Erkeklerin Hikayeleri!

Bazı filmler, kitaplar vardır. Kadınlardan bahsedermiş, kadınların hikayelerini anlatırmış gibi yapan. Ancak öyle bir yere doğru sürükler ki kendini hikaye, anlarsın ki o hikayeyi hikaye yapan, anlam ve değer katan aslında oradaki erkek karakterdir. İyi ya da kötü, o karakterin varlığı eseri anlamlı kılar. Zihne çakar: Okuyan ya da izleyenin kişisel tarihini aydınlatan anı şimşekleriyle. Ve eğer insanın büyük emeklerle elde ettiği özel bir hikayesi varsa: Ona sahip çıkmalıdır! Kadını erkeği fark etmez.

Bu yazıyı yazmayı aklıma getiren, Milena Agus’un, ‘Mal The Pietra’ adlı romanından Nicole Garcia’nın uyarlayıp yönettiği 2016 tarihli ‘Mal de pierres’ isimli filmi oldu. Ancak yıllar önce okuduğumda, aynı hisleri duymama sebep olan bir eser daha var: benim Necati Cumalı’nın ‘Ay Büyürken Uyuyamam’ diye hatırladığım ancak editörüm Yasemin Giden’in uyarısı üzerine ismini ‘Uzun Bir Gece’ olarak doğrusu ile düzelttiğim öyküsü. (15-20 sene önce okumuş olmalıyım. Zira ben biraz farklı hatırlıyorum. Yazının sonunda neresini farklı hatırladığımı yazacağım)

Hikayeyi anlatacağım. Filmi değil. Onu seyredersiniz bir ara eminim. Hikaye, öykü, Urla’da geçiyor. Ya da öyle küçük bir yerde. Hikayenin yazıldığı zamanı düşünürseniz, şimdiki gibi afili değil Urla tipi mini sahil kasabaları. Son derece mütevazı, sıkışık ve herkesin birbirini an be an kolladığı, bildiği hayatlar var. Hele ki oranın yerlisi, köylüsü isen.

Bu hikayede kahramanımız, evli bir kadın. Sade, sakin kocasından da, onunla yaşadığı hayattan da çok sıkılan. Ev hayatının rutinlerinden bunalmış. Ancak öyle bir anlatımı var ki Cumalı’nın, kadının sıkılmışlığını bir yere kadar anlarken, bir yerden sonra, ee sana da rahat batıyor kızım, demeye başlıyorsunuz. Kahramanımız kadın, sıkıcı bulduğu hayatının yanında kocasını da beğenmiyor. Günümüz kelimeleriyle yazayım hislerini: Zavallı adamı gömüyor da gömüyor. Beş yüz yıl yanınızda yatsa, elinizi değdirmezsiniz, o kadar fena adam. Hem sıkıcı, hem çirkin, hem de beceriksiz… Uzatmayayım. Ta ta taaamm. Sahneye yakışıklı oğlan giriyor. Siz deyin James Dean, ben diyeyim o adını biliyor! Neyse, konumuza dönersek: Motorunu bağırta bağırta kapısının önünden geçtikçe, kadının yüreciği bir ağzına bir kalbine inip çıkıyor. Zamanla olan oluyor. Önce uzaktan bakışmalar utanmalar, sonra (bizlerin halk arasında mercimeğin fırınlanması olarak da tabir ettiğimiz) bir ilişki başlıyor aralarında. Efenim, yeni yakışıklı ve pek delikanlı oğlanı bulan kadın, zaten evdeki adamı da beğenmediğinden, iyice arızaya geçiyor. Oğlanla İzmir’e kaçmaya karar veriyorlar. Şimdi semti çok hatırlamıyorum, Eski İzmir civarlarında bir yerlerde birlikte yaşamaya başlıyorlar. İlk zamanlarda haliyle hayat şahane. Bildiğin Fellini filmi. Seks, drugs ve… Yani hepsi nereye kadar mirim. Zaman geçtikçe, oğlan kadından sıkılıyor. Kadın da için için eski hayatındaki düzeni, güvenli ortamı aramaya başlıyor. Tahmin edileceği üzere, bizim velet bir süre sonra eve gelmemeye başlıyor. Nihayetinde hiç gelmemeye başlıyor. Kadını bir güzel, hayalleri ile başbaşa bırakıp terk ediyor. Hayatında ilk defa köyünden çıkmış kadın, dımdızlak ortada kalmıyor mu! Kalıyor. Malumunuz: Kocasından, başka bir adama kaçtığı için, ailesine de gidemez. Ne bir mesleği var ne de sığınacak yeri. İzmir’de yol bilmez, iz bilmez. (Hoş, annemi tanısa 100 yıl bizde kalırdı, kimse de git demezdi, ama tanımıyor.) Ve ne yapıyor biliyor musunuz? O sıkıldığı, beğenmediği adamla yaşadığı eve Urla’ya geri dönüyor. Eve giriyor ortalığı toparlıyor. Sanki hiçbir şey olmamış gibi, akşam yemeğini hazırlıyor. Adam da, akşam her zamanki saatinde eve geliyor.

Ve napıyor dersiniz:

A-Kadını, beni aleme rezil ettin, kahveye gidecek yüzüm kalmadı orospu vs. diyerek bir güzel dövüyor.

B-Seni dövmeye değmez diyerek, kolundan tuttuğu gibi evden atıyor. Zaten yeni hatunu bulmuş bile, haftaya düğün var

C-Müthiş bir kavgaya tutuşuyorlar. Ortalık kan gölü. Sen onu yaptın, ben bunu…

D-Adam kadının sofrayı hazırladığını görünce, hiçbir şey olmamış gibi ellerini yıkayıp tek soru sormadan, her zamanki sessizliğiyle yemeğe oturuyor.

Siz karar verin, aleni boynuzlu koca ne yapmıştır? Hangi şık sizinki? Seçtiniz mi?

Yok o değil doğru yanıt. Hikayedeki doğru: D şıkkı. Şimdi sizce bu hikayenin yıldızı kim? Ateşli motorlu, afili genç James Dean mi, yoksa karısına duyduğu büyük aşk yüzünden, konu komşunun ne diyeceğine aldırmadan onu olduğu gibi geri kabul eden koca mı? Sizce kadını gerçekten seven, hikayedeki gerçek erkek kim? İşte bu minvalde devam edersek, Mal de pierres de çok ilginç bir film. Seyretmenizi öneririm.

Zira zannedildiği gibi hep kadınlar fedakarlık yapmaz. Siz duyduklarınıza kanmayın. Karısı 20 yıl kanserden yatalak yatar, seviyorsa gerçekten başında bekler. Erkekler vardır, kadını sevmiyordur aslında ama dışarıdan harika görünen bir hayatın işareti olduğu için, kendisi bin tane fındığı aynı anda kırarken kadına göz açtırmaz. Erkekler vardır, gerçekten severse asla unutmaz. Bekler. Sabreder. Gerekirse korur. Gözetir. Üstüne titrer. Baktı kadın inat, uzaktan sever. Kimseyi kırmadan dökmeden, aşıksa yaşamasını bilir.

Ha bir de hep kadınlar ağlamaz. Siz genelin fikirlere kapılmayın. Erkekler de ağlar. Hem de çok feci. Nadiren görünen gözyaşları ile ve genellikle içlerine akıtarak. Ya da kadehlere tuttuklarını döke saça akıtarak… Ha daha da şahanesi, kendini şiire vurarak…

Ve hep erkekler aldatmaz. Kadınlar da aldatır. Aldatmak için de illaki biriyle yatağa girmek gerekmez. En fenası işte budur ya. Ruhun yalanları ile kandırılmak. Kim bunlara rağmen hala sevmeye devam ediyor ve bekliyorsa, gerçek seven de kazanan da odur. Bu alemde değeri bilinmezse, başka alemde bilinir. O alemin dünyası da dümdüzdür.

Terbiyeli ve gayet düşünceli bir insan olduğumdan filmi anlatmadım. Spoiler* vermedim farkındaysanız sürprizi gitmesin, diye. Ama filmin sonundaki cümleyi yazmadan edemeyeceğim: Yaşamanı istedim.

Filmi seyrettiğinizde ne demek istediğini anlayacaksınız. Hal böyle iken yazımı, Necati Cumalı’nın en sevdiğim şiirlerinden ‘Şarkılar’ın son dizesi ile bitirmem şart oldu sanırım: Aşk yaşayanlar içindir!**

*Spoiler: Görsel ve yazılı yayınlarda, hikayenin olay örgüsü ile ilgili sızdırılan bilgi.

  

**

ŞARKILAR

Ağladığını istemem ben ölürsem

Beni en sevdiğin halinle hatırla

Uzak bir yerde çalıştığımı düşün

Hayatta olduğuma inan

Bir gün gelir kendiliğinden

Geçer bütün üzüntün

Her yeni gelen günü

Yeni bir ümitle beklemeli

Her yeni gün

Yeni havalarla gelir

Gece, yağan yağmurla uyursun

Sabah bir de bakarsın odan güneşli

Her gelen vapuru, treni

Yeni bir ümitle beklemeli

Her gelen vapur, tren

Yeni insanlarla gelir

Ben esmerdim güzelim

Bu sefer sarışını seversin

Aşk yaşayanlar içindir.

 

***

Öykü aklımda, kadınla kaçan adam birlikte ev tutmuş gibi kalmıştı. Ancak aslında, sadece bir gece kalıyor kadınla motorlu genç. Hepimizin hayatında hatırası silinmez 1 uzun gece vardır: Saatlere ömrün sığdığı, yıllarca aradığını bulduğun ve aynı zamanda kaybettiğin ‘uzun 1 gece!’

Meraklısına: Yazar, şair, (avukat) Necati Cumalı’nın şiirlerini buradan okuyabilirsiniz.

http://www.leblebitozu.com/bilmeniz-gereken-20-necati-cumali-siiri/

 

Reklamlar
taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

KENDİ ÇALIP KENDİ SÖYLEYENLER…

Başkasının yazısının başlığını beğenmemek de ne canım yaa! Mesleki deformasyonun da böylesi:) Ne olduğunu hemen anlatayım. Çok sevgili bir arkadaşım, bloğunda, başlığı ‘Sünnet Düğünü Annesi’ olan şahane bir yazı yazmış. Yayınlamadan önce bir okur musun, diye rica etti. Bu pek manidar yazıyı ben de beğendim, hatta o kadar ki, izin verirsen bloğumda paylaşmak isterim bile dedim. Ancak sadece başlığa takıldım. Zira sünnet bizde önemli bir olaydır. Alınganlık yapması muhtemel bazı şapşikler olabilir. Acaba başlığı değiştirsen mi, diye fikrimi beyan edince, hayatta olmaz, dedi. Alınan alındığı yere kadar… Ben olduğum yerden de, yazdığım yazıdan da ziyadesiyle memnunum, diye de sözlerine devam etti.

E yazı onun, hikaye onun. Tabii ki ısrar etmedim ama bence bu yazının başlığı kesinlikle ‘Kendi Çalıp Kendi Söyleyen Ezikler’ olmalıydı.

Semiyotik* biliminin en nadide örneklerinden biri olan yazıyı ben çok sevdim. Umarım siz de ben yazmışım kadar seversiniz.

*Semiyotik/Semiyoloji: Simge, sembol ve işaretlerin yorumlanmasını, üretilmesini veya işaretlerin anlama süreçlerini içeren bütün faktörlerin sistematik bir şekilde incelenmesine dayanan bilim dalı. Eski Yunancada, işaret anlamına gelen semion kelimesi köküdür.

Bknz: Ferdinand de Saussure, Charles Sandres Peirce ve Jhon Locke kitapları.

 

SÜNNET DÜĞÜNÜ ANNESİ!

Müneccim gibi hatunum yahu! Bir insan, bir malı hiç tanımadan, o malın diğer malla maçının sonucunu, bilmem kaç sene önceden tahmin eder mi? Eder! Malların kişilikleri ayan beyan ortadaysa hele şıp diye eder. Gülceem tuttu yine…

Ooo başlangıç ilginçmiş, bakalım neler yumurtlayacaksın, dediğinizi duyar gibiyim. Vallahi haklısınız. Şimdi başa dönüyorum. Yıllar evvel bu başlıkta bir yazı yazmış, ancak değmez yahu bloğumu böyle müsveddelerle meşgul etmeye diyerek silip atmıştım. İçeriği gayet farklı olsa da, hissim tıpkı başlıktaki gibiydi: Hani bazı insanlar ne yapsa olmaz ya, ne kadar modifiye etse de kendini, hali tavrı, ben ben diye kendini oradan oraya atışları falan, sonradan görmeye bağlamış, ne oldum delisi ‘sünnet annesi’nden öteye gidemez ya, öyle işte. Zira bu cins yollular, sosyo ekonomik sınıfın öyle altından başlarlar ki yukarı çıkmaya, bir türlü zirvenin ne olduğunu anlayamazlar. Geldikleri yeri zirve sanırlar. Çünkü aşağıdan yukarı baktığında mesafe o denli uzaktır ki! Daha ileride daha sofistike zirveler olduğunu fark dahi edemezler. Sünnet anneliği kıvamı da bu zirvemsilerden biridir: Kenarın en revaçta hallerindendir. Kenarın ruhu da pek yapışkandır. Ergen sivilcesi gibi arsızca zırt pırt pörtler insanın bir yerlerinden.

Kendinin hakiki durumunu fark edememezlik, her bünyede aynı şekilde aks etmez. Yorum daima, sahibinin zekası ve bakış açısı ölçüsünde şenlikli ve tamdır zira. İstediğin kadar oldum ben diye kendini ortalara at, geçmişini sildiğini san, anlamaza yat, havaya girdiğini düşün, fotoğraflar yalan söylemez çünkü. Dijital dünyada bıraktığın her iz doğru yorumlandığında hayatın ile ilgili ip uçlarını da şıp diye ele verir. Mesela diyelim ki, ayy herkes görsün de çatırr çutur çatlasın diye düşünüp aleme borazan çalarak duyurmak istediğin bir olay oldu. Bu yüzden de, pişmiş kelle kıvamında gülümsediğin neşeli fotoğrafları dizi dizi sosyal medyaya koymaya başladın avenen desteğinde. Sanıyorsun ki, herkes kıskançlıktan çatladı patladı, bazısı gitti köprüye atladı atlayacak :) Önceki yazılarımdan birinde*: Daha bi’dikkatli bak, gördüğünle/gösterilen şey farklı olabilir , mealinde, şuursuzlar için bir uyarı yazısı yazmasam a‭nlayacağım da bu hallerde olanları! Zeka işte, gösteriş yapacağım katakulliye çalışacağım derken, zaten kapasitesi küçük olan beyin detayları gözden kaçıracak kadar haset içinde de olursa hele, el ne yapsın: Kah kih gülerken ona buna gösterir tabii ki rüküş vodvilin görsellerini. Bozuluyorsun ya, bozulma! Aranma sen de değil mi? Kendin çalıp kendinin oynadığı bir olayı matah bir şeymiş gibi komik olmaz mıyım yahu diye bir an dahi düşünmeden haşırt diye internete fışkırtmak!! Allesen hangi akla hizmet? Diyorum ya zeka kısıtlı olunca sosyal alem naapsın. Şekerim, sizin aileler nerede? Anneler, babalar, kuzen muzen, üniversiteden kankalar, olmadı bir çocukluk arkadaşın falan… sormuyor mu kimse onların akıbetini nerelerde saklandıklarını… ya o cenahtan da soran yok mu ‘ne yapıyorsun kız mal müdürü sen yine, diye? Bir sır vereyim mi? İnsan geçmişi ile zengin veya fakirdir. Yaşlı ve zengin koca ayartma sıçrayışı ile yaşamaya başladığın sitede, sonradan edinilmiş (geçmişi pek dedikolu ve eğlenceli) arkadaşlarla ve onlara ait lükslerle (sembiyoz ilişkilerle yani**) fonun oluşturulduğu fotoğraflar, eksiktir. Ancak en önemli eksik, bu tip olaylar iki kişi arasında olduğundan, boklu değneğin diğer ucunda yer alan kişinin eksikleridir. Bir taraf kendine, kendi çapında, dahasıyla imtina etmişken, diğer tarafın toplantıya gider ya da bir etkinliğe katılır bir kostümle tek başına, ucundan tutmuşcasına orada olması en büyük eksiktir. O adam neden orada tuzluk gibi tek başına yahu. Kıyamam ona ben! Aleme yeni düşmüş olmalı ki kaşarları henüz ayırd etme yeteneği gelişmemiş, demezler mi? Derler. Bir de sen tut zavallı adamı, hiç hatırası, onuru, kıymeti yokmuş gibi eski manitanla takıldığın adalara modalara götür. Pes valla:) Bu çöpçü tipler, hangi ruh haliyle neyin intikamındaysa artık, kafa gidik yani…

Ha bir de şehirler gibi dünya da küçüktür bazen haberler böyle ışık hızıyla yayılır ki şaşarsın. Allah’ın eposta adresi olmadığı gibi sopası yoktur sanılır ya, emin olun vardır: Hem de en kalınından, ucu çivilisinden.

Ancak tekamüle bağlı karma gelişimi dolaylarından olaya baktığınızda durum farklıdır. Bu tip yan karakterlerin esas işi, kendilerince hedefledikleri zirveye doğru sosyal merdivenleri çıkarken çevrede çöp temizliği yapmaktır. Mesela manevi anlamda gönül borcunuz olduğunu düşündüğünüz ya da bu da bizim kaderimize düşenmiş falan derken bir şekilde yakınınızda durmalarına izin verdiğiniz ve hayatınızdan sittin sene çıkaramayacağınız ancak adının baş harfini anmaya değmez birilerine, zirveye ulaşabilmek için yollarını açacak arzu nesnesi-öznesi umuduyla kancayı takarlar ve tıpkı bir çöpçü süpürgesi gibi oradan faraşa, faraştan da kendi çöplüklerine alıverirler. Şahsen ben, herkese kendi çöplüğünde mutluluklar dilerim. Hele şu anda, o çöpçülere minnetle teşekkür ederim.

İşte böyle kazcağımız, bu da benim parmağımı kıpırdatmadan aldığım rövanşım olsun mu? Olsun amk!..

bensiz kertenkeleye benziyon!

bensiz kertenkeleye benziyon!

*https://hayhaybuyursungelsin.wordpress.com/2014/08/18/sahi-mutlu-musun/

 **Sembiyoz: Kişinin başkalarının yaşam enerjisi, kişiliği, statüsü sayesinde yaşaması, onsuz olamaması durumudur.

Yazının orijinali için bknz: https://hayhaybuyursungelsin.wordpress.com/2017/10/16/sunnet-dugunu-annesi/

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Eskiden Kaybolmak Daha Kolaydı!

Eskiden kaybolmak daha kolaydı. Evden uzamak, nerede olduğunu kesinkes bilmesi gerekenlere bir süreliğine yerini söylememek, ordayım derken buradan çıkmak, buradayken orada olmak, şehrin herhangi bir deliğine sığınmışken bunu sadece kendine saklamak… daha kolaydı. Aklına nereden geldi şimdi bu kaybolmalarca mecazlar, derseniz; tam ortasından başlayarak hikayenin anlatayım. Liseyi yeni bitirmiştim. Annemler Antalya’ya gitmişti. Ben ise evde, İzmir’de kalmıştım. 18 yaşındaydım: Ne işim var aile ile tatilde, havalarına ilk giriş yaşlarımda yani. Daha da önemlisi bizimkiler orada tam olarak tatilde de değildi. Babamlar Konyaaltı’nda lunapark kurmuştu. Maaile, tatil kıvamlı çalışma halini destekleyici takılıyorlardı. Sonuna kadar inat etmiş ve evde kalmıştım: Kafamı dinleyip kitap okuyacaktım. Hehehe!!! Tabii ki amacım farklıydı. Sınıfımı takdirle geçmiş, bir deterjan firmasının promosyon kampanyasında bir haftalık iş kapmış ve cebimi doldurmuştum. Hem çalışkan, hem paralı, hem de 18 yaşındaydım. Ve yeni tanıştığım o zamanki kankalarım Bodrum’da günlerini gün ediyorlardı. Tabiatıyla ben de onların yanına Bodrum’a gidecektim: Hem de kaçak olarak! Ve gittim de… Hem de üç günlüğüne diye gidip bir haftaya yakın kaldım.

Bir not: O zamanlar cep telefonları, bırakın başrolü, filmlerde figüran bile değildi. Nereden bulsundu annem beni! Nereden bilsindi neredeyim! Kendilerini her gün kaldıkları otelden arayacak ve dakika dakika tekmil verecektim. Kitaplar işte! Hele son okuduğum, nasıl güzel nasıl özel: Kafamı kaldıramıyorum. Ha evden ararsa da, bir gün bakkala, öteki gün bir sınıf arkadaşıma, ertesi gün kitapçıya… Allaaannn işine bak, sürekli evdeyim ama annem arayınca denk gelemiyoruz! Oluyor yani bazen öyle şeyler. Hala!

Şimdi bu yazıyı yazmak nereden aklıma geldi başa dönüyorum. Geçtiğimiz bayram öncesinde, yine İzmir’e gitmiştim. İstanbul’da üniversiteyi kazandığımdan beri zırt pırt gidip geldiğimden kanıksadığım bu ziyaretimde de; yeğenler, kuzenler, çocukluk arkadaşları vs. ekseninde gülmeler, eğlenmeler ve gezmecelerle bir iki gün İzmir’de kalacak ve annemle Bodrum’a gidecektik. Siz plan yaparsınız, kader itina ile bozar! Siz bir şeye alışırsınız, hemen müdahale eder, vazgeçmek zorunda bırakır. Ve bunları yaparken kahkahalarla güler ya, işte ondan oldu: Hiç ummadığım bir karşılaşmanın, sarsıcı anısıyla mide bulantıları içinde Bodrum’a gitmek zorunda kaldım. Kafam, kalbim ki varlığını unutmuştum, allak bullak annemle takılmaya başladık. İşte bu yazıyı da orada yazmaya başladım. Bodrum’da Berk Balık’ta Halikarnas’ın enkazına karşı, annemle başbaşa yemek yerken.

Yazının başında bahsettiğim ilk kaçak tatilimin en güzel anılarını yaşadığım Halikarnas yıkılmıştı. Paramparça önümde duruyordu. Sadece beyaz merdivenleri geride kalmıştı. O yaşımda, dünya durdukça eğlencenin sonsuza dek süreceği tek mekan gibi gelmişti Halikarnas bana. Fantastik bir yerdi. Beyaz bir holden içeri giriliyor, zarif bir şekilde kıvrılan merdivenlerden aşağı dans pistine iniliyordu. Her yer bembeyazdı. Çok ama çok başka bir yerdi: Müzikler, danslar, dansçılar, gelenler, gidenler… Dedim ya, Star Wars izleyenler bilir, başka bir gezegende gibiydi orası. Ve o kapıdan giren herkesi büyüsü altına alan bir havası vardı. Biz orada, İlkay, ben ve Gönül çok ama çok eğlenmiştik. İlk kez bir tatilde yanımda kitap yoktuJ İlk kez bir tatilde, canım ne zaman isterse otelime o zaman dönmüş ve ilk kez kumsalda sabahlamıştım.

Üç gün kalır, kimseye sezdirmeden eve dönerim, kafasıyla gitmiştim Bodrum’a, İlk bir kaç gün planım tıkır tıkır işlemişti. Düzenli olarak annemleri otelden aramış, onları ne çok özlediğimle ilgili abartılı zırvalıkları, sevimli ifadelerle sıralarken ne denli zeki olduğumu düşünüp kendimi pek beğenmiştim. Beşinci günün sonunda annem mevzuuya uyanmıştı. Zira hiç olmadığım kadar tatlı ve özlem doluydum. Üstelik nedense annemin aramalarının hiçbirinde evde değildim! Gece yarısı aramalarını dahi cevaplandırmamıştım. Son iki gecedir özellikle geç saatlerde arıyordu. Basılmıştm! Annem yıllar sonra olaya nasıl uyandığını anlatırken, küçükken de ‘hadi yat artık sabah uyanamıyorsun’ diye kızdığımda ve kontrol için odana tekrar geldiğimde, eğer hala uyumadıysan, horlama sesleri çıkarırdın, dedi: Normalde hiç horlamazken, hor hor diye garip sesler duyunca, uyumadığını şıp diye anlardım. Heyhat, sevimlilik bir insana bu kadar yaramaz! Yani onları sık sık aramasaydım ve tatlı nağmeler yapmasaydım, bu işte bir gariplik olduğunu annem asla anlayamayacaktı.

Sıkı bir fırçanın ardından, ağzımdan baklayı çıkarmıştım. Arkadaşlarımın parası bitmiş, pardon paraları çalınmıştı ve ben de onlara para getirmiştim. Bu yüzden Bodrum’daydım. Yoksa Allah korusun!!! Ne işim vardı yani… Uzatmayayım, tırıs tırıs aldığım biletle eski bir otobüsle Bodrum’dan Antalya’ya doğru, arkadaşlarımla karşılıklı ağlak bakışlar atarak yola koyulmuştum: Üstümde tiril tiril bir askılı bluz, altımda şort, şıpıdık terliklerle… Sanırım en üşüdüğüm seyahatti. Toroslardan geçerken bir ara donarak öleceğim sanmıştım. Evet canım, o zamanlar buralar cidden dutluktu! Antalya’da bilinen kişiliğime dönmem pek vakit almamıştı. Kitap okuyor, denize giriyor, sonra tekrar kitap okuyor ve kitap okuma aralarında aslında, bir kaç gün önce yaşadıklarımı hayal ediyordum. Amma eğlenmiştik be! Dilimde hep aynı şarkı vardı, hani Akrep Nalan’ın söylediği:

Halikarnas’ta geçen yaz rastladım sana,

Ne güzel bir geceydi o sanki bir rüya.

Şimdi sensiz bembeyaz Bodrum akşamında,

Dans eder gibiyim sanki kollarında… *

Ve yıllar sonra, tıpkı Şamdan gibi Halikarnas da tarihe gömülmüştü. İlk gençliğimin en güzel anılarını geride bırakarak. Çok yeni anıların sarsıntısı içinde, hüzünle bakıyordum Halikarnas’ın enkazına. Konfiçyus’un çok sevdiği bir sözü aklıma gelmişti: Her şey yükselir ve sona erer. Hayat galiba bu cümleden ibaretti. Her şey yükseliyor ve sonra eriyordu.

Annem İzmir’e döndükten sonra Berk Balık’a bu kez de ahretliğim  Şehnaz’la gittik. Derin sohbetlere daldık, ruh tanışıklığından başladık, ışıktan çıktık. Ben anlattım, o dinledi. O anlattı, ben dinledim. Derin mevzuulara girip çıkarken: Kah güldük, kah hüzünlendik. Kendimizi yine pek beğendik. Tatlı kadınlardık vesselam. Kalktık sonra, tıngır mıngır ve pek neşeli dans etmeye gittik. Serde serserilik olunca yaş bir sayıydı zira bizim gibiler için.

Günler sonra bir plajdaydık. Arkadaşımızdan birinin yanına  bir arkadaşı geldi. Duydun mu dedi, Berk Balık’ın sahibi Mustafa kendini asmış. Hepimiz duyduk. Hepimiz durduk. Hepimiz kendimizin sandalına bindik: Bir indik bir çıktık. Bazen de dalgalı bir denizdi zira hayat! Fırtınalardan sonra güneş açıyordu elbet. Ancak bazen insan o fırtınalarla savaşacak gücü kendinde bulamıyor ve salıyordu aklıyla birlikte bedenini denize: Sonsuzluğa… Ve olan oluyordu.

O son seyahatimden sonra şimdi tekrar İzmir’deyim. Bir şehre kaçıncı gelişin olursa olsun, hatta orada doğmuş olsan bile, bazen de ilk kez gelmiş gibi hissedersin. İlk kez gelmişsin gibi hissettiğin o şehirde, yollara, İzban duraklarına, yanından geçen otomobillerin içlerine, insanların yüzlerine daha dikkatli bakarsın: Kaybolmuş gibisindir. Bir insanın kendinde kaybolması, kaybolmaların en şaşkınlık verenidir: Zira daha önce varlığından haberdar olmadığın kuytularında gizlenenleri keşfedince, başka başka kapılardan bakarak kendinle tekrar tanışırsın. Hiç ummadığın bir karşılaşmanın, zaman geçtikçe eksikliği derinleşen anısına dalmış, içinde garip bir ürperti hep indiğin durakta indiğinde, daha ileriye giderek başka bir durakta daha inebilme ihtimalinin varlığına yüz çevirip yoluna devam ederken, o hiç sevmediğin şehri sevmenin mümkün olduğunu ilk kez anlayıp şaşırırsın. Masallar dışında, kaybolanın kendine geri geldiği bir yer var mı? İhtimaller arasında kaybolmak, aileden kaçak gidilen bir tatilde ortadan kaybolmak kadar eğlenceli olsaydı keşke!

————————————————————————————-

Bodrum’dan ve özellikle Halikarnas’tan bahsedip yüce insan Cevat Şakir Kabağaçlı’yı, namı diğer Halikarnas Balıkçısı’nı anmadan olmaz, değil mi!? Ne yazmış mavi sürgüne vurgun şair: İnsan insanın kurduymuş. Şimdi kendime soruyorum: Gitmek mi, kalmak mı? Nereye gitmek, nerede kalmak. Sıradan bir insan gibi kalmak. Aya, yıldızlara bakmak. Denizin mavisini görmek. Onun verdiği nimetleri paylaşmak.**

Goethe, Faust’ta diyor ki: İnsanın gücü şairde zuhur eder! Şahidim: Bence de öyle. Madem yazımın sonu şaire vardı. Cevat Şakir’in o herkesin bildiği şahane şiiri ile bitireyim bu geceyi de!

Yokuş başına geldiğinde

Bodrum’u göreceksin

Sanma ki sen

Geldiğin gibi gideceksin

Senden öncekiler de

Böyleydiler

Akıllarını hep Bodrum’da

Bırakıp gittiler…

Bodrum Halikarnas Gece Kulübü

Bodrum Halikarnas Gece Kulübü

Bodrum Halikarnas Gece Kulübü Yıkılmış Hali

Bodrum Halikarnas Gece Kulübü Yıkılmış Hali

Berk Balık'tan Gece Bodrum Halikarnas Gece Kulübünün Yıkılmış Hali

Berk Balık’tan Gece Bodrum Halikarnas Gece Kulübünün Yıkılmış Hali

*https://www.youtube.com/watch?v=NA3P-1ud5A0

**http://dipnotkitap.net/OYKU_ve_NOVELLA/Halikarnas.htm

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

‘Aranızdan Biri Bana İhanet Edecek!’ 

‘Aranızdan Biri Bana İhanet Edecek!

‘Güzelliğin Sana İhanet Edecek!’

Bazen bir yerde, bir yazıya bir fotoğrafa denk gelirsiniz de, denk geldiğinizi orada bırakıp yolunuza devam edemezsiniz ya hani, öyle oldu yine. Anı bedeninizde irili ufaklı dehlizler açıyor bazı denk gelmeler, zamanın içinde sallanan bir salıncak gibi: Bir ileri bir geri. Ve bu istemsiz tekrar eden hareketler ile sürüklediği anı kırıntılarını, tıpkı günlerdir aç bir güvercin sürüsüne yem verirmişçesine üstünüze atıyor. Anılar üşüşüyor oradan buradan. Yazımın başlığına da, ben denk geldim diyeyim, siz tesadüfler yoktur anlamlı karşılaşmalar vardır: Yorumlayabilene, deyin! Ve ben yine en iyi yaptığım şeyi yapayım: Yazayım. Su akar yolunu bulurmuş ya, yazı da okurunu bulur, hevesini alır nasılsa, diyerek.

‘Hakikatte size derim ki sizden biri bana ihanet edecektir : I tell you the truth, one of you will betray me.” (İncil/Luke 22:7-23)

Bu meşhur sözler Hz. İsa’nın çarmıha gerilmeden önce havarileri ile yediği son yemekten. Romalı askerlerden altın alan ve son yemekte bulunan 12 havariden biri Hz. İsa’yı ele verecek kişidir. Hz İsa bu kişinin kim olduğunu bilmektedir. Bu yüzden: İçinizden biri bana ihanet edecek, der…

Bu tarihsel an pek çok ressam tarafından canlandırılmıştır. Ancak en meşhuru, Hz. İsa’nın Hristiyanlar için kutsal sayılan ekmek ve bir kâse şaraba uzandığı, Ökaristi’nin (Ekmek-Şarap Ayini) doğuşundan hemen önceki anı resmeden Leonardo Da Vinci tarafından yapılandır. Da Vinci, bu dini çalışmayı 1495 yılında, İtalya’nın Milano şehrinden bulunan Santa Maria Delle Grazie manastırının yemekhane duvarına yapmıştır. (İng: The Last Supper, İtalyanca: II. Cenacolo veya L’Ultima Cena)

Hz İsa bu yemekte havarilerine ekmek dağıtır ve bir kase şarabı dolaştırırken “Alın ve yiyin: Bu benim sizin için sunulmuş bedenimdir ve kanımdır” der. (Kilisenin İsa’nın Son Yemek’teki davranışlarını yineleme edinimine ‘Kuddas’ denir.)

Hz. İsa’nın son yemeği üzerinde, çok yazılan, çizilen, konuşulan, pek çok şiire*, resime, edebiyat eserine konu olan bir olaydır. Zira ihanet her çağda, her şekilde pek revaçtadır. Konumuzla alakası yok belki ama aklıma Birhan Keskin’in ‘Yol’ kitabından bir dize geldi nedense: Her ateş önce yanını yoklar sevgilim! İhanet de öyle değil midir? Kimse tanımadığı birine ihanet edemez. Her ihanet önce yanını yöresini yoklar galiba, tıpkı ateş gibi!

Son Yemek bahsimize dönersek…

Da Vinci’nin muhteşem eserinde tartışılan pek çok detay vardır. Bunlardan en önemlisi: Biz izleyenlere göre Hz. İsa’nın solunda olan kişinin kim olduğudur? Kimileri bu kişinin Magdalalı/Mecdelli Meryem olduğunu iddia eder. Ancak eğer o kişi Magdalalı Meryem ise masada havarilerden biri eksiktir: O da Yuhanna’dır. Diğer ressamların yaptığı Son Akşam Yemeği tablolarında Yuhanna genellikle gençliğinden dolayı feminen olarak çizilmiştir. Sion Tarikatı mensubu Da Vinci’nin tablosunda ise iddia edildiği gibi Yuhanna yerine Magdalalı Meryem var ise: Hz. İsa ve Mecdelli Meryem arasında oluşan V işareti açıkça görülmektedir. V biçiminin paganların kadın sembolü olduğu bilindiğine göre!!!!

Yoksa yoksa… Hıristiyan mitolojisinde çokça yer alan ve Dan Brown’ın meşhur, Da Vinci’nin Şifresi kitabında da peşine düştüğümüz, İsa’nın son akşam yemeğinde kullandığı, mucizevi güçleri olduğu düşünülen ve Aramatyalı Yusuf’un çarmıha gerilen İsa’nın damlayan kanını koyduğu kap: Kutsal Kase=Holy Grail=Graal! Bir kadını mı temsil etmektedir? Kilisenin iddiası Hz. İsa’nın hiç evlenmediği şeklinde, herkesin bildiği gibi.

Naçizane fikrimi söyleyeyim: Hz. İsa bir Yahudi olarak doğduğuna göre ve o dönemde Yahudi erkeklerinin erkenden evlendirildiğine de bakarsak, Magdalı Meryem ile evli olduğu iddiası büyük oranda doğru olmalı. Dolayısı ile ‘kutsal kase diye anılan, Hz İsa’nın kadınını ve ondan olan soylu nesli temsil eden simgeydi’ fikrine katılıyorum. V işareti de, kafasındaki her detayı ve vermek istediği mesajı, anlamlı karşılıklar ve gizli şifrelerle hayata geçiren Da Vinci tarafından bilinçli olarak resme yerleştirilmiş olmalı.

İşin ilginç yanı, görüntü olarak işaret ettiği görsel dil farklı olsa da, adım V ile başlıyor diye demiyorum:), Vav yani V harfi, İslamiyet’te de önemlidir. İnsan vav şeklinde doğar. Allah’a kulluğun manası vav’dadır. Rabbimiz bizden her zaman vav gibi mütevazı olmamızı ister. Harfi med olduğu gibi kasem harfidir: Yani iki cümleyi ve özneyi bağlar. Kendinden önce gelen harfe bağlı, sonra gelen harften ise ayrı yazılır. Ebced hesabında 6 rakamına denktir. İmanın 6 şartını temsil ettiği de söylenir. Camiilerde bulunan Hünkar mahfilin üstünde iki vav (66) vardır. Bu Allah’ı c.c. temsil eder. Bu kapılar daima dardır ve içinden eğilerek geçilir. Vav harfinin ucuna eklenen lale çiçeği de süsleme sanatında Allah’ı c.c. simgeler. Vav harfi, vahidiyet, vahdaniyet ihtiva etmesi yönüyle de Allah’ı temsil eder. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s), Yedi vav’dan sakınınız, ihtiyaç olmadığı hallerde vavların işaret ettiği mesleklere yönelmeyiniz, diye buyurmuştur. Bu meslekleri: Vali, vezir, veli, vekil, varis, vasi, valide, vaad etmek vs… sıralayabiliriz. Zira manayı bilmeyenler hiçbir vakit vav diyemez, vay der kalır. Yazarken oradan oraya sıçrama konusunun üstadı olarak nihayet asıl konumuza dönersek:)

Bu resim hakkında anlatılan enfes bir hikaye vardır. Yalan doğru size bırakıyorum. Da Vinci’nin Son Yemek resmini bitirmesi 3 seneyi bulmuştur. Hz. İsa ve ona ihanet eden Yahuda dışında tüm yüzleri bulan Da Vinci, uzun arayışı sonunda Hz. İsa için de bir yüz modeli bulur. Ancak ihanet eden Yahuda için bir türlü yüz bulamaz.

Aradan uzun bir süre geçtikten sonra Yahuda’nın yüzü de bulunur. Ancak hapishanede bulunan o yüzün sahibi Da Vinci’ye “Beni tanıdınız mı, ben bu resimde Hz. İsa’nın yüzü için de modellik yapmıştım” der (bir diğer hikayede de Da Vinci adamı yolda perperişan görür, yüzünü resim için uygun bulur ancak son anda tanır.) Yani resimde Hz. İsa da hain Yahuda da aynı yüze sahiptir aslında: Dualizm mi dedi biri, yoksa yinyang mı? İyi duyamadım daJ İyi demek kötü demek, kötü demek iyi demek, diye yazmış Hamlet’te üstad. E bilen biliyor şu nankör alemi.

Ne diyordum? Evet, Son Yemek konusundaki teoriler yazmakla bitmez. Mesela, Tapınak Şövalyelerinin Gizli Tarihi adlı kitapta, Lynn Picknett ve Clive Prince, İsa’nın solundakinin John değil, Mary Magdalene olduğunu ve Son Akşam Yemeği’nin, Roma Katolik Kilisesince İsa’nın gerçek kimliğinin saklandığının önemli bir kanıtı olduğunu öne sürer.

Müzisyenler ise, Son Akşam Yemeği’nde saklanan asıl mesajın tabloya eşlik eden bir beste olduğunu iddia etmişlerdir. 2007 yılında, İtalyan müzisyen Giovanni Maria Pala, da Vinci’nin tablosunda belirgin kompozisyon içinde kodlanmış notalar olduğunu ileri sürerek bu notaları kullanıp 40 saniyelik kasvetli bir şarkı ortaya çıkardı.

Vatikanlı araştırmacı Sabrina Sforza Galitzia tablonun matematiksel ve astrolojik işaretlerini, Da Vinci’nin dünyanın sonu ile ilgili bir mesaj verdiğine yormuştur. Galitza, Son Akşam Yemeği’nin, dünyayı silip süpürecek sel felaketin 21 Mart 4006’da başlayıp 1 Kasım 4006’da kıyametin kopmasıyla sona ereceğini işaret ettiğini öne sürer.

İlhamsa ilham: Paul Thomas Anderson’un Gizli Kusur adlı kara filminde ve Luis Buñuel’in Vatikan tarafından “dine küfür” olarak yorumlanan filmi Viridiana’da varolan ‘Son Yemek’e atıflar, idrak sahiplerince kolayca fark edilebilir.

Çok sevgili, pek şahane, nur içinde yatsın Oğuz Atay’ın baş yapıtlarından Tehlikeli Oyunlar kitabında ‘Son Yemek’ üzerine kurulu bir hikaye vardır. Okuyanlar bilir, eserin baş kahramanı Hikmet Benol özenilesi monolog ve diyaloglarla anlatır hislerini, yaşadıklarını.

Dumrul:

”Eskiden yaşamış bir insan gibi bahsediyorsun kendinden. Sanki geçmişin malı gibi konuşuyorsun.”

Hikmet cevap verir:

”Çünkü ben geçmiş, modası geçmiş biriyim. Burada kendimi temsilen bulunuyorum.”

Kısacası her dönemde, her kültürde, sanatın her türü için önemli bir esin kaynağı olmuştur ‘İsa’nın Son Yemeği’! Gelelim başlığa. Oh yani, nihayet sadede gelebildim!!! Amma uzattım di mi:) Benim ‘Son Yemek’ üstünde düşünme hikayem ise şöyle başladı:

Yıl 2010, Eylül sonu Ekim başı: Çok eski bir dostumun yıllarca birlikte olduğu eski erkek arkadaşı, yaşadığı talihsizlikler silsilesine daha fazla dayanamamış Paris’te kalp krizi geçirerek şu yalan dünyaya elvada demişti. Apar topar Paris’e yollandık. Bu olaydan yaklaşık bir hafta önce, şansıma, iyileşebilir yara berelerle atlattığım çok tehlikeli bir motosiklet kazası geçirmiştim. Ayaklarımdaki yaralar yeni yeni kabuk tutmaya başlamıştı. Terlik ve sandaletlerle dolanıyordum. Ancak Paris’e varıp da ayağıma ayakkabılarımı geçirir geçirmez tüm kabuklar yerlerinden sıyrılmıştı. Ruhum gibi canım da çok yanıyordu. Kapalı bir şey giymeme olanak yoktu. Mecburen parmak arası bir terlik almış ayağıma geçirmiştim. Zehir gibi acı veren hislerin kuşatmasında Paris’in bildik bilmedik yerlerinde amaçsız ve bilinçsizce oradan oraya dolanıp duruyorduk. Cenaze için beklememiz gerekiyordu. Ve daha da fenası arkadaşımın doğum günü cenazaden bir gün sonraydı!!! Ve Paris’te moda haftası vardı. Her yer modacısından mankenine, bloggerından moda kurbanına… ünlü, güzel, pek alımlı, afili falan filan insan kaynıyordu. Biz ise, şaşkın ördek yavruları gibiydik: Hiçbir yere ve duyguya sığamıyorduk. Her şey hem az, hem çoktu. Hem ters, hem düzdük. Dışarıdan bakınca komiktik de. Üşümesi ile meşhur arkadaşım kaban ve çizmelerle lahana gibi dolanırken, ben şıpıdık terlikler, en eskisinden penye bir tişört ve şalvar pantalon ile incecik bir deri monta sarılmış sürekli titrer durumdaydım. Şakır şakır yağmur yağıyordu ve koskoca Paris’te sadece iki kişi parmak arası terlikle dolanıyordu: Kızıl saçlı Amerikalı bir çocuk ve ben! Buna rağmen durmadan geziyorduk. Bir yere sığamadığımız gibi gittiğimiz yerlerde de barınamıyorduk. Durursak içimizdeki korkunç yaratık büyüyecek ve bizi de yok edecekti, sanki. Ölüyü sonsuz yolculuğuna uğurlamayı beklemenin sarhoşluk veren ağırlığını üstümüzden atmak istercesine, arkadaşımın kusarcasına anlattığı anıların tüketici kuşatmasına karşı yürüdükçe yürüyorduk. Çeşitli müze ve galerilerdeki ünlü sanat eserlerini izleyince daha bi sakinleşir gibi oluyorduk. Güven alanı yaratıyordu o eserlere yakın olmak. Birlikte geziyorduk. Musee d’Orsay’dan çıkalı çok olmamıştı. Bir yerde Kahve mi şarap mı içsek ne yapsak diye konuşurken, geldiğimizden beri tek gözyaşı damlası dökmeyen arkadaşım birden zırıl zırıl ağlamaya başladı. Sarılayım mı, kaçayım mı, kendimi yere mi atayım, ben de ağlayayım mı… ne yapayım bilemiyordum. Duygularımı kontrol edememekten her korktuğumda yaptığımı yapmış: Donmuş kalmıştım. Arkadaşım, biraz yalnız kalmak istiyorum, dedi ve ben, hey dostum biz burada yalnız kalmak isteyenleri sevmeyiz, bile diyemeden, zira onu yalnız bırakmak istemiyordum… yani, nereye gideceksin, kaçta buluşacağız, fakat ya beni yerlerse, ya öldürürlerse, ya kötü yola düşer ve dilenmeye başlarsam… bile diyemeden, çekti gitti. Hey Allahım…

Bir pırasa sapı gibi yalnız kalmıştım: Pırasa dedim, anlayın halimi, o kadar saçma yani! Sanat galerileri arasında dolanıyordum. Yanımdan feci bakımlı, feci şık insanlar geçip duruyordu. Bense elimde beyaz bir naylon torba, içinde Orsay’dan aldığım Monet kitabım ile pek pespaye ve hatta şıpıdık şıpıdık… Birden yağmur bastırdı. Sırılsıklamdım. Neresi diye bakmadan bir kapıdan içeri daldım. Burası da bir galeriydi. Şık, zarif, temiz… Birinci kat yalnız ve ıslak bir pırasa için fazlasıyla boş ve büyüktü. Nedense içimden ikinci kata çıkmak geldi, orası daha küçük olabilirdi ve oradakiler yalnız ve ıslak pırasaları aşağılayan gözlerle süzmeyebilirlerdi. Merdivenleri tırmanırken bunları düşünüyordum ki kalakaldım! Plesiglas bir malzemenin üzerine basılmış, Japon kadınların dizildiği upuzun bir masa vardı karşımda: Bu İsa’nın Son Yemeği tablosunun bir uyarlamasıydı. Tablonun yanında Sabine Pigalle yazıyordu. Ancak ilgimi çeken sanatçının adından çok eserine verdiği isimdi: ‘I say unto you, your beauty shall beyray you – Sana diyorum ki, güzelliğin sana ihanet edecek!

Sonradan öğrendim ki işin içinde bir ihanet hikayesi vardı ve tutulan göz yaşları, o ihanetin ağıtıydı: Yaranın irini Seine’e akıtılmalıydı. Yoksa ölümcül olabilirdi.  Hepimizin hayatında çeşit çeşit ‘Son Yemek’ vardı, ilk yemekler gibi.  Arkadaşımın son yemeği Paris’te yeniyordu. Benimki ise yıllar sonra yenecekti. Ondan sonra başka başka ilk ve son yemekler geldii geçti: Hayat işte! Öğretiyor. Ne diyordum…

Galeride çekim yapmak yasak olduğu halde gizlice bir fotoğrafını çektim. (Fazladan iki üç kitap okuduk diye entel olduk, o halde kurallara uyar, yasak dinleriz mi sanıyorsunuz: Türküm ben Türk!!! Yapma denileni yapmayı sevenlerin kanı dolanıyor bedenimde. Bize sökmez!)

O Paris seyahatinde daha bir sürü manyak şey oldu. Ama onları başka bir yazıya bırakacağım. Merak edenler özelden yazsın anlatırım. Neyse, güzide vatanımıza döndükten sonra da bu eserin ve sanatçının peşini bırakmadım. Sabine Pigalle ünlüydü: Hem de çok ünlü! Fotoğraf ağırlıklı olarak görsel sanatlar konusunda eser veriyordu. Çalışmalarında, mitlerin yeniden yorumlanması, dinsel konular, tarihsel olaylar, mitoloji, Rönesans resimlerindeki gotik detaylar, ortaçağ heykelleri ve Flaman ilkel resim sanatı üzerinde duruyordu. Çağdaş ile antik sanat referanslarını bir araya getiren, dijital teknik ile klasik resmin teknikleri birlikte kullandığı eserlerinde, kendine has portreler de üretiyordu. Benim görüp etkilendiğim eser serisi 2006 yılına aitti.

Metnin sonuna fotoğraflarını koyacağım ama aslını merak ettim der ve görmek isterseniz, Sabine Pigalle’in fotoğrafını çektiğim eserinin bir baskısı güzide ülkemizde, Perili Köşk içinde yer alan Borusan Kültür Merkezi’nin açık ofisinde bulunuyor. Hatta 2012’de bir yazısında Ayşe Arman** bu fotoğraftan üstünkörü bahsetmiş lakin adının hikayesini detaylandırmamıştı. (Belki yeri olmadığı için kısaca geçmişti, belki de Hürriyet okuru üşenir okumaz diye düşünmüştü. En fenası belki de esas konuyu o bile bilmiyordu. Neyse ne!) Yıllar sonra Sabine Pigalle ile yollarımız tekrar kesişti. Pigalle, NightWatch – Gece Nöbeti, serisi ile 2014 yılında Art International’a katılan isimlerdendi. Beni benden tekrar alan da bu serideki 7 nü fotoğrafın, daha önce bloğumdaki bir yazımda Rubens’e ait bir resmini de paylaştığım, ölümü ile Roma İmparatorluğu’nun rejimini değiştiren Lucretia’nın hikayesine alternatif ve pek cesur yorumlar getiriyor olmasıydı. Zamanımızın kurnazca oyunlarla yürütülen, zavallı ilişki şekillerinden çok uzakta onurlu bir kadının erdem hikayesi…

Your beauty shall betray you. Sana diyorum ki, güzelliğin sana ihanet edecek, cümlesi çağımızın en büyük hastalığının adını koyuyordu: Şekilcilik! Zamanın en ölümcül ihaneti: Geçip giderken güzelliğimizi de alıp götürmesi… Biz kadınların kıstırıldığı kapan. Hayata dair tüm beğenilerini, güzellik hastalığının dar kalıplarına mahkum etmiş, kadın ve erkeğin dibe vuruşu! Sadece dış görüntü ile değil, esasen ruh tanışıklığı ile birbirlerini sevdiğini unutmuş bir neslin acıklı hezeyanları. Tüm ümidini güzelliğe bağlamış, kayıp gidenin hayatı olduğunu anlamayan garip bir zavallılık hali! Ve bu halin gösterişçi yalanlarını sosyal medyadaki açık hesaplardan film şeridi gibi izlediğimiz rotüşlü hayatlar. Kurumuş kalmış kalpler. Hepimizin tüm hatlarıyla dahil olduğu acımasız bir yarış. Sonunda herkesin kaybedeceği bir yarış üstelik. Eninde sonunda güzelliği herkese ihanet edecek.

Yazımı Oğuz Atay’ın ‘Tehlikeli Oyunlar’ından mini bir iki alıntıyla yazımı bitirmek istiyorum.

Hikmet Benol, Hüsamettin Albay(ım)la konuşuyor. Akıp giden iç seslerden diyaloğlara dönüşen konuşmalar ve ince alaylar…

”Bu düzmece oyun sona ermeli… Kendi benliğimizi bulmalıyız. Yol verip, yakarmaktan vazgeçmeliyiz. Rüyalarımızı gerçekleştirmeye çalışmamalıyız, gerçekleri rüya yapmalıyız. Çelişiksiz, dikensiz ve düzgün rüyalarımızı yaşamalıyız. Sözümüzün eri olmalıyız: Kırılacak kafaları kırmalıyız. Bize acınmadığı için acımamalıyız ”

Başka bir yerde, muğlak muharrir Mütercim Arif de: Başkalarını mühim bulmayanlar, bir gün kendilerini de mühim bulmayanlarla karşılaşacaklardır, fakat bu hakikat, onların mühim bulmamış olduklarının mühim olduğu manasına da gelmez…diyor ya… Ben orada hem kendime hem de çevremdekilere gülümsemeye devam ediyorum.

bu benim çektiğim versiyon.

‘I say unto you, your beauty shall beyray you – Sana diyorum ki, güzelliğin sana ihanet edecek!’ bu benim çektiğim versiyon.

Dutch Last Supper

Dutch Last Supper

Blonde Last Supper

Blonde Last Supper

Black Last Supper

Black Last Supper

The Last Supper - Leonardo Da Vinci

The Last Supper – Leonardo Da Vinci

NightWatch-Gece Gözcüsü

NightWatch-Gece Gözcüsü

-son yemek *-

masadalar
yemiyorlar
kaplarinda değiller ki**
kaplariysa başlarının arkasında
dimdiklemesine duruyor.

jacques prévert

(Fransızca aslından çeviren: Reha Yünlüel/Şiirhane)

-la cène-

ils sont à table
ils ne mangent pas
ils ne sont pas dans leur assiette
et leur assiette se tient toute droite
verticalement derrière leur tête.

jacques prévert

in paroles, folio/nrf, juillet 1996, p. 162.

**Gallery Bailly Contemporain, Paris

***

http://www.hurriyet.com.tr/amp/aranizdan-biri-bana-ihanet-edecek-21391463

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Duvara Yazılan Şiirler!

Hillsider Dergisinin 87. sayısı için yazdım keyifle okumanız dileğiyle..

DUVARA YAZILAN ŞİİRLER!

Yazarak hayatını kazanan birinin, uzun ve meşakkatli bir yazı gecesinden sonra bakkala gitmek için evden çıktığında penceresinin üstündeki duvarda ‘Sen kitap yaz, ben okurum’ cümlesini görmesi ile izlendiğini fark etmesi… Ve ardından, bunu kim yazdı acaba sorusu ile başlayan duvar yazılarını okuma sevdası, kimbilir kaçınızda farklı şekillerde ortaya çıkmıştır. Nasıl oldu da seni yazarken gördüler ve bunu yazdılar diyenler için hemen bir not düşeyim: Evim bahçe katında ve kalın perdeleri çekmedikçe yoldan içerisi görünebiliyor. Tek seferlik görme yetmez tabii ki bunu yazabilmek için, çok sık geçen biri olmalı. Belki de bir yerde karşılaştığım… Belki de beni tanıyan ve yazılarımı okuyan: Biri! Kimse artık o biri…

Bu olayın ardından, daha önce pek de dikkatimi çekmeyen duvar yazılarını daha bir hevesle okumaya başladım. Hayranı olduğum yönetmen Tarkovski’den, diğer bir arzu ismim; 19. yüzyılın önde gelen denemeci, eleştirmen ve göstergebilimin babası Barthes’a kadar pek çok sanatçıyı etkileyen ve ürünler verdiren Haiku sanatına zamanında fena sarmış biri olarak bu kaçınılmazdı belki de. Tıpkı mırra kahvesi gibi kaynatıla kaynatıla özü çıkarılmış, lezzetini sadece tadını çıkarmayı bilenin anladığı, üstünde uzun uzun düşünülmüş: Kısa, sade, öz ve derin! Bir dakika canım; Haiku da ne diyeniniz varsa kısaca şöyle açıklayayım: Pek kısa dizelerden oluşan lakin pek etkili anlamlar içeren Japon şiir sanatına Haiku adı verilir. Bir örnek alalım derseniz de zamanında ‘Ne’ adlı bir Hauki kitabı çıkaran Oruç Aruoba’dan bir örnek vermek isterim:

Küçük dere

Deniz’e ulaşınca

Şaşırır işte…

 

Şimdi diyeceksiniz ki Allahaşkına

‘Yeter ki,

sen çay koy

ben içerim!’

cinsi duvar yazılarının neresi: Kısa, sade, öz ve ‘evet az kelimeli lakin’ derin? Neresi, pek düşünülmüş ve pek etkili! Neresi, hecesel bir dil olan Japoncadaki gibi belirgin adımlarla Zen bahçelerinde yürürken yolunu kaybedip de bulmuş gibi şuur sahibi: Hauki ile ne alakası var konumuzun? Tek kelime ile açıklayayım: Müzikalite. İkinci kelimem: Basitlik. Üçüncüsü: İçtenlik. Dördüncüsünü: Siz bulun!

Bambu yaprağı Tanzaku üzerine yazılan veya resmedilen Haiku, çalgı eşliğinde okunduğunda dinleyende bir aydınlanma ‘Satori’, içsel bir yolculuk yaratır, der bilenler. Ritminin de, uyarırken yatıştırmaya yönelttiği söylenir. Böylece ruh ile beden arasındaki ayrılık yakınlaşmaya geçer de derler. Uygulama şansım olmadığı için, sadece ‘öyle diyoğlaa’ çerçevesindeki okumalarımdan oluşan sığ bir bilgi verebiliyorum. Bu sığlık karşılaştırma yapmama engel değil ama!

Hauki şiiri, Zen bahçelerinin sade ve sessiz gösterişi içinde ferahlığı ile bizi içine çekip hayattan soyutlarken, duvar şiirleri/yazıları şehrin karmaşası, ritmi ve kalabalığı ortasında öylecene kalakalmış, eciş bücüş kir pas içinde duvarlardan ve hatta lağım borularının üstünden, duruma göre neşeli veya asık suratlı, ıslak bir dil darbesiyle hayatımıza müdahale eder. Belki satori anına ulaşılacak kadar ferah bir aralık açmaz zamanda ama, öyle bir yerinden nüfuz eder ki içimize, o an ihtiyacımız olanı biliyormuş gibi bizi andan koparıp, hayata başka bir hattan tutunmamızı sağlar. Şehir yaşamında, mekanın sadeliği veya ferahlığından çok hislerimizin algılanıyor oluşu bizi, içsel yolculuğumuza çıkarmak için körükleyen mekanizmayı harekete geçirir. Oluşturulmuş, yani bir hedefe yönelik suni olarak düzenlenmiş mekanlar burjuva kafasının zihinlerimizi bulanıklaştırmak için yarattığı bir ilüzyondur: Dingin kafa her yerde dinginliğe nasıl ulaşacağını bilir zira.

Meseleyi kendi açımdan yazmaya devam edersem: Bazen ünlü bir şair veya yazardan yapılan bir alıntının, bazen de özgün bir kaç cümlenin, yolda yürürken zihnimi meşgul eden onca karmaşık şey arasında, dan diye ortaya çıkarak, tıpkı bir kağıdı ortasından ikiye ayırıyormuşcasına, dikkatim gibi efkarımı da dağıttığı çok olmuştur. Kararsız kaldığınız bir konuda, evrenin efendisinden bir işaret istediğiniz zamanlar olmuştur sizin de! Belki de, o çok görmek istediğinizi, ya onu görürsem diye zihin aynanızda heyecanla anarken, sadece onun ve sizin bilebileceğiniz bir anın şiirini duvarda görmek… Ve belki de fal tutmak duvar yazıları aracılığı ile… Alıntı ya da değil, duvara kırık dökük kelimelerle derdini döken ve kendini insanlara, kelimelerini hisse bağlı kullanıma açan şair ile Zen bahçesinde yürürken Hauki yazan arasında ne fark var? Biraz da kendimizi beğenelim bence. “Haiku”, bu boşlukta bir denge tesis etme girişiminden başka bir şey değilse, duvar şiirleri/yazıları da hayatın hiçliğinde yok olmamızı engelleyen cankurtaran simitleridir, diyebiliriz.

 

#ŞiirSokakta hashtag’i ile duvarları donatan yazarımız bir şiirinde diyor ki,

‘Oluruna bırak

Olmazsa tekrar bırakırsın’

 

#ŞiirSokakta, başka bir duvara da:

 

Salıncaktan düşen

bir çocuk

Hiç küser mi parka

Yazmış. Bence haklı. İnsan doyduğu yer gibi, düştüğü yere de geri gelendir: Kendi kendinin katilidir çoğu zaman ve belki de insan dediğin, yenilmelere doyamayandır. Boşuna dememiş atalarımız ‘Yenik pehlivan güreşe doymaz!’ İşte o pehlivanlar artık dertlerini esprili bir dille anlatmayı öğrendiler sanırım.

 

Ben biraz ters adamım,

Siyah atımla gelsem olur mu?

 

****

 

Oksijeni bilmem

Ama KOKUN şart

#şiirçatakta

 

****

 

Derdim oldun

Haberin yok!

 

 

 

 

DUVAR MIYIM KARDEŞİM BEN: ETKİLENİYOR İŞTE İNSAN!

Duman grubundan Kaan Tangöze’nin çok sevdiğim bir şarkısı var. Şarkının nakaratındaki sözler şöyle:

Bekle dedi, gitti

Ben beklemedim

O da gelmedi

Ölüm gibi bir şey oldu

Ama kimse ölmedi

Özdemir Asaf’ın Çizik şiirinden bestelemişler sağ olsunlar. Bir gün yine, okyanus gibi inip çıkarken hayat midemdeki bir kelebeğin kanadında, yani demem o ki gayet hassas bir durumdayım, ha düştüm düşeceğim yarıştan, bir duvarda bu nakaratı gördüm. Mucize gibi bir uyanıştı. İşte o anlık ayma hali ile kendi kendime dedim ki, ah evet, ölüm gibi bir şey oldu ama kimse ölmedi, demek ki hayat her şeye rağmen devam ediyor. Şimdi eve gideyim de, şöyle güzel ve tabii ki organik bir çay demleyip içeyim: Soluklanayım. Sonra, hayatta dalgalanmaya nasılsa devam…

Böyle anlarda dileyen kahve de içebilir ama İstanbul’un hemen hemen her duvarına imzasını çakmış #ŞiirSokakta’nın çayla yakın bir teması olmalı. Çay markası müşterim olsa, tıpkı bir sakız markasının yaptığı gibi, gider bulur-alır- verir hemhal olur, çaylı duvar şiirlerini paketlerime serpiştirirdim.

‘oldu oldu

olmadı

çay içeriz’

yazsa mesela evdeki çay paketinde: Fena mı?!

 

‘Açık çay içerdi hep,

demli olunca bardağın diğer tarafından beni göremezmiş,

öyle derdi’

diyor, Cemal Süreya. Onu da duvara yazmışlar. Okudum geçenlerde. Gülümsedim kendi kendime. Çayla gülümsemenin bir bağlantısı var mıdır acaba? Şairler gibi şiirler de karamsar değildir daima. Aman efendiler, korkmayınız cânım şiirden.

 

Gözlerinden öperim canım

En çok da burnundan

Gülme ciddi söylüyorum.

Diyor ya, Ahmed Arif. Onu da bir duvarda okudum.

 

Sitemse sitem. Şair dediğin, bir duyguyu hallaç pamuğu gibi atıp tutmadan , her bir yerini yöresini yoklamadan, bırakır mı?

 

Ne ben Sezarım

Ne de sen Brütüssün

Ne ben sana kızarım

Ne de zatın zahmet

Edip bana küssün

Artık seninle biz

‘Düşman’ bile değiliz.

Yazmış, yücelerin yücesi Nazım Hikmet. Haklı da! Düşmanlık payesini bile hak edene vermek lazım değil mi?

 

Bir de okur okumaz, şiirin tümünü okuma isteği yaratanlar var, duvarda durup dururken!

 

Benim gibi sonsuz bir at,

Hiç koşmuyorken de bir attır

Ah Muhsin Ünlü

 

****

 

Ben sana güzel şeyler duymak istiyorum demedim ki.

Sesini duymak istiyorum, o kadar

Tomris Uyar

 

****

Sonra karanfil elden ele

Edip Cansever

 

******

 

Ölüm değil ise bizi ayıran

Yazık olmuş

Oğuz Atay

 

*****

 

Ah karamela şekerim

Aşk tatlı da insanlar berbat

Haydar Ergülen

 

En güzeli de, şehrin alakasız bir duvarında, çok eski bir arkadaşınızın şiirine rastlayıp da sanki ona rastlamışsınız gibi sevinmek.

 

Herkes vapura bindi

Ben martılarla geldim

Serdar Seren

 

 

 

Duvara Yazılan Şiirler!

Duvara Yazılan Şiirler

Duvara Yazılan Şiirler

Duvara Yazılan Şiirler

 

 

 

 

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Partinin Kraliçesi!..

Yedi yaşındaydım. İlkokul birinci sınıfa gidiyordum. Sınıfın en güzel ve havalı kızlarından Sema’nın doğum günü vardı. Yurt dışından Türkiye’ye yeni taşınmışlardı. Fransız oyuncuları gibi küt kesimli, kahküllü saçları ve havalı duruşu ile hepimizi ezip geçmiş, sınıfın popüler çocuğu İsa’nın kantolarda eşi olmayı başarmıştı. Üstelik okula geldiği sırt çantasının eşi benzeri hiçbirimizde yoktu. Belki Türkiye’de sınırları içinde, hatta dünyada bile yoktu!!!! Eminim partisi de kendisi gibi çok havalı olacaktı. Ben de davetliler arasındaydım. Görünürde partiye gitmemem için hiçbir neden yoktu: Bir şey hariç! Yaşım erdikten sonra, hem serseri, hem yakışıklı, hem de herkesin babasından farklı biri olduğu için daha çok seveceğim babamın işleri yolunda değildi. İşin aslı babam da evde değildi. Gitmişti. Annem ve üç kardeşimle başbaşaydık ve Sema’nın doğum gününe götüreceğim hediyeyi alacak paramız yoktu. Evde suratsız bir şekilde oturuyordum. Annem tüm iyi niyetiyle, paramız olduğunda Sema’ya çok güzel bir hediye alarak durumu telafi edeceğini söylüyor, haydi şimdi git, diye ısrar ediyordu. Gitmeyecektim. Hediyesiz o partiye gidemezdim. Arkadaşlarımla oynarken masaya gelen o harika pastadan yiyip limonatadan içemezdim. Çünkü hediye, o davetin bir karşılığıydı benim için.

Ancak insan dediğin, zorlukları çözmek için programlanan ve böyle böyle yükselen bir varlık değil midir?

Tüm zor anlarda olduğu gibi, Makedonya’nın bağrından kopup gelmiş bir cin yavrusu olan annemin aklıma yine şahane bir fikir gelmişti. Babam, Balıkesir’de lunapark kurduklarında birbirinden güzel ve farklı şekillerde kolonyalar almıştı. Dizi dizi, tütün, esmer, lavanta, limon kolonyaları. Lakin, elinde olunca har vurup harman savurma adeti ailemde genetik olduğundan, o kolonyalardan bir tanesi bile evde yoktu. Babam getirir getirmez hediyeler sahiplerine verilmişti: Biri hariç: İnce ve kibar bir minaresi ile minyatür bir cami şeklinde olanı! Şeklini ve kokusunu çok sevdim diye babam bu şişeyi düşündüğü kişiye değil, bana hediye etmişti. İçi doluyken odamın baş köşesinde duran şişeyi, içi boşalınca bir yerlere atıp unutmuştum. Artık annemin aklına nereden geldiyse, şişeyi çekmecelerin birinden çıkardı. Güzelce tozunu aldıktan sonra, bunu al, bakkala git ve doldurt, dedi ve ekledi, içini doldurup paketleyince çok güzel bir hediye olur arkadaşın için. Kolonyadan hediye mi olurdu? Bence olmazdı! Ama annem ısrarla olacağını söylüyordu. Sporun istisnai bir dalı olarak inadı seçen ben bakkala gitmeyince, annem bir koşu gitmiş ve şişeyi doldurtmuştu. Sarımtrak renkli kolonya ile dolan şişe, birden ilk eve geldiği günkü kadar gözüme güzel görünmeye başlamıştı. Annem evdeki defter kaplama kağıtlarından biri ile kolonya şişemi güzelce paketledi. Hediye önerisine burun kıvıran ben değilmişim gibi, paketi sevinç ve heyecanla elime alıp doğum günü evine doğru yola koyuldum. Partiye oldukça geç kalsam da artık bir hediyem vardı: Hem de çok güzel bir hediye. Ağzım kulaklarımdaydı. Arkadaşlarımla eğlenirken masaya gelecek o pastayı yemeyi, limonatadan içmeyi hak etmiştim.

Eğlence, dans, arkadaşlar, pasta, limonata: Hala da en sevdiklerim. İnsan biraz değişse ya! Bu beşli ile çeşitli hayal kombinasyonları kurarken o müthiş doğum günü partisinin olduğu eve varmıştım bile. Tam yolun başındayken Sema balkondan dışarı çıktı. Çıkmasıyla da içeri doğru beklenmedik bir çığlık savurarak, Vildan geliyor, diye bağırması bir olmuştu. Tüm sınıf arkadaşlarım balkona çıkıp sevinç nidaları ile gelişimi kutluyordu. Sema’nın annesi de gürültüyü duyunca dışarı çıkmıştı. Evin kapısından girerken, minnoş bir sitemle, neden geciktiğimi, biraz daha gecikseydim evimize gelip beni soracağını, çünkü Sema ve arkadaşlarımın ben gelmeden pastayı kesmek istemedikleri söyledi. Hasta olduğumu düşünmüşlerdi. Zira o zamanlar, okuldaki ota boka maydanoz olup çocuklarının öz kişikliklerinin gelişimine engel olacak atarlanmalar eşliğinde diğer velilere binlerce mesaj atan ve bunu çocuğuyla ilgilenmek sanan annelerin oluşturduğu whatsup grupları yoktu! Hatta annelerin birbirlerinden haberleri bile yoktu. (Bu hastalıklı durum başka bir yazı konusu olduğu için, fren yapıp esas konuya geçiyorum. ) Ben elimdeki paketi büyük bir gururla Sema’ya uzatırken, içimden çok havalı bir hediyem olduğunu, Sema ve diğer kızların beni daha çok seveceğini, doğum günlerinin aranan kızı olacağımı düşünüyordum ki, Sema paketimi açmadan annesine uzattı. Bana sarıldı. Sonra da diğerleri sarıldı. Diğer kızlar da hediyemle ilgilenmemişti. Hediyemi alan kadın, sıradan bir şeymiş gibi, koltuğun yanındaki sehpaya bırakmıştı. Sema, heyecanla ayaklarını yere vurarak, e Vildan da geldiğine göre pastayı kesebiliriz derken, annesi kek ve kurabiyelerle dolu masaya doğum günü pastasını getirmişti bile.

O gün o partiye gelen herkesin hediyesi ben gelmeden çok önce açılmıştı. Herkes hediye olarak kimin ne getirdiğini biliyordu: Benimki hariç! Bu çok büyük bir dersti. Partinin kraliçesi olmak için illaki en büyük ya da en pahalı hediyeyi getirmeye, en pahalı ya da en şık giysiyi giymeye, partinin en güzel, en uzun, en ince, en iyi okullarda okumuş, en yakışıklı sevgiliye sahip kızı olmaya gerek yoktu. Önemli olan oradaki insanların sizin için hissettikleriydi. Sizin çevrenize yaydığınız enerjinin çeşidiydi insanların sevgisini kazanmanıza neden olan. Zira, zoraki maddi bağ ve çıkarların ittirmesiyle kurulan ilişkiler bir gün geliyor mutlaka çöküyordu.

O günden bu güne, partinin kraliçesi nasıl olunur, biliyorum. Kendin olduğun müddetçe partiler de bitmez davetler de sevenler de sevilenler de! Üstelik her partide sadece bir kraliçe de olmaz. Bazen tüm kadınlar aynı anda partinin kraliçesidir. Yürekleri aynı güzellik, açıklık ve samimiyetle atan, zeki ve koca yürekli kadınların kraliçelik tacını kimse elinden alamaz. Bu bilgi ve his ile, hayatımda dost olarak daima güçlü ve akıllı kadınları seçtim. Tabii ki, iyi yüreklilik, merhamet ve halden anlama, öncelikli şartımdır. Umarım edindiğim dostlarım da, her katta bu duygularla benden razıdır.

Bu yazıyı yazmak nereden aklına geldi derseniz!.. Şahsi sebeplerden ötürü kendimi ferahfeza, özgür ve kadınlığının gerçekten farkında hissettiğim bu ilk doğum günüm için bir yazı yazmaya karar vermeme sevgili yakın dostum Madonna vesile oldu. Evet kürk mantosu olmayan! Ne o şaşırmış gibisin okuyucu! Olamaz mı yani? Madonna ile arkadaş olamaz mıyız? Şaka şaka. Tanışsak kesin de! Şimdi kalk taa oralara git. Korumalar arasında kurtul tanış. İki laflık bir randevu kap. O arada derdini anlat. E ne anlayacaksa kadıncağız, zor iş yani. Neyse konumuza dönelim. Madonna’nın ‘Billboard Woman of the Year 2016’* ödüllerinde bir konuşması vardı. Çok önemli ve etkileyici bir konuşmaydı. Hayatını ve geldiği noktaya ulaşırken yaşadığı güçlükleri anlatırken gözyaşlarını tutmakta zorlanan Madonna, konuşmasının sonlarında bir yerde güçlü kadınlarla arkadaş olun, diyordu. Seçimi kaybeden Cliton için ise, kadınları sevmiyor bu yüzden kaybetti, diyerek devam ediyordu: Hey güçlü ve akıllı kadınlar birbirinize destek olun. Böylece daha güçlü ve kendiniz olabilirsiniz. (Tam çevirisi bu olmasa da, özeti bu manaya gelen bir konuşmaydı.) Bak dedim ya bak şu Allah’ın işine, ta Amerika’da yakın bir dostum varmış da haberim yokmuş.

Uzun lafın kısası, adına bu şarkıda parti dediğimiz aslında hayatın ta kendisi!

Siz siz olun, ister kraliçe, ister kral, ister anne, ister müzmin bekar, ister Batman, ister Joker, canınız çok çekti boşveren, şansınız yaver gitti kazanan, olmadı kaybeden, elden bu kadarı geldi tutunamayan; canınız ne isterse o ve kendi hayatınızın sahibi olun: Ama en önemlisi kendiniz ne olmak istiyorsanız o olarak. Başka birileri istedi, başkaları size öyle beğeniyor, öyle kabul görüyorsunuz diye değil.

Partinin tüm kraliçeleri: İyi ki doğdunuz!

* https://www.youtube.com/watch?v=c6Xgbh2E0NM

herkesin prenses olsun diye programlandığı yerde, canım ne isterse o olmamı destekleyen tüm sevenlerime (annem ve rahmetli babama minnet önceliğiyle) teşekkür ederim... iyi ki doğmuşum:)

neredeyse herkesin standartlara uygun olsun diye programlandığı yerde, canım ne isterse o olmamı destekleyen tüm sevenlerime (annem ve rahmetli babama minnet önceliğiyle) teşekkür ederim… iyi ki doğmuşum:)

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

CİNAYET ROMANI YAZANLAR MI DAHA İYİ KATİL OLUR? OKUYUCULARI MI?

Hillsider’ın kış için hazırlanan 85.  sayısında, ‘CİNAYET ROMANI YAZANLAR MI DAHA İYİ KATİL OLUR? OKUYUCULARI MI?’  başlıklı bir yazı yazdım. Sorular sorarken eğlendiren bir yazı oldu.  Umarım severek okursunuz. 

 

CİNAYET ROMANI YAZANLAR MI DAHA İYİ KATİL OLUR? OKUYUCULARI MI?

Arama motorlarındaki genel yaklaşıma bakarsanız, neredeyse cinayet romanı diye bir kategori yok, polisiye var. Arama çubuğuna ‘Cinayet Romanı’ yazdığınızda sadece bir link görüyorsunuz. Diğer tüm linkler polisiye başlığı altındaki kitapları işaretliyor. Öyle ki bu tarz kitapları hangi başlıkla ararsanız arayın hepsinde aynı sonuçlar karşınıza çıkıyor. Neden polisiye değil de cinayet romanı, bu ayrım nereden çıktı, diyebilirsiniz. Haklısınız da! Kendimce şöyle açıklayabilirim. Bir cinayetin, güvenlik güçlerinin (polis, fbi, cia, m6…) ya da olay örgüsüne bir yerinden müdahil herhangi bir kişinin aydınlatma, çözme evresini anlatmayan kitaplar da var. Ölenin öldüğüyle kaldığı kitaplar bunlar. Unutulmak, çözülmemiş de olsa, açılarak üstüne üç beş not alınmış bir dosyanın dahi olmaması acı haliyle. Ancak bu tarz kitaplarda önemli olan son vuruş anına kadar geçen olaylar. Kim çözmüş nasıl çözmüş değil. Özetlersek, cinayeti anlatan yazarlarla, cinayetin nasıl çözüldüğünü anlatanlar farklı. Tarihsel akışa baktığımızda, suç ve suçlularla ilgili romanları, Gaston Leroux’un Sarı Odanın Esrarı ile başlatanların yanında, Edgar Allan Poe Morg Sokağı Cinayeti’ni ilk örnek olarak kabul edenler de var. Polisiyenin ilk roman örneği ise 1862 yılında Charles Felix takma adıyla yayınlanan The Nothing Hill Mystery.

Birini öldürmeye karar vermek, bunu uygulamak, şeytanı planlarla veya anlık bir kararla avını ağına düşürmek (ölümcül kazalar da olmuyor değil ama onlar bizim ilgi alanımıza nadiren giriyor.), avla yüzyüze gelindiğinde son hamleyi yapmak, av ve avcının ayrı ayrı duygusal iniş çıkışları, gerilimleri, yaptıkları eylemi rasyonelize ediş şekilleri vs. işte tüm bu aşamalar beni, cinayetin nasıl çözüldüğünden veya kimin çözdüğünden daha çok ilgilendiriyor. Örneğin Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’da anlattığı gibi: Raskolnikov’un hukuk fakültesinde okuyan başarılı bir öğrenci iken maddi imkansızlıklarla baş edememesi yüzünden üniversiteyi bırakmak zorunda kalması. Bu manevi yıkımın ardından, fakirlikten dolayı işlediği cinayet. Bu cinayetin, ruh alemine verdiği taşınması imkansız ağırlık ve tedavisi olmayan bir suçluluk duygusu. Bir insanı öldürmüş olmanın iç hesaplaşmasının paralelinde yaşam mücadelesinin tüketiciliği. Ve usta yazarın bu halden hale geçişi anlatışındaki şiirsel denilebilecek tekniğin okuyucu üzerinden yarattığı bulantı. Üstelik bir önceki sayıda okuyabileceğiniz, ‘Yazarlar mı Daha Delidir, Kahramanları mı?’ başlıklı yazımda kısaca anlattığım gibi, kumar sevdası yüzünden borç harç içindeki yazarın parasını alabilmek için yayıncıya kitap yetiştirme gerilimini bilmeden bu bulantı haline dahil olan okuyucunun saflığı. Masa başında oturmuş hayalgücü sayesinde, ki tartışılan bir konudur sadece hayalgücünün iyi bir ürün ortaya koymak için yetip yetmeyeceği, yazarlar kendi hayatlarından ve çevrelerinden beslenmeden yazamazlar mı, sorusu edebiyatta sıkça tartışılan konulardandır, bir el sanatı ustası gibi ince ince işleyerek birini öldürmek nasıl bir ruh halini gerektirir. Yazarların hayatları az çok biliniyor pekiyi ya bu türde kitapları tutku ile okuyanların karakterleri nasıldır? İç dünyalarında neler gizlidir? İş uygulamaya geldiğinde okuyucu mu daha cevvaldir yoksa yazar mı sorusunu aklıma getiriyor.

 

Belki de, kendisi için ileride ihtiyaç duyabileceği kanıtları yaratıyordu.

 

Değişik bir şey yapıp yazının başında anlatmam gerekeni şimdi anlatayım. Bu yazıyı yazmak nereden aklıma geldi? Bir iki ay önce, uzun bir uçak yolculuğunda yan koltuğumda son derece mazbut görünümlü bir kadın oturuyordu. Kadının elinde son dönemin en popüler polisiye romanlarından biri vardı. Son sayfaları okuyordu. Ben ise, maalesef genetik olarak hareket hastalığından müzdarip olduğumdan mide bulantısı içindeydim elimi oynatmaya mecalim yoktu. Kadının gözlerinin pinpon topu hızıyla satırları taramasını hasetle izliyordum. Kadın kafasını bir kez dahi kaldırmadan romanı bitirdi. Kapağını kapatıp, sonu mutlu biten aşk romanlarından birini okumuş gibi huzurlu bir ifade ile göğsüne koydu. Derin bir nefes aldı. Sağına dönüp yüzüme dahi bakmadan, dergilerin olduğu gözden bir başka polisiye kitabı çıkardı. İçimden, ben de kendimi kitap kurdu adlederim bu ne yahu, derken yiyecek servisi başlamıştı. Yiyecekleri alma aşamalarında, hareketlerini yakından izleme fırsatı bulmuştum. Kadının ilginç bir tarafı yoktu. Zarif bir havası vardı. Elimi uzatacakken bana uzatılan paketi hostesten aldı. Buyurun, dedi verdi. Sonra kendininkini aldı. Masasına itinayla yerleştirdi. İçki içmiyordu. Soda istedi. Belli ki bir yandan yemeğini yiyecek bir yandan da kitap okuyacaktı. Düzeneğini hazırdı. Ancak durum bir anda değişti. Kadının elindeki çataldan üstüme sıçrayan zeytinyağlı barbunya sayesinde, konuşmaya başladık. Üç çocuğu vardı. Ev hanımıydı. Çocuklarından birini yaz okulundan almaya gidiyordu. Diğer çocuklar eşi ile birlikte başka bir uçakta gelecekti. Prensip olarak tüm aile asla aynı uçağa binmiyordu. Kesinlikle polisiye roman müptelasıydı. İki romanım olduğu ve yazarak hayatımı kazandığımı duyunca, okuduğu yazarların ve kitapların adlarını bir çırpıda saymaya başladı. Popüler edebiyat kültürüne son derece mesafeli biri olarak ben kem küm ederken, kadın onlarca yazar ve kitabın adını sıralamıştı bile. İşte bu yazının konusu o gün aklıma geldi. Yüzlerce polisiye, yani cinayet romanı okuyan bu kadın, acaba cinayet işleyebilir miydi? Haydi yaptı, diyelim, yakalanır mıydı? Yakalanmadı diyelim, vicdan azabı duyar mıydı? Belki de uçağa binmeden önce kocası ve çocuklarını öldürmüştü. Bana anlattıkları da tamamen hayal ürünüydü. Belki de, kendisi için ileride ihtiyaç duyabileceği kanıtları yaratıyordu. Belki de olanları fark ettiğimi anlayınca beni de öldürmek isteyecekti!!! Haliyle bunların hiçbiri olmadı. Konuşmamız biter bitmez kadın büyük bir açlıkla romanını okumaya devam etti. Ben de, mide bulantımı geçirecek ayran ve soda karışımından bir tane daha istedim. Uyumuşum.

 

Kendimizle aramızdaki fark, bir başkasıyla aramızdaki fark kadar büyüktür

Montaigne diyor ki, kendimizle aramızdaki fark, bir başkasıyla aramızdaki fark kadar büyüktür. Bu cümleler bir kitap tanıtımında da kullanıldı. Kitabın adı: Incognito – Beynin Gizli Hayatı*. Bir nörobiyoloji kitabı. Kitabın yazarı David Eagleman’ın iddialarından biri de şu: Eğer bir kumarbaz, kadın avcısı, katil, psikopat, tacizci değilseniz, bu sizde bir kişilik bozukluğunun olmadığını değil, beyninizin o bölgesini diğerlerinden daha iyi kontrol edebildiğinizi gösterir. Üstelik bu iddiaları bilimsel kanıtlarıyla öyle güzel de açıklıyor ki! Beyninin bir bölgesi hasar gören ve hayatı boyunca oyun kartlarını eline almamış 70’li yaşlarında bir adamın evden Las Vegas’a kaçaçacak kadar kumar delisi olması…. Son derece nazik ve sinek öldüremeyecek kadar hassas olarak tanınan bir maden işçisinin beyin hasarından sonra nobran bir küfürbaza dönüşmesi… Uyurgezerlik hastalığından müzdarip bir başkasının evdeki herkesi öldürdükten sonra aracına binerek yüzlerce kilometre uzaktaki eşinin ailesini öldürüp eve geri dönerek yatağa yatıp sabah uyandığında hiçbir şey hatırlamaması, gibi gerçek olaylarla açıklıyor David Eagleman beynimizin gizemli marifetlerini. Nasıl biri olmak istediğimizi “seçme” şansımız olmadığı, fikrinde de son derece ısrarlı. Okumanızı tavsiye ederim.

Bu üç farklı eylemin arasındaki fark ne?

Birileri canlıların öldürüldüğü kitapları yazıyor, birileri okuyor, birileri de gerçekten bunu yapıyor. Bu üç farklı eylemin arasındaki fark ne? Yazmak, okumak ve uygulamak… Gelelim baştaki sorunun cevabına. Bence, okuyuculardan daha iyi katil çıkar. Düşünsenize, poliseye edebiyatın kraliçesi Agatha Christie’den, Sherlock Holmes’ların yazarı Arthur Conan Doyle’ye, Kuzuların Sessizliği’nin yazarı Thomas Harris’ten, Georges Simenon’a, Jean-Christophe Grangé’dan, favori kitaplarımdan Koku’nun da yazarı Patrick Süskind’e kadar adını sayamadığım, tarzları ve anlatımları birbirinden çok farklı yüzlerce hin ve cin fikirli yazarın kitabını okuyacaksınız, üstelik bunları okurken de zevk alacaksınız, yazılanları satır satır hatırlayacaksınız… Ve hikaye bu ya, diyelim ki, öyle bir şey oldu ki mecbur kaldınız birini öldürecekseniz, bu işe duygularınızı karıştırmadığınızı da düşünelim, tereyağından kıl çeker gibi yapmaz mıydınız?

Yazar en fazla kendi veya birkaç tane yazarın tarzını bilip alıştığı anlayışla işini görürken (ve zaten yazma eyleminin tüketiciliği yüzünden bütün hevesi kaçmışken), okur gelmiş geçmiş tüm yazarlardan yaptığı kokteyl ile bu konuda daha profesyonelce bir iş çıkarmaz mı? Amerika’da ilginç istatistikler yapılıyor. Bunlardan biri de psikopat katillerin burçları ile ilgili. En çok cinayet işleyenler yengeçlerden çıkarken ikizler ve ardından kova burcundakilerden çok az katil çıkıyor. FBI sitesinin verdiği bilgilere bakarsak, işlenen suç sayısına göre  burçları sıraladığımızda,:Yengeçleri, boğa, yay, koç, oğlak, başak, terazi, balık, akrep, kova ve ikizler burçlarının izlediğini görüyoruz. Bu da ilginç bir konu. Acaba diyorum, polisiye yazarları genellikle hangi burçtan çıkıyor. Araştırdım ama bir sonuç elde edemedim. Çünkü ikizler ve kova burçlarından dünyaca ünlü olacak kadar orijinal yazarlar çıkıyorsa, neden psikopat katiller arasında son sıradalar? Eyleme geçmeden sadece yazanlar için orijinal biri ama korkak, diyebilir miyiz?

 

*Incognito – Beynin Gizli Hayatı, David Eagleman, Domingo Yayınları

 

CİNAYET ROMANI YAZANLAR MI DAHA İYİ KATİL OLUR? OKUYUCULARI MI?

CİNAYET ROMANI YAZANLAR MI DAHA İYİ KATİL OLUR? OKUYUCULARI MI?

 

 

CİNAYET ROMANI YAZANLAR MI DAHA İYİ KATİL OLUR? OKUYUCULARI MI?

CİNAYET ROMANI YAZANLAR MI DAHA İYİ KATİL OLUR? OKUYUCULARI MI?

 

CİNAYET ROMANI YAZANLAR MI DAHA İYİ KATİL OLUR? OKUYUCULARI MI?

CİNAYET ROMANI YAZANLAR MI DAHA İYİ KATİL OLUR? OKUYUCULARI MI?

 

 

 

CİNAYET ROMANI YAZANLAR MI DAHA İYİ KATİL OLUR? OKUYUCULARI MI?

CİNAYET ROMANI YAZANLAR MI DAHA İYİ KATİL OLUR? OKUYUCULARI MI?

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın