekkan’ın televizyonda bebek taklidi yapması kadar ürkütücü! O ne hakimiyettir karşimmmm!!!! İnanın, (biz entelektüellerin bildiği ismi ile) Bhagwan Shree Rajneesh (ve genelin tanıdığı mahlasıyla) Osho bile sevmez böylelerini! Heheheh… O ne nefse, arzulara diklenmedir: Hepinizi alt ederim, inadım inat malum bölgem iki kanat, vücudum taş ama bakkkk six pack’lerime tripleri falan. Bişey diim mi; Bu tipler adam bile keser, kılı kıpırdamaz. Kibir ve hırs kardeşlerin bir arada hangi kafada takıldıkları (alfayım ben, saksı değilim, peşimden geldin geldin gelmedin bittin tükendin diye aleni böbürlenen safsalak minnoşlar dışında) zor anlaşılır bir şeydir zira: İşte bu yüzden kimseyi hafife almayanlar, yani politikacılar: Afferin onlara (ürpertili bir nida ile: bırrrr)….!!!

Bu kadar bilmişlikten sonra ani bir frenle şekerci dükkanı bahsimize dönersek: Annenizlesiniz, baba, hala, teyze falan da olur, Amerika’dakiler gibi devasa şahane bir şekerci dükkanına girdiniz. Ebeveyn kimse artık yanınızdaki, dedi ki; Sakın bir şey isteme, elleme, tutturma, ağlama…  Bilmem ne teyzenlere götürmek için 1 kg ortaya karışık şeker alıp hemen çıkacağız. Sonra ebeveyniniz bir arkadaşını gördü. Lak lak etmeye başladılar. Konuya kulak misafiri olan dükkan sahibi de dayanamadı konuşmaya dahil oldu. Sohbet uzadıkça uzuyor. Konuşmacılar, dedi ve kodunun diplerinde oksijenleri tükenmiş, azot narkozu altında kendilerinden geçmişler. Sohbet o kadar tatlış ki sizin ebeveyn, elindeki şeker paketini unuttu, hatta sizi bile unuttu. 5 bilemedin 6 yaşındasınız.  Dükkanda kimse yok. Herkes kendi derdinde. Dolanmaya başlıyorsunuz. O raf senin bu raf benim. Şekerler! Ah o şekerler: Hepsi rengarenk hepsi leziz, görünümlerinden belli içlerindeki cana can katacak şölen falan:) Naaaparsınız? Valla ben, dediğim gibi önce çaktırmamaya çalışarak ve ardından sal gitsin diyerek avuç avuç dalarak biri kulağımdan tutana dek yer, hatta şeker komasına girerdim.  Çocuğum ve 5 yaşındayım başka ne yapabilirim ki! Tersini yapanlar var ama! (ki biz bu blogda ama bağlacını kullananları hiç sevmeyiz bilirsiniz!) Ve çocukken bile kurallara sıkı sıkıya uyanlar falan. Kuralları biliyorsunuz diye uymak zorunda değilsiniz ki! Gevşeyelim, rahat olalım yahu biraz. Bakın T. S. Eliot ne diyor: Kuralları bilmeden ihlal etmek  hiç de akıllıca değildir:)

Elleme dendiğinde ellemeyenler, dokunma dendiğinde dokunmayanlar, süper cici bebeler:) Yasak ne varsa gizlice yapan, saman altından su yürütme ve 3kağıt profesyonelleri; işte bunlar milletçe bizi bitirenler. Yani geleceğin pek gizli itinalı sapıkları. Kendilerini, zaaflarını, duygularını falan gizlemeyi fena halde başaran çok tehlikeli, görüldüğü yerde anında vurulup ortadan kaldırılması şart olan tipler: Karizması bir gıdım çizilse intikamı acı olanlar! Heyytt beee… Nasıl oluyor da oluyor ve bu insanlar bu kadar kastırmaktan falan hiç sıkılmıyor, cidden anlayamıyorum. Bana göre insan dediğin duygulardan yapılmış bir varlıktır: Mesela siz hiç gülen kedi gördünüz mü? Haaaaaa… O benim kedimmmm. Adı da kuzey: Cidden gülüyor di mi? (yani değil mi) Ayrıca konuşuyor ve laftan da, halden de anlıyor. Bu başka bir yazı konusu biliyorsunuz.

Konuyu bağlayamadım araya kedi bahsi girince. Zira yanımda ve gırgır mırmır sevgi istiyor. Ayy hiç sevmem öyle kedi medi!!! Diyenler varsa. Bakkkk! Bi buraya bakkkk…

Yok böyle olmayacak. En iyisi ben her şeyi ; kafam dahil bırakıp gideyim. Şöyle uzak bir yere. Yazı falan yazar, hiç olmadı yola bakarım. Duvar da olur. En güzeli denize bakmak: Ki pek severim. Açıkçası hepsi aptal bir tutturmadan iyidir: Düşündükçe daha da saçmalaşan bir konuda.

Şimdi nedense aklıma geldi. House of Cards’ın ilk bölümünün 17. dakikası olmalı, bir replik var: Seviyorum bu kadını, hem de bir köpek balığının kanı sevmesinden çok, diyor ana karakter.  Ancak önemli olan ve tüm diziyi seyretmeme neden bu replik değil. Bu replikten bir önceki sahnede geçen konuşmalar.

Yine ne alakası varsa, pire misali düşünceler bilmem kaç şeritli zihin otobanımda zıp zıp, başka bir şey aklıma geldi bunu yazarken. İncil’de Matta 7’de bir bölüm…  Yıllar önce duymuş ve pek inandırıcı bulmamış, sonra mevzuunun yani sistemin nasıl işlediğini kenarından köşesinde anlamaya başladığımda hee dediğim ama hala hımmm da diyemediğim: “Dileyin, size verilecek; arayın, bulacaksınız; kapıyı çalın, size açılacaktır. Çünkü her dileyen alır, arayan bulur, kapı çalana açılır.’  Tuttur tuttura bildiğin kadar diyor galiba:) Ya da bana öyle geldi. Not: Ciddiye alan olmasın diye söyliim: Şaka tabii ki bu son yorumum. Ancak bu cümleye son derece ciddi bir havada Nalan Bekiroğlu’ndan şahane bir alıntıyla bir şerh koymak istiyorum: Ne kadar yazabilirsin mısralara, kaderin sana yazmadığını, demiş Bekiroğlu. Yani, inat ısrar ve tekrar (deneme) gerektiren işler olarak gördüğüm: bilim, sanat, edebiyat gibi konular dışında, özel hayatlarımızda zararı faydasından çok ve hatta ömür törpüsü haline dönüşme ihtimali pek yüksek aptalca bazı hislerde tutturmak iyi bir şey değil mirim. Ama kiralık katil tipi kutuplarda donmuş buzluk gibi davranmak da, cool görüneceğim diye hiçbir şeyi takmıyor havasında kendine gizlice eziyet etmek de pek fena!  Orta yol iyidir. Bunu bilir bunu söylerim! Duygunun azı da, azgını da kafaya zarar zira. Belki de en güzeli ve rahatı ‘Emronulduğu gibi dosdoğru olmak’tır. (Hûd, 112)  Evet haklısınız. Kafam çok karışık! Allahtan bu yeni bir şey değil :) Bünye alışık.

*Mawâidu’l – İrfan / İrfan Sofraları, Niyazî-i Mısrî, Yeni Ufuklar Neşriyat, Sf: 133

**Şimdi bu durduramaz kendini, 50 centten Candy Shop’ı da koyar diyenleriniz: Evet haklısınız.  10000 puan kazandınız! Normalde cânım-süper-şahane okuyucularıma şarkı hediye etmek adetimdir lakin bu kez içimden böyle bir video eklemek geldi:) Zira o şarkıdaki şekerler benim bildiğim şekerlerden değil pek…

***https://youtu.be/VoDFwidkE7w

****Zamanın birinde şekerci dükkanında unutulmuş ve gerekeni yapmış herkese hediye şekerlerim:)

Şekerci Dükkanında Unutulmuş Çocuk Olmak!

Şekerci Dükkanında Unutulmuş Çocuk Olmak!

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Hatır Gönül Meseleleri!

İlginç şeyler oluyor. Hiç ummadığım şekilde bazı insanlar, duyarlı tavırları ile beni şaşırtıyor. Bazıları da ‘Hımmm!!!! Sen ve sevgili egon, bu yolda devam edin. Pek havalı gördüm seni; sizi’, dedirtiyor.

Duyarlı tavır meselesine gelmeden, egom ile konuştuğum o çok değerli ilk anı anlatmak istiyorum. Ego insanı zirveye de çıkarır, dibe de vurdurur eğer gerekli uzlaşmayı sağlayacak tanışıklığınız yoksa. Zira yaş bir sayı değil bazen: Tecrübe ile eşitse…. Evet sayın seyirciler, ego denen sevimli pislikle yıllar önce konuşmuşluğum vardır. Yıllar önce demek, şimdi buradan bakınca bir kaç yüzyıl önce gibi gelse de on yıl falan olmuştur herhalde. Konu şu: Bir çocuğa feci bayılıyorum. Fakat ego, ah o ego! Zavallı çocuk ne teklif etse, bir kulp bulup red ediyorum. Hı! Hem zeki, hem popüler, hem de güzelim: Nasıl hemen evet deyip peşine takılayım!!! Değil mi? Naz şart. Fakat aslında feci yanığım. Detaylarda kendimi boğ boğ bir haller oluyorum bari siz sevgili okuyanlarımı boğmayayım. Sadede geleyim derhal:)))

Günlerden bir gün evdeyim. Pejmürde halde takılıyorum: Eski, pazardan alınma gri bir eşofman, yağlı saçlar falan! Aman da aman pek fena yani. Bir kız arkadaşım aradı. Canı feci sıkkın. Bir şeyler atıştırmak istiyor. Dertleşmek ana fikir, yemek bahanesi. Evden bunalmış. Dışarı çıkalım, dedi. Detayları atlıyorum.

Günlerden pazardı. Çok iyi hatırlıyorum. Zira iç sesim diyordu ki, kim çıkar ki pazar pazar sokağa? Hiççç gerek yok makyaja, üst baş değiştirmeye, çık git işte! Alt tarafı bir yemek… Efenim, o haleti ruhiye ve ev hali ile arkadaşımın kuyruğuna takıldık ve Etiler’de bir yere gittik. Pislik yiyeceğiz: Buffola wings’tir, cips’tir, kızarmış şeyler tabağıdır, biradır: Of yaaa. Şahane şeyler yani. Tü kaka ama arada yemek, içmek gerekenlerden. Neyse. Ağzımda buffala wings. Kemiriyorum. Oh iyi ki gelmişiz de diyorum bir yandan kendi kendime. Ağzımın kenarları sostan bıyıklı. Arada bir çaktırmadan dilimle kenardaki sosları yalıyorum falan. Keyfim gıcır yani. Bir anda ne göreyim: Bizim esas oğlan kapıda. Yanında da bir kız!!!! Lan! Kız bir içim su. Allaaaaaammmm… Ölsem daha iyi. Yani kız sadece güzel değil: Bildiğin huri. Bildiğin Viktorya Siktir et, pardon Victoria Secret kızı. Böyleeee en incesinden uçuş uçuş pudra rengi bir deri ceket, zarif beyaz bir t-shirt, minnoş babetler falan: Abla yı kı lı yor!!!! Bir de birbirlerine nasıl yakışmışlar. Ölsem daha iyi, demiş miydim?….

Bense ağzımın kenarları soslu, kirli eşofman, yağlı saçlar. Hay Allah! Puf diye yok olsam, yerin dibine girsem. Cidden garsona seslenip: Canım burada delik melik bi yer var mı saklanacak diyesim var. Öte yandan da, iç sesim korkudan tir tir titreyerek, görmez kızım seni, sen neredesin onlar nerede: taaaa kapının oradalar, hem burası kocaman yer, nereden görecek, falan diye teselli veriyor. Bildiğin FB-GS derbisinde gözüne stadyum ışıkları tutulmuş tavşan gibiyim. Kafam allak bullak. Bu ikisi, iki elf yani, içeri girdi. Masalarına geçecekler. Süzüm süzümler adiler!!! Ölücem kıskançlıktan. Neyse, biz de; egomla ben yani, yarın öteki gün durumu düzeltir alırız şu herifin havasını falan derken, ne oldu dersiniz. Benimki yanıma geldi. Naber Vildan, dedi. Vallahi yeminle: Elimde bir adet buffalo wingsle ben… Gülsek mi ağlasak mı? Ne dedim, hatırlamıyorum. Muhtemelen içimden: Biz burada birbirine bu kadar yakışan çiftlerden, hele ki sizin gibi hem havalı, hem pek zenginlerden hiç hoşlanmayız falan gibi bir şeyler saçmalamış olmalıyım. Dışarıdan da, öhöm şey, ah evet, pazar yani, cool… Yani ben… Sanırım o cins cümleler. Dahasına kafam basmamıştır.

Neyse, bin parça olmuş egom ve ben eve vardığımızda, ne yapacağımı bilemiyordum. Hadi ben bir süre sonra durumu toparlardım da, ya egom?! Ya o efsane varlık, o nasıl handle edecekti durumu. (hehehehehhehe: yani bununla nasıl başa çıkacaktı demek istiyorum) Evet egomla o gün oturup dertleştik. Ona dedim ki: Hey ego, valla senden güzeli, zekisi, şıkı, zarifi olacak ve hatta bunların hiçbirine sahip olmasa da, birileri yarışta zırt diye seni sollayacak, bunlarla baş etmeyi öğren. Sakin ol. Gevşeee… Ne bileyim, al bi kitap oku. Dizi seyret. Yola bak. Oluyor yani…

İşteee sevgili okur, o günden beri ben ve egom barıştık. Egomu ilk kez o gün teselli ettim. Yani bu olaylar oldu. Oluyor. Olacak. Daha önceki yazılarımda da yazdığım gibi: Güvendiğin dağlara karlar yağacak, kah gelecek o dağlarda güneş açacak, çiçekler saracak her yanı. Kah yağmur bastıracak. Seller olacak. Hayat böyle bir şey. En iyisi her halinden zevk almaya bakmak:)))

Gelelim beni şaşırtanlara. Yukarıda anlattığım anekdot ve dahası sayesinde, ego nedir biliyorum. Egosu yüzünden saçmalayan birini gördüm mü de ‘aha, kıpırdama, gördüm seni’ diyorum. Kendim yapıyorsam, ‘alooo yine coştun’ falan diye ayar veriyorum. Lakin bazı insanlar var, egolarıyla nasıl bir barış halindelerse artık, alakasız bir yerde sade tavırları ve samimiyetleri ile şaşırtıyor, özgüvenleri ile gülümsetebiliyorlar. Meseleye nihayet gelebildim. Allaaamm yaaa biri de bana konuya direkt girebilmeyi öğretse!!!

Efenim hiç yapmam yapmam, geçenlerde şöyle afili bir fotoğraf koydum whatsup’a. Olay da şöyle gelişti. Bir arkadaşımın doğum gününde bööööyle kapıdan giriyorum, pat yakalamışlar, allaaam nasıl hoş, nasıl tatlış ve havalı. Pek beğendim. Kendi kendime sevgiyle, rabbim neler yaratmış hissiyle bakıp bakıp duruyorum, çeken arkadaşım dedi ki, instagram’ın face’in kapalı madem, bunu whatsup’a koysana, valla pek güzel. Ay dedim neden olmasın. Hoş yani!!!! Ve koydum da… Fakat baktım baktım. Bu ben miyim? Ruh halim şu sıralar bu fotoğraftaki mesajları, alt metinleri vesaire kaldıracak durumda mı? Valla değil! Kadınım evet. Makyaj, bakım, giysi, ayakkabı değiştiriyor herkes gibi beni de. Ancak şu anda ruhuma uyan bir fotoğraf, görüntü değil orada duran. Baktım rahat etmiyor gönlüm, bugün değiştirdim. Böyle son derece naif, makyajsız, şu sıralar kendimi rahat hissettiğim hali yansıtan bir fotoğraf koydum. Geçen sene çekmiştim evde çalışmaktan bunaldığım bir günde. Evet ağzımda buffalo wings sosu yoktu ama bir o kadar kendi halinde bir fotoğraftı. Hoşuma da gitti. Ve kendimce alt metni olan bir yazı yazdım fotoğrafa. En baştaki cümleler şöyle: No filter… No make up. İşteeee konumuz da bu. Burada make up derken aslında makyajdan bahsetmiyordum, kendim gibi olmaktan bahsediyordum ve bunu nedense, fotoğraflarıma neden baktı diye de sorgulamayacağım bir kişi fark etti. Egoyu megoyu alt etmiş olmalı ki, hatun şimdi ne der ne düşünür, havaya girer mi, acaba bu saatte cevap verir mi gibisinden soruları takmama olgunluk ve cesaretinde ki, gece yarısı whatsup’tan mesaj attı:

-Slmm

-Profil fotona takıldım;)

Anlattığım durumdan ötürü ben ş o k haliyle. Hemen atladım. Lan bi’cool ol di mi ergenler gibi:))) Cevap verme. Yok! Anında cevabı yapıştırdım.

-neden

-bir öncekiyle çok farklı

Yanıtı şuydu:

-No make up

-Demişsin

Yıllar sonra, ilk kez egoma döndüm dedim ki: Sevgili egom buna ne diyorsun? Yani seni çok az tanıyan biri bu denli derin bir şeyi, bir alt metni şıp diye görebiliyor ve çekinmeden yazabiliyor da, çok daha yakın insanlar neden anlamıyor ya da derdini sormuyor, ne oluyor yahu, ne bu haller, ne bu atarlar falan demiyor, belki de derdine deva olacak iki kelamı çok görüyor. Hata nerede? Seçimlerinde mi? Bakış açında mı? Egoda ses (tıs!) yok. Zira bazı halleri ego bile tanımlayamıyor (bence). Biz de onlara başka adlar veriyoruz. Neyse yazdık konuştuk arkadaşımla. Mısır’a gitmiş. Çöllerde yatmış. Kızıldeniz kenarında çadırda uyumuş (ben asla uyuyamazdım çadırda falan. Yoksa uyur muydum!!!! Neyse. Başka yazı konusu.). Yazdı son dönemde hayatında olan biteni tüm samimiyetiyle. Ve şöyle bir soru sordu.

-Bir filiz kendinin ağaç olduğunu ne zaman anlar?

Ve, baktı ki ben konuyu çözemiyorum, yanıt verdi.

-Kendini birileri gömdüğü zaman.

Ben de ona sordum: Ya kendini görmüyorsa?

Ve o:

O, hiçbir zaman olmayacak,

yazdı.

İlginç bir yazışmaydı. Konuşmamız şu sorusuyla bitti.

Biz nasıl daha güzel mutsuz oluruz!

Soruya bak, hızaya gel. Şimdi düşün dur. Yine de, insanın hatırını soranların, bir şekilde önemseyenlerinin olması güzel. Zor yerinden sorsalar da hayatın.

Hemen ölmesek de olur yani!..

Hem kedi de severiz:)))

no filter... no make up!!! no filter… no make up!!![/captioun]

*Bu sözler de hediyesi olsun gönlümün…

‘İnsanın sığınabileceği tek yerin kendisi olduğunu düşünüyorum bazen. İçimden tekrarlıyorum sonra: ‘Bazı kuşların yuvaları kanatlarıdır.’

.Farid Farjad

**Şarkı hediye etmesem olmaz ama!! di mi?

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kaçan Erkekler!

Bazı görüntüler zihnime zamklanıyor. Ve yine bu görüntüdeki bazı detaylar, bu zamklanma hadisesini çığa dönüştürüyor. Yıllar önce bir gazete haberinde gördüğüm Melek Karaaslan’ın görüntüsü gibi. Hala da o cenin şeklinde yatan tüy kadar hafif, bebek kırılganlığındaki kadının görüntüsü aklımdadır. Bloğumda Melek’le ilgili 1 yazı var. Merak edenler için linkini ekleyeceğim. Keşke, 6 gün önce yani 2 Mart 2018’de de elim kırılsaydı da o videoyu açmasaydım. Sürekli aynı sahneler zihnimde dönüp duruyor. Kaçan 3 adam… Ve defalarca bıçaklanan bir kadın!

Olayı kısaca izah edeyim:

(haber metnini aynen yazacağım, ve metnin nasıl yanlı olduğunu anlamanız için de linki vereceğim.) ‘Ümraniye’de bir otel girişinde ayrı yaşadığı eşi Duygu Kadakal’ı başka bir erkekle görerek cinnet getiren ve defalarca bıçaklayarak öldüren Hakan Kadakal’…. Sözcü Gazetesi’ndeki haber böyle başlıyor.

Öldürülen Duygu Kadakal’ın annesi mahkemede sanığa ‘Katil katil’ diye bağırıyor, katilin kardeşi de ‘Namus’ diye yanıt veriyor. Haberin devamı böyle.

Nedense ortada sürekli bir NAMUS problematiği var!!!! Sürekli erkeklerin namusuna zeval geliyor. Kadınlar bu konuda hiç atak değil. Kınıyorum! Son derece takmıyoruz demek ki namus hadisesini ki, hiçbir kadın namus kisvesi altında, kocası kendisine ne yapmış olursa olsun paramparça ederek öldürmeye kalkışmıyor. Kalkışan vardır tabii. Ancak o kadar nadir ki!!!

Gelelim konunun 2. aşamasına. Evvelsi gün Mehmet Aslantuğ, Hülya Avşar’ın programına katılmış. Katıldığı programlardan, filmlerden, şarkıcılıktan vs. paraları cukkalayan Hülya Avşar, sanki geçmişi bir gül bahçesi imişçesine kendini muhafazakar ilan ile; evli Tanju Çolak hadisesinden, 14 yaşında kocaya kaçtığı için tacı elinden alınmasına değin son dereceeeeee ‘’Tüh bu ne hafıza ve kÂr’’lı, detaylar içeren hayat hikayesini bir sıçrayışta derdest ederek, kadınlar evde otursun kocasını beklesin, bebek baksın şeklinde kesinlikle zeka kırıntısı içermeyen cümleleri ile hepimizin zatı hakkındaki şahane fikirlerini bir kez daha ‘yani ne bekliyoruz ki başka’ cümleleri ile taçlandırmamıza vesile oldu. Sürekli sözü kesilen Aslantuğ, fırsat bulduğu bir anda öyle iki kelam etti ki, eğer Hülya Avşar ablamız anlasaydı ne dendiğini, cidden belki boş bulunup özür dilerdi… Ama dilemez! Neden dilesin? Program reyting alıyor mu alıyor! Ve o programa reklam veren markalar hala buna devam ediyorsa…. Listesi yapıla ve acilen protesto edile. Madem evde oturup çocuk bakmayı uygun gördü, kendisi de torun bakar, havaya bakar, boş bakar ancak hiç olmazsa saçmalıkları ile kıt zekalıları zehirlemeye devam etmez. (Programın o bölümünün videosunu da yazının sonuna ekleyeceğim. Ha, bir iyilik daha yapıp TDK’dan muhafazakar kelimesinin ne anlama geldiğini de ayrıca yazacağım.)

Şimdi de , Hülya Avşar’ın bizi emanet ettiği adamlara gelelim.

Duygu Kadakal cani adamca bıçaklanmaya başlanınca, videoda da göreceğiniz üzere, orada olan üç adam KA ÇI YOR!.. Hem de arkalarına bakmadan toz oluyorlar. Zayıflık böyle bir şey işte. Rica edeceğim beni bunlardan birine emanet etmeyiniz. Videoyu izlerken düşündüm. Adil olmaya çalıştım. Eli bıçaklı bir adamdan kim olsa korkar. Ancak siz üç erkeksiniz be! Hadi adamın yakınına gitmeye çekindiniz, taş atın, bilgisayar atın, bağırın, çağırın, dikkatini dağıtacak bir şey yapın. Kapıdan fırlayarak kaçmak ne demek! O kadını öldüren sadece o şerefsiz değil. Aynı zamanda sizsiniz de! Hülya Avşar’ın kıt zekasıyla bizi emanet ettiği erkeklerin bir kısmı böyle bu ülkede. Dünyada her şey olmak kolay ama insan olmak zor, diyor ya Yaşar Kemal, ah ne doğru!

Avşar’ın anlamadığı ne biliyor musunuz? Bir örnek vereyim. Sabancı Üniversitesi’nde, Avrupa Birliği 7. Çerçeve Programı dahilinde yeni yüzyılın materyali grafenin yakıt pillerinde kullanımı konusunda yürütülen bir program var. Bu programın Türkiye ayağının yürütücüsü ve ulusal irtibat noktası: Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Selmiye Alkan Gürsel. (Meraklısı için not düşeyim: Kendisi evli ve 2 çocuğu var.) Mesela Avşar bu hanımefendiyi ve uğraşısını zerre kadar anlayamaz. Anlamasa da olur. Sadece sussa bize yeter zira onun gibiler! Avşar’ın ilgilenmediği cenahtan Selmiye Hanım bugün, Türkiye’ye Enerji Veren Kadınlar ödüllerinde akademi ödülünü aldı. Grafen nedir, program nasıl bir şey onun da linkini sona koysam mı acep!

Uzun lafın kısası, evde çocuk pişpişlerken koca beklemek isteyenlere bir sözümüz olamaz. Ancak, kız çocuklarının ilkokula dahi gönderilmediği, 12-13 yaşında zorla evlendirildiği, baba-ağabey-koca-çevre baskısı yüzünden bırakın hayatlarını doya doya yaşamayı ekmek almak için sokağa çıkmalarının bile izne ve namus bekçilerinin keyfine kaldığı bu ülkede, yangına körükle gitmek ne demek? Bu nasıl bir şuursuzluk ve gerçeklikle tendon bağlarının kopma halidir!

Hal böyle olunca, mahkeme hakimleri de, eşini ‘Burası sana mezar olacak’ diyerek 40 bıçak darbesiyle öldüren caniye, haksız tahrik ve iyi hal indirimini rahatça verebiliyor. Müebbet cezası önce 24 yıla indiriliyor, iyi hal ile de 20 yıl düşürülüyor. Namus dedim ya canım… Daha ne diimm!!!

Sizi istemeyen birine ‘Ya benimsin ya toprağın’ diyerek fiziksel ya da psikolojik şiddetle sahip olmaya çalışmak, en basit tanımıyla ‘Ben dünyanın en egoist ve bencil insanıyım’ demektir. Bu tarz arkadaşların çocukluklarına doğru yapılan yolculuklarda arazlarının nedenleri kolayca ortaya çıkar aslında. Şahsi fikrim şu: Baktın biri seni sevmiyor, gidersin. Eğer zaten seviyorsa ve ortada bir yanlış anlaşılma varsa, gitmene izin vermez. İster bir yanlış anlaşılma, ister çok haklı sebepler… Mesele ne olursa olsun seven insan, bir şekilde gönül almanın yolunu bulur. Ha, gittin ve arayan soran yok: Zaten konu kapanmıştır! O içli şarkılar, filmler, şiirler, romanlar kimler için yapıldı sanıyorsunuz! Yara kapanana dek takılırsın kendinle…

Dücane Cündioğlu’nun çok sevdiğim bir cümlesi var: Vazgeçmek elindeyse aşık değilsin, demektir. Lakin şöyle de demiş bir yerde: Söyle bakalım ey talip, fedakarlığı büyük olanlar kimler? Aşıklar mı, yoksa aşktan vazgeçenler mi?

Konu aşk olunca sanırım herkesin kafası pek karışık. Allah’tan son derece net olduğum bir mesele var: Merhamet ! Zira bunun erkeği kadını, genci yaşlısı yok. Çünkü sevdiğine merhametle gönlünü açmak ve sığınmak istemek karşılıklı bir histir. Gerekirse o sana kol kanat gerer, gerekirse de sen ona. Basit bir internet yazısı ile bitireyim: Sevecekseniz eğer bir erkeğin/kadının merhametini sevin. Para, mal, mülk tükenir. Yakışıklılık, güzellik uçar gider. Ancak merhamet bakidir. Merhamet erkeğe/kadına yakışan en güzel meziyettir.

Bu vesile ile: Kadın erkek eşitliğinde 139. sırada olan, bakış açısı ahlaktan çok ahlakçılığa dayanan cânım ülkemdeki herkesin 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutlarım.

http://www.dailymotion.com/video/x6b9lww

Bu da benden herkese hediye gelsin…

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yavaş Güzelim!

Kendime sık sık söylediğim bir şey var: Görüneni değil, her şeyin ardında saklı olanı anlamaya çalış. Gösterilene değil, gösterilmeyene bak, ne oldu deme nelere gebe acaba de, kabul et falanlı filanlı haller.… (başa tövbe tövbe ekleyerek yazıyorum:))) allah@         .com gibi bir adres olmadığını da bildiğimden, bir olay olduğunda yüksek planla alakası olmalı, der ve şimdi bu neden oldu, bu mesaj neden geldi veya bu tanışıklık vs… düşün düşün dururum. Bazen de hemen anlamam. Zaman içinde haaaaaaaaaaaaaaaa derim. Vay beeaaaaa yaparım. Bazen de bir dakikamı almaz anlamak. İşte o zamanlarda, ha derim, hım derim, ve bazen güler, çok fena olduysam ağlamak için eve gidene dek sabreder, işten güçten vaktim kalmışsa da yazarım…. Ve en güzeli de nadiren olsa da, bu ilginç yüksek plan kaynaklı mesajlar gülümsetilerek verildiğinde, paylaşmak isterim.

Şimdiki anlatacağıma bakınca: Hadi bu kez de kızı güldürelim, diyordur herhalde mesajları veren. Sanırım! Hem ne fısıldıyordu Enfal Suresi 17’yi bilen alim kemankeş ustaları, çömezlerinin kulağına:

Attığın zaman -o oku- sen atmadın fakat……..

Başa dönüyorum, yani ‘Yavaş Güzelim’ bahsimize. Bu minvalde inanç veçhesinden bakacak olursak; biriyle tanıştığında sen tanışmamışsındır, bir yere gittiğinde sen karar vermemişsindir, bir olay olduğunda nedeni sen değilsindir. Ne kadar alakasız olsan da, bazen zırt diye olayın merkezine çekilirsin. Üstüne tuz biber baabında bir ton şey olur da olur. Kontrol edemezsin bazı oluşları. Ve o ilk olayla tetiklenen şeylerin akabinde olmaya başlayanlar, yani o ilk hareketten sonra olanların devamına ait kararlar ise artık sana aittir. Test sürüşü başlamıştır. Zira herkesin son nefesinin saniyesi bellidir. Mesele hangi yolları tercih ederek o son nefesi vereceğimiz ana vardığımızdır. İşte bu da insanın kaderinin elinde olmasıdır. Neyse uzatmayayım… Bu başka bir bahsin konusu.

Evvelsi gün, bir iş için bir yakınımı diğer bir yakınımla bir araya getirmek arzusuyla haftalarca süren buluştuk buluşamadık muhabbetinden sonra nihayet vuslat kararı verdik. Daha doğrusu karar 2 dostumca verildi. Yeri de onlar seçti. Herkesin bildiği bir semt. Ulaşım kolay: Hem ben, hem de diğer ikisi için. O kadar alakasız deliğe girip çıkmışlığım olmasına rağmen burası ömrü hayatımda ilk kez gideceğim bir mekan… İstanbul’un merkezinde ama düne kadar benimle alakasız, ilgi alanım dışında bir semtte. Çok da gitmek istemiyorum o tarafa ama dedim ya çekim yasası! Gitmezsen, götürürler gerekiyorsa…

Bir cümle böyle ama ile zırt diye bölününce sinirlerimi zıplatma ihtimali yüksek: Kendim kursam bile! Zira 3. Kitabımın adı AMA! Ve, son 10 sayfasını, sırf bir kahramana kıyamadığımdan yazamadığım, yazmaya her başladığımda ağlamaya da başladığım 3. Kitabımın adı: Ama!

Yine zıplatıyorum yazıyı, zihnimi falan… O gün, öyle çok koşuşturdum ki yemek için buluşmadan önce. O toplantı. Bu çekim. Şu yazı… vs… Yani 2 dakika duracak, düşünüp kendimi mevzuya kanalize edecek vaktim de olmadı. Oradan oraya başı kesik tavuklar gibi koştum durdum. Ne işlerimi, ne de kendimi toparlayamadan her zamanki gibi geç kalarak yemeğe gittim ki: O meşhur semtin takımının maçı varmış! Yuh yani… Ortalık ana baba günü. Yıkılıyor semt. Efendi gibi sakin, muhabbeti bol bir yemek yiyeceğiz sanırken, her yerde marşlar, şarkılar, türküler, taraftarlar, taraftarlara yaranmak isteyen bir takım ablalar… Hehehehe: Gömerim icabında! Çok bağırıyor oğlum onlar, maçın saçma sapan yerlerinde hem de!!!! Semt yı kı lı yor!

Neyse… Zorla dışarıda bir masa bulmuş arkadaşım. Ancak o da ne? Koca bir led ekran hemen arkamızda duruyor. Millet birazdan maçı seyredecek. Sırtım dönük oturdum. İşin ilginç yanı, rahmetli babam sağolsun sayesinde 7 yaşından beri futbol maçlarına gidip geldiğimden, maç başlar başlamaz bıçkın kamyon şoförünü de bağlamam an meselesi olduğundan, en iyisi sırtım dönük oturmak ahaliye… bir göz teması olur. Ağız burun çiğneme falan, tadımız kaçmasın. Arkam herkese dönük oturuyorum. Maç başladı. Seyrediyorum haliyle. Severim futbolu da… yensinler istiyorum. Milli maç ama! Bakınız yine ama girdi araya, sıkıntılı bir cümle geldi gelecek: Yani sonuç belli ağbicim, takım kötü. Zaten 11 kişiden 10’u yabancı. Vatan millet sakarya nerdee… Harbiden yenilecekler. Hem Alman bırakır mı seni kendi memleketinde sağsalim. Kızın biri yan masadan dibimde, her atakta bırakın atağı kontratakta cıyaklıyor… Yenilecekler orası net ama, bak yine ama dedim, kaç tane yiyecekler, orasını o dakika henüz kimse bilmiyor: Sonunda hiç gol atamadan feci bir farkla yenildiler. Valla Allah biliyor ya çok da üzüldüm o ayrı. Zira babam merkezde olmak üzere, maaile bizde fanatikçe tutulan bir takım söz konusu. Ailede tek GS’li kim? Ben!!! Hain.

Ara verildi. Dedim bari bir suyolu olayına gireyim. Meğersem üst kattaymış. Çıktım. Oha! Üst kat bile full. Taraftarına hayranım bu takımın oldum olası. Hatta bir antrenörüne methiye düzmüşlüğüm de var bloğumda. Güzel yazıdır da… Meraklısına oku, derim. Neyse. İşim bitti. Aşağı indim. Alt kattan, bizim oturduğumuz dış kısıma geçerken meğersem hafif bir alçaklık varmış. Haliyle görmedim. Ayağım hafifçe kaydı. Mini sallanıyorum. Düşmesem de hoş olmadı o sallanış. Karizmada minnak bir çiziğe dahi tahammülüm yok bu ara zira. Neyse; Tam, dikkatli olsana kızım diye içimden kendime hönkürücem… Ana! Bir ses duydum ‘Yavaş Güzelim!’…

1-

Lannnn sen kimsin de bana güzelim, diyosun?

2-

Arabacı takımının, düzeysiz taraftarı ne olacak! Hı!

3-

Dur sennnnn, öyle bi ters bakiim ki aklı çıksın pis hadsizin…

Zihnimdeki salıncak, 3 şık arasında ışık hızıyla gidip gelirken, kafam da haliyle o tarafa çevrildi. Aaaaaaa o da ne? Uzun bir masa. Siz deyin 7, ben diyeyim 9 erkek… Ve bana ‘Yavaş Güzelim!!’ diyen de tam ortada. Üstelik nasıl tatlış, tatlı bakıyor. O kim mi? Nuri Alço!!! Hehehheheee… Benim 3 şık bir anda, ayyyyyyy ama siz miydinize dönmez mi? Döner. Hafifçe kırmızıyla bezenen yanaklarla tebessüm etmez miyim? Ederim. Tüm masa da bana minnoş gülümsemelerle hak vermez mi? Verir. Ay ben bir sevinmez miyim? Sevinirim. Yaa öyle yaparlar insanı canım: Yavaş Güzelim. Bi’dur! Bi’sakin ol. Bi’huzur ver kendine, derler mi ezcümle: Derler. Allah’ın e-postası yok; yok ama, anlayanın mesajlarını alacağı türlü türlü yöntemleri var. İşte böyle günlük. Oluyor yani bazen. Çelişkili ve tutarsız iki cümleyi birbirine bağlamaya yarayan ama bile, iyi niyetli bir bağlaca dönüşüyor mu dönüşüyor :)))

Doku uyumlu bir parazit bu vesvese bende ya hani, kıyamıyor demek ki yaradan da. Böyle uslu, şeker, tatlı mesajlarla…. Durun bi’dakka tel çalıyor. Devam edeceğim yazıya…

Of yaaa. Pazartesi günkü toplantı yarına alındı. İşte şimdi ben bittiiiiiiii…

Şişşşşttt yavaşşşş güzelim: Yavaşşşşş…. Yavaş…. Y a v a ş… Ya av aş…..

Aş sen bunları aş… Bir gazoz aç bakiiim şimdi. Oh de!..

Rahatla falan. Üstüne ince birşeyler al. Bu cümle şaka tabiiiiii… Hehehehe!!!!

Nuri ALço'dan Nefis Gazoz İkramı

Nuri ALço’dan Nefis Gazoz İkramı

1-

Dur bir kıyak yapayım. Bu da Türk Sinemasından nadide hizmetim. Nuri Alçolu Gazoz Sahne Müziği…

https://youtu.be/XpmckRnpdgA

2-

Efenim şu pek takık olduğum AMA kelimesi için bakınız TDK neler yazmış açıklarken:

http://tdk.gov.tr/index.php?option=com_gts&arama=gts&guid=TDK.GTS.5a909900129815.36938030

3-

Önemli 1 not ekliyorum son olarak!

Aklıma Wilfred A Peterson’ın bir şiiri geldi gece sabaha kavuşurken…. Türkçesi şöyle:

BENİ YAVAŞLAT TANRIM!

Beni yavaşlat Tanrım!

Yüreğimin atışlarını düşüncemin sakinliğiyle rahatlat.

Zamanın sonsuz görüntüsüyle hızımı azalt!

Bana güncel kargaşanın ortasında,

Tepelerin ölümsüz sakinliğini ver.

Bir çiçeğe bakmayı,

Eski bir dostla sohbet etmeyi

Ya da yeni bir dost edinmeyi,

Yolunu kaybetmiş bir köpeği okşamayı,

Ağ yapan bir örümceği izlemeyi,

Bir çocuğa gülümsemeyi,

İyi bir kitaptan birkaç satır okumayı ve

Yarışın daima daha çok hız için olmadığını

Anımsat her gün bana.

Yavaşlat beni Tanrım!

Bana ilham ver.

Köklerimi,

Yaşamın katlanılan değerlerini toprağının

derinliğine göndermek,

Kaderimdeki yıldızlara doğru daha çok

Büyüyebilmek için..

Yavaşlat beni Tanrım!

Wilfred A. Peterson

( 1900 – 1995 )

Slow Me Down Lord

Ease the pou ending of my heart

By the quieting of my mind.

Steady my harried pace

With a vision of the eternal reach of time.

Give me, amidst the confusions of my day,

The calmness of the everlasting hills.

Break the tensions of my nerves

With the soothing music

Of the singing streams that live in my memory.

Help me to know the magical power of sleep,

Teach me the art of taking minute vacations

Of slowing down to look at a flower;

To chat with an old friend or make a new one;

To pat a stray dog;

To watch a spider build a web;

To smile at a child;

Or to read a few lines from a good book.

Remind me each day

That the race is not always to the swift;

That there is more to life

Than increasing its speed.

Let me look upward

Into the branches of the towering oak

And know that it grew great and strong

Because it grew slowly and well.

Slow me down, Lord,

And inspire me to send my roots deep

Into the soil of life’s enduring values

That I may grow toward the stars

Of my greater destiny.

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Erkeklerin Hikayeleri!

Bazı filmler, kitaplar vardır. Kadınlardan bahsedermiş, kadınların hikayelerini anlatırmış gibi yapan. Ancak öyle bir yere doğru sürükler ki kendini hikaye, anlarsın ki o hikayeyi hikaye yapan, anlam ve değer katan aslında oradaki erkek karakterdir. İyi ya da kötü, o karakterin varlığı eseri anlamlı kılar. Zihne çakar: Okuyan ya da izleyenin kişisel tarihini aydınlatan anı şimşekleriyle. Ve eğer insanın büyük emeklerle elde ettiği özel bir hikayesi varsa: Ona sahip çıkmalıdır! Kadını erkeği fark etmez.

Bu yazıyı yazmayı aklıma getiren, Milena Agus’un, ‘Mal The Pietra’ adlı romanından Nicole Garcia’nın uyarlayıp yönettiği 2016 tarihli ‘Mal de pierres’ isimli filmi oldu. Ancak yıllar önce okuduğumda, aynı hisleri duymama sebep olan bir eser daha var: benim Necati Cumalı’nın ‘Ay Büyürken Uyuyamam’ diye hatırladığım ancak editörüm Yasemin Giden’in uyarısı üzerine ismini ‘Uzun Bir Gece’ olarak doğrusu ile düzelttiğim öyküsü. (15-20 sene önce okumuş olmalıyım. Zira ben biraz farklı hatırlıyorum. Yazının sonunda neresini farklı hatırladığımı yazacağım)

Hikayeyi anlatacağım. Filmi değil. Onu seyredersiniz bir ara eminim. Hikaye, öykü, Urla’da geçiyor. Ya da öyle küçük bir yerde. Hikayenin yazıldığı zamanı düşünürseniz, şimdiki gibi afili değil Urla tipi mini sahil kasabaları. Son derece mütevazı, sıkışık ve herkesin birbirini an be an kolladığı, bildiği hayatlar var. Hele ki oranın yerlisi, köylüsü isen.

Bu hikayede kahramanımız, evli bir kadın. Sade, sakin kocasından da, onunla yaşadığı hayattan da çok sıkılan. Ev hayatının rutinlerinden bunalmış. Ancak öyle bir anlatımı var ki Cumalı’nın, kadının sıkılmışlığını bir yere kadar anlarken, bir yerden sonra, ee sana da rahat batıyor kızım, demeye başlıyorsunuz. Kahramanımız kadın, sıkıcı bulduğu hayatının yanında kocasını da beğenmiyor. Günümüz kelimeleriyle yazayım hislerini: Zavallı adamı gömüyor da gömüyor. Beş yüz yıl yanınızda yatsa, elinizi değdirmezsiniz, o kadar fena adam. Hem sıkıcı, hem çirkin, hem de beceriksiz… Uzatmayayım. Ta ta taaamm. Sahneye yakışıklı oğlan giriyor. Siz deyin James Dean, ben diyeyim o adını biliyor! Neyse, konumuza dönersek: Motorunu bağırta bağırta kapısının önünden geçtikçe, kadının yüreciği bir ağzına bir kalbine inip çıkıyor. Zamanla olan oluyor. Önce uzaktan bakışmalar utanmalar, sonra (bizlerin halk arasında mercimeğin fırınlanması olarak da tabir ettiğimiz) bir ilişki başlıyor aralarında. Efenim, yeni yakışıklı ve pek delikanlı oğlanı bulan kadın, zaten evdeki adamı da beğenmediğinden, iyice arızaya geçiyor. Oğlanla İzmir’e kaçmaya karar veriyorlar. Şimdi semti çok hatırlamıyorum, Eski İzmir civarlarında bir yerlerde birlikte yaşamaya başlıyorlar. İlk zamanlarda haliyle hayat şahane. Bildiğin Fellini filmi. Seks, drugs ve… Yani hepsi nereye kadar mirim. Zaman geçtikçe, oğlan kadından sıkılıyor. Kadın da için için eski hayatındaki düzeni, güvenli ortamı aramaya başlıyor. Tahmin edileceği üzere, bizim velet bir süre sonra eve gelmemeye başlıyor. Nihayetinde hiç gelmemeye başlıyor. Kadını bir güzel, hayalleri ile başbaşa bırakıp terk ediyor. Hayatında ilk defa köyünden çıkmış kadın, dımdızlak ortada kalmıyor mu! Kalıyor. Malumunuz: Kocasından, başka bir adama kaçtığı için, ailesine de gidemez. Ne bir mesleği var ne de sığınacak yeri. İzmir’de yol bilmez, iz bilmez. (Hoş, annemi tanısa 100 yıl bizde kalırdı, kimse de git demezdi, ama tanımıyor.) Ve ne yapıyor biliyor musunuz? O sıkıldığı, beğenmediği adamla yaşadığı eve Urla’ya geri dönüyor. Eve giriyor ortalığı toparlıyor. Sanki hiçbir şey olmamış gibi, akşam yemeğini hazırlıyor. Adam da, akşam her zamanki saatinde eve geliyor.

Ve napıyor dersiniz:

A-Kadını, beni aleme rezil ettin, kahveye gidecek yüzüm kalmadı orospu vs. diyerek bir güzel dövüyor.

B-Seni dövmeye değmez diyerek, kolundan tuttuğu gibi evden atıyor. Zaten yeni hatunu bulmuş bile, haftaya düğün var

C-Müthiş bir kavgaya tutuşuyorlar. Ortalık kan gölü. Sen onu yaptın, ben bunu…

D-Adam kadının sofrayı hazırladığını görünce, hiçbir şey olmamış gibi ellerini yıkayıp tek soru sormadan, her zamanki sessizliğiyle yemeğe oturuyor.

Siz karar verin, aleni boynuzlu koca ne yapmıştır? Hangi şık sizinki? Seçtiniz mi?

Yok o değil doğru yanıt. Hikayedeki doğru: D şıkkı. Şimdi sizce bu hikayenin yıldızı kim? Ateşli motorlu, afili genç James Dean mi, yoksa karısına duyduğu büyük aşk yüzünden, konu komşunun ne diyeceğine aldırmadan onu olduğu gibi geri kabul eden koca mı? Sizce kadını gerçekten seven, hikayedeki gerçek erkek kim? İşte bu minvalde devam edersek, Mal de pierres de çok ilginç bir film. Seyretmenizi öneririm.

Zira zannedildiği gibi hep kadınlar fedakarlık yapmaz. Siz duyduklarınıza kanmayın. Karısı 20 yıl kanserden yatalak yatar, seviyorsa gerçekten başında bekler. Erkekler vardır, kadını sevmiyordur aslında ama dışarıdan harika görünen bir hayatın işareti olduğu için, kendisi bin tane fındığı aynı anda kırarken kadına göz açtırmaz. Erkekler vardır, gerçekten severse asla unutmaz. Bekler. Sabreder. Gerekirse korur. Gözetir. Üstüne titrer. Baktı kadın inat, uzaktan sever. Kimseyi kırmadan dökmeden, aşıksa yaşamasını bilir.

Ha bir de hep kadınlar ağlamaz. Siz genelin fikirlere kapılmayın. Erkekler de ağlar. Hem de çok feci. Nadiren görünen gözyaşları ile ve genellikle içlerine akıtarak. Ya da kadehlere tuttuklarını döke saça akıtarak… Ha daha da şahanesi, kendini şiire vurarak…

Ve hep erkekler aldatmaz. Kadınlar da aldatır. Aldatmak için de illaki biriyle yatağa girmek gerekmez. En fenası işte budur ya. Ruhun yalanları ile kandırılmak. Kim bunlara rağmen hala sevmeye devam ediyor ve bekliyorsa, gerçek seven de kazanan da odur. Bu alemde değeri bilinmezse, başka alemde bilinir. O alemin dünyası da dümdüzdür.

Terbiyeli ve gayet düşünceli bir insan olduğumdan filmi anlatmadım. Spoiler* vermedim farkındaysanız sürprizi gitmesin, diye. Ama filmin sonundaki cümleyi yazmadan edemeyeceğim: Yaşamanı istedim.

Filmi seyrettiğinizde ne demek istediğini anlayacaksınız. Hal böyle iken yazımı, Necati Cumalı’nın en sevdiğim şiirlerinden ‘Şarkılar’ın son dizesi ile bitirmem şart oldu sanırım: Aşk yaşayanlar içindir!**

*Spoiler: Görsel ve yazılı yayınlarda, hikayenin olay örgüsü ile ilgili sızdırılan bilgi.

  

**

ŞARKILAR

Ağladığını istemem ben ölürsem

Beni en sevdiğin halinle hatırla

Uzak bir yerde çalıştığımı düşün

Hayatta olduğuma inan

Bir gün gelir kendiliğinden

Geçer bütün üzüntün

Her yeni gelen günü

Yeni bir ümitle beklemeli

Her yeni gün

Yeni havalarla gelir

Gece, yağan yağmurla uyursun

Sabah bir de bakarsın odan güneşli

Her gelen vapuru, treni

Yeni bir ümitle beklemeli

Her gelen vapur, tren

Yeni insanlarla gelir

Ben esmerdim güzelim

Bu sefer sarışını seversin

Aşk yaşayanlar içindir.

 

***

Öykü aklımda, kadınla kaçan adam birlikte ev tutmuş gibi kalmıştı. Ancak aslında, sadece bir gece kalıyor kadınla motorlu genç. Hepimizin hayatında hatırası silinmez 1 uzun gece vardır: Saatlere ömrün sığdığı, yıllarca aradığını bulduğun ve aynı zamanda kaybettiğin ‘uzun 1 gece!’

Meraklısına: Yazar, şair, (avukat) Necati Cumalı’nın şiirlerini buradan okuyabilirsiniz.

http://www.leblebitozu.com/bilmeniz-gereken-20-necati-cumali-siiri/

 

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın