Herkesin Babası Kendine Göre: Baba!

Sosyal medyada yazılanları okuyunca düşündüm. Herkesin hissi farklı babası hakkında. Babalar ister istemez öncelikli olarak çocukları açısından güven duyulması gereken insanlar olarak konumlandırılıyor. Ortak simge dağ! Sayfamdakilerin çoğunun baba ve annelerin genellikle ‘mükemmel insanlar’ olduklarını anlıyoruz yazılanlardan. Ne hoş! Özeniyor haliyle insan. Zira benimkiler öyle mükemmel tipler değildi. Babam rahmetlinin şahane iniş çıkışları vardı. Annem de ömrü uzun olsun harika bir uyum gösteriyordu. Biz çocuklar ise tüm aileler böyle sanıyorduk. Doğum günüm ile ilgili yazdığım yazıda da net olarak belirttiğim gibi, didişerek sevişme sanatın üstatlarıydılar. Hep boşanmadan söz ettiler ama asla o mahkemeye gitmediler. Biz de tenis maçı seyreder gibi seyrettik ikisini.

Topların şiddetinden kendi kendimizi kurtarmamız gerektiğini de net olarak anlamıştık bu seyirler esnasında!

Bizim evde nadiren işimizi anne ve babamız görürdü. Bir kursa mı gitmek istiyoruz? Kimse gidemezsin demezdi. Ya da yemek mi yemeyeceğiz, inadımız mı tuttu, asla ısrar etmezlerdi. Acıkınca yer nasılsa diye düşünür işlerine bakarlardı. Zaten buzdolabının kapağı herkese açık olduğundan, illa yemek saatinde yemek zorunda da değildik. Canın ne zaman istiyorsa o zaman ye evi. Baba otoritesi denen ne ise, işte o bizim evde farklı bir şekilde işliyordu. Otoritesizlikten mütevellit otoriteni kendin yarat, diyebileceğim bir durum vardı.

Benim babam dağ değildi!

Denizdi. Ormandı. Nehirdi. Mevsimi de yoktu. Kendine göreydi her şeyi. İlginç biriydi. Başka babalara benzemezdi. Komşu çocuklar ve akrabalar dahil her zaman en az 20-30 çocuk olurdu eve giren çıkan. Hatta bazılarını tanımazdım bile. Yer, içer, keyiflerine bakarlardı. Babam şehir dışından gelirken asla 3 çikolata getirmezdi. 27 çikolata ile gelirdi. Kimse özenmesin isterdi. Anne ve babalarının hobileri için kendi evlerini kullanmalarına izin vermediği çocuklar da bizde takılırdı. Evin en üstünde bu yüzden bir güvercin ordusu yaşardı. Cem ve Ahmet’in güvercinleri. Annem onlara yemek de götürürdü. Çay yapıp birlikte içer, sohbet eder, kuşları seyrederlerdi. Evimiz öyle dolu olurdu ki! Bunalırdım. Ders çalışmak olanaksız olduğundan hemen hemen her gün sabaha karşı 4 gibi uyanır okula gidene dek ders çalışırdım. He çalışmasam da kimse neden ders çalışmıyorsun, diye sormazdı. Sonuca bakarlardı. Geçtin mi şahane. Kaldın mı az şahane. Ama o kadar da takılma canım. Seneye yine gider, denersin. Aa gitmek istemiyor musun? Sen bilirsin canım. Fabrikalara da işçi lazım değil mi?

Espirili bir adamdı babam.

Her sene takdir alan benim belgemi değil hayatında sadece bir kez teşekkür alan kardeşimin belgesini çerçeveletip asmıştı duvara. Bu önemli demişti. Seninkilerden çok var. 

Bizim evde saatler farklı işlerdi.

Zira bohem bir kafası vardı. Giyimi kuşamı kendine özgüydü. Kıvırcık saçları, koyu yeşil gözleri ve güzel bir yüzü vardı. Sırım gibiydi. Vefatına dek bir gram kilo almadı. Ruhu gibi bedeni de genç bir adam olarak kabuğunu terk etti, gitti. Annem 70 yaşına ayak basarken halama ‘bugün dünyaya gelsem yine Ahmet’le evlenirim’ dememişti boşuna yani!!

Para hesabı bilmezdi babam!

Ama racon bilirdi! Bu yüzden de bizim hiç ortalama bir bütçemiz olmadı. Ya çok paramız vardı ve en güzel yerlerde yer içer, kalırdık. Ya da beş parasız evde takılırdık:) En çok da bu konuda benziyorum kendisine herhalde. Süper para harcardı. Ucuz şeyleri sevmezdi, ucuz insanlar gibi!!! Aç kalır, yine de kötü yemek yemez eve dönene dek sabrederdi. Bara, restorana veya pavyona gittiğinde herkese bir şeyler ısmarlamak adetiydi. En eğlenceli yılbaşı ve doğum günleri bizim evimizde olurdu. Herkes bize gelirdi. Doğum günlerimde limonatayı o yapardı. Şahane limonata yaptığına inanırdı. Çok eğlenceli ve farklı bir adamdı. Kuralları sevmezdi.

Kuralları seven babaları hiç sevmezdi.

Ama beni çok severdi. Ahmet ağbi kaç çocuğun var diye soran arkadaşına, bir kızım var demişti bir keresinde. Adam e oğlanlar? diye şaşkın devam edince, herkesin oğlu var ama bizde kızlar sayılır, diye yanıt vermişti. Lakabı Erkete idi. Çok maceralı ve zor bir çocukluğu olmuştu. Gururlu adamdı. Havasından geçilmezdi. Biraz kilo alsa hemen diyet yapardı. Hoş rakı sofrasını donatsa da ağzına bir parça eti zor atardı. Yemekle arası pek yoktu. O boşluğu alkol gayet güzel dolduruyordu zaten.

Benim babam bir dağ değildi. Ben ve annen bir yere kadar yanındayız. Sen önce kendine güvenmeyi öğren, demişti. Mesela demişti bizim bir imparatorluğumuz olsa, kim yönetecek sen. E ona göre derslerine çalışmalısın. Öyle davranmalısın. Bunları dediğinde ben 6-7 yaşlarındaydım. Son derece cılız ve tipsiz bir kız çocuğu. Daha ilkokul birdeyim. Bu ne anlar sözlerimden dememişti. Bir güzel belletmişti: Farzet ki bir imparatorluğumuz var ve ileride sen yöneteceksin.

Ha bir de kız çocuklarının evlenmesine son derece karşıydı. Ne yaparlarsa yapsınlar ama eve geri dönsünler. Ne gerek var evlenmelerine, derdi:) Babanın verdiği gaz başka oluyor haliyle.

İşte bu yüzden denizleri ve ormanları severim. Kadınlar gibi erkeğin de kafası başka çalışanını. Hayatta dik durmak için sürekli ondan bundan desteğe ihtiyaç duymayanları. İşin kolayına kaçmayanları. Dürüst davranmak adına elindekileri kaybetmeyi göze alanları. Bırakıp gitmenin de bir marifet olduğunu bilenleri. Ne mutlu ki çevremde böyle çok dostum var. Herkes kendinin dağı! Sevgili babacığım nur içinde uyu. 52 yaş ölmek için çok erkenmiş. Şimdiki yaşımda bunu daha iyi anlıyorum.

Hızlı yaşayıp genç ölen her cana selam olsun🙏🏻

Ailece pek severiz deniz kenarlarını!
Kaytan bıyıklar da pek yakışmış!

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 4 Yorum

 Her Şeyin Yarım Kaldığı Bir Sene!

‘Siz her öykünün bir başı ve sonu olması gerektiğine mi inanıyorsunuz?’

Bu soruyu ben sormuyorum. ‘Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’ adlı ikonik kitabında İtalo Calvino soruyor. Zira kitap bitmemiş 10 öyküden oluşuyor. Baş kahramanlar bir kadın ve erkek gibi görünse de aslında kitabı yorumlayan okuyucu. Dışavurumcu resimler gibi düşünebilirsiniz bunu. Resimi bakan kimse, onun haleti ruhiyesine göre şekillenen bir kitap da diyebiliriz. Calvino’nun sorusuna dönersem, sonu olmamak da bir sondur, diyebilirim cevap olarak. Hele bu baş ve sonu olmaması durumu bir çembere dönüşmüşse!

Durdum durdum neden bu yarım kalma meselesine girdim anlatacağım birazdan.  

Benim hikayemde, kişisel deneyimlerimi oluşturan olaylara baktığımda garip bir ‘eksik veya yarım bırakmada süreklilik’ görüyorum. Uzun süredir bu konuda kafa patlatıyordum. Bu yazının mazisi Ocak 2019’a kadar uzanıyor. Yeni yıla girerken kendime verdiğim sözlerden biri de, artık bir şeyleri yarım bırakma huyumdan vazgeçmemin zamanının geldiği ile ilgiliydi. Malumunuz 2020 geldi ve yıl başından itibaren hepimizin hayatlarında atom bombası şiddetinde patladı. Patlamalar hala sürüyor. Etkileri ne kadar devam edecek? Dünya nasıl bir yere dönüşecek? Ya da her şey eski tas eski hamam, devam mı edecek? Hepsi soru işareti.

Büyük çoğunluğun yeni tanıştığı ve yarım bırakmanın tarihini dünyaya yazdıracak 2020 ruhunun, bendeki tezahürleri eski. En büyük sorunum bütün hale getirmede, bitirmede, tamamlama konusunda ısrarcı olmamak. Maymun iştahlı asla değilim. Takıntılı olduğum konular belli. Yazılarımın bir iki tanesini okuyan dahi hemen notunu verir bu konuda. Demem o ki: İğneyle kuyu kazarcasına ilerlettiğim, büyük titizlikle çalıştığım işlerde ve dahi özel hayatımda bile bu hal böyleyken böyle. Yarım kalma, yarım bırakma, tamamlamama, eksiklik, noksanlık vs konusunda uzun süredir düşünüyorum, demiştim. 

Buna kafayı takmama neden olan ciddi konular var. Ancak geçtiğimiz hafta iki okul arkadaşımı talihsiz hastalıklar sonucu ard arda kaybetmek, hem de çok genç yaşlarda kaybetmek, içimdeki ‘yarım bırakma kuyusunu’ daha da derine doğru kazdırırken, tarifsiz fırtınalı hislerle kanatarak ağzına kadar doldurdu.

Çok yakın değildik. Evet. Ama bu üzüntümün büyüklüğüne engel değil. Bazen uzağı dibinize getiren, hatta gözünüzün içine sokan ve sizi yüzleşmeye zorlayan olaylar olur. Çaresiz bir acıdır bunu yapan genellikle. İki zamansız vefatta da bunu hissettim. Allah’tan rahmet diliyorum: Sinan Sayguraç ve Tülay Karabağ’a.

Yarım bırakmak öyle olmaz, böyle olur, dedi sanki ilahi bir ses bana.  

Hayalleri, hevesleri, planları bir anda yarım kalan bu iki güzel insanı, Sinan Sayguraç ve Tülay Karabağ arkadaşlarımı rahmetle anıyorum. Çok sevdiğim bir arkadaşımın rahmete kavuşan babası, biri öldüğünde ‘Tanrı katında özün şad olsun’ dermiş. İki güzel canı bu sözlerle uğurlamak istiyorum hepimizi ait olduğu yere: Tanrı katında özünüz şad, mekanınız cennet olsun.

İşin ilginci iki vefat da çok farklıydı. Sinan, aniden öldü. Çilingir ve polis eşliğinde kapısı açılan evinde cansız bedenini bulan arkadaşı, televizyon ve bilgisayar açıktı. Çarşafı kırışmamıştı bile, demiş. İki gün orada öylece bulunmayı beklemiş. Bunu düşündükçe yüreğime ağrı saplanıyor. Tülay ise 15 sene savaştığı kansere daha fazla dayanamayarak, hastanede vefat etti. Sinan yapayalnızken, Tülay sevenleriyle çevrili gözlerini yumdu hayat. 15 yıl metanetle kabul ettiği bu illetle savaşını ‘Kanser Bana da Yakışmadı’ adıyla yazdığı kitabında anlattı. 15 sene dile kolay! 45 kiloluk bir can. Kim bilir ne acılarla geçti günleri ta ki kabuğunu sahibine iade edene dek.  

Ancak vedaları nasıl olursa olsun, ikisinden de geride yarım birşeyler kaldı. Yarım hayatları bırakıp gittiler. Biz yaşayanlar için ise, hala şans var. Bir düşünün bakalım; Sizin yarım bıraktığınız ne, neler? Bir his mi? Bir iş mi? Bir özür veya teşekkür mü? Bir vazgeçiş mi? Ne? Hepsini şifalandırmak için elimizde bir fırsat var: Hala yaşıyorken, yapmalıyız.

Galiba esas mesele: Şu fani dünyayı nasıl terk ettiğimiz değil. Neleri yarım bıraktığımızda!

Ocak sonunda kendime bir liste yapmıştım. Bu konuda yılbaşının hemen ertesinde bir yazı yazacaktım. Fakat öyle bir hastalandım ki! Akla ziyan. Hem de bir gecede komalık oldum. Güleceksiniz ama sempomlara baktıkça anlıyorum ki, yüzde 90 ihtimalle korona geçirdim. Yaklaşık 15 gün falan sıfır tat duygusu ile evde yatağa yapışık yattım. O yüzden yazmak istediğim yazı, doğum günüme kaldı. Bu kez de, yarım bırakmak üstüne değil, doğum belgemin geç çıkarılma hikayesinin üstünden Kafernaum adlı filme de konuyu bağlayarak: ‘Doğum Günü 21 Temmuz! Yok: 21 Ocak! Yok: Her gün!’ başlıklı yazıyı yazdım. O yazının sonunda bahsettiğim gibi, listemden bir başlığın üstünü çzimiştim. Sonra araya başka başka şeyler girdi, başka türlü yazılar yazdım derken, geçtiğimiz hafta yaşadığım kayıplar ve üzüntümün derinliği ve sarsıcılığı hem iş, hem de özel hayatımı hallaç pamuğu gibi sallayınca, dur ben en iyisi bu konuda yazayım, dedim. Yazmak galiba benim için bir nevi ilaç. Nefes.

Garip ve tarifi zor bir duygu bu: Ben kelimelerle dertleşiyorum.

Bu küçüklüğümden beri böyle. İçime kapanmam demek; yazmam, okumam demek. Karşılıklı konuşmalar, dertleşmeler, karşılıklı ahlanmalar, tühlenmeler… Beni sakinleştireceğine, anksiyete yapıyor. Hüznümü, acımı artırıyor. Size de naçizane tavsiyem: Yazın! Tıpkı bu bloğun adı gibi yazın hem de. Aklınıza ne geliyorsa, çalakalem yazın. 

Bir zihin ishaline kapılarak atın içinizdeki patlamaya hazır bombanın tiktaklarını.

Yazıya akıtın ne var ne yok. Yazı bir annedir. Sizi kucaklar. Rahatlatır. Hoş bazen delirttiği de olur. Ama yine onun kucağına koşarsınız. Tıpkı annesinden zılgıt yediği halde ağlarken yine annesinin bacaklarına sarılıp kucağa alınmayı bekleyen bebe gibi. Uzun hikaye yazma hissi. Başka bir yazının konusu! Öte yandan dar kapılardan geçerken herkesin ilacı farklı farklı. Yazmak benim merhemim. Zehirim ve panzehirim.

Kendime sorduğum soruyu sizinle paylaşayım:

Bir şey için yanıp yakılarak çalışıp didinip, gece gündüz kafayı takarak üretip, allem kullem edip sonuna kadar götürüp tam da sona gelince…. Bı rak mak! Ne demek oluyorlar pçikolicide? Bir bilen varsa desin lütfen. Neden sonlamada ısrarcı değilim? Ayy abartma diyenleriniz ve dahi yakınen tanıyanlar için mini bir örnek veriyorum. Ben çok sevdiğim kitapları bitirmem. Son dört beş sayfaya gelene dek ağzımın suyu aka aka okuduğum kitapları yani: Bitiremem. Kaldığım sayfada bir kurşun kalemle kütüphanede bekleyen nice kitabım var. Bu sene kitaplara blog yazılarım da eklendi. Çeşitli nedenlerle sonunu bağlayamadığım üç dört farklı konuda yazı yazdım. Ki uzun yazdığımdan bölünseler yedi sekiz post çıkacak yazılar bunlar. Öyle boyunları bükük duruyorlar. Yayınlamadığım öyküler, bitti bitecek kitaplar. Bir dolu şiir. Senaryo. Hatta resim. Yüklensem bir-iki, bilemedin üç ayda tertemiz olacak bilgisayarım. Ama duruyorlar!

Söz bu sene hiçbir şeyi yarım bırakmayacağım.

Karpuz kelekse, işe yaramazsa mesela para verip aldım diye çürüyene dek dolapta bekletmemek de bu kararlara dahil! Metaforunu yerim diyenlere de sunabilirim bu kelek karpuzları.

Genç olmak uzun zaman alır, demiş Picasso! Genç ölmek hangi yaşı içine alır, biri de bana onu desin lütfen!

Yarım bıraktığım yazılardan birini, olduğu gibi, yani yarım bıraktığım hali ile sizinle paylaşıyorum. Okumasanız da olur:) Sonra bir gün tamamlayıp yayınlayacağım nasılsa. Bu kadar laftan sonra tamamlamayan ne olsun, siz söyleyin!

 

Kan, Nefret, Gözyaşı: Bir Aile Dramı! Yoksa Komedisi mi? 

Kelebekler’de sonlara doğru bir sahne var. Kadın yıllardır görmediği babasının çağrısı üzerine köye geliyor ağabeyleriyle. Meğersem babası ölmüş. Bu arada ölü ne kadar bekletilir öylecene köyün birinin camiisinde morg falan yoksa sorunsalına girmiyorum. Neyse kadın babasının camiide bekleyen naaşını ziyaret ediyor. (Eğitimli tipler de bu arada kardeşler. Not düşeyim!) Dönüşte ağabeyleri, neredeydin diye soruyor. Babamın cesedinin yanındaydım, diyor. Ve film benim için burada bitiyor. Ha pardon hemen bitmiyor. Bir süre düşünüyorum. Burada kadının babasına yani meftaya ‘ceset’ demesinin metoforik bir anlamı var mı diye. Filmi geri sarmaya başlıyorum. Bir sürü zorlama dengesiz abukluklar ki dedelerini seyretmişliğim var, bir festival canavarıçesi olarak. Kafayı orada kullanılan ceset kelimesine takıyorum.

Zaten kazak pardon film de benim için orada sökülmeye başlıyor.

Ahanda buraya yazıyorum. Sundance’te Türkçe bilen bir juri üyesi olsa ödül falan alamazdı. Önce git derlerdi, dilin her şey olduğunu öğren yönetmen/senariste. Bir arkadaşım çok beğenip seyret demişti. Neden sevdiğini anladım. Zira mesela o, ….. filmini de beğenmişti, senaryoda bin ton sıçrama olmasına rağmen. Sanırım özenti kara mizah seven bir güruh var Türkiye’de. Karakterlerin dalgalanışı, hikayenin omurgası, dilin kullanımı…. Yönetmenin arkadaşları arasında sempatik bulduğu esprilerle paralel olan. Kendi aralarındaki jargon böyle olduğundan filmin de öyle olduğu. E o jargona da bir kısım karşimiz aşina olduğundan, ağbi çok güldük be! Donumuza işedik oğlummm seyrederken! Falanlı filanlı yorumlarla övülen filmlerden biri de ‘Ölümlü Dünya’. Senaryo zıp zıp. Neymiş: Kara mizah! Ağbiii çok güldük beeeeeeaaaa…. Senaristi Feyyaz Yiğit oynamış da filminde. Yönetmen dokunulmaz ve eleştirilemez tayfadan Ali Atay :) Usta Öldür Beni, hiç diyemiciim kusura bakmasın. Ünlü olmamak süper bi şey be. Ay kuyruğuna basmiim de bana gıcık kapmasın derdi yok. Laylaylayyyy…. Türk edebiyatı korku tünelinde kendi aralarında toplaşan-eğleşen ablalar ağbilerin tarafına zıpladı bir an zihnim.

İşte bu kendini unutamamak yazarken de çekerken de fena yerlere götürüyor yaratıcıyı. Ancak cidden kelime kelime karakteri takip edenler anıtsal oluyor. Bu tarz bir karakter zaafını Nuri Bilge sinemasında görmek mümkün değildir, desem inanır mısın? Seni iyi gördümm diyorlar, yalana bakar mısınJ

Özcan Deniz’den gelsinn. Şarkının linki sonda* Tımarhaneninkini bilemiyorumJ 

Kelimeler önemlidirden de öte hayatidir, canım okuyucum. Lewis’in The Great Divorce’u (Büyük Boşanma), Williams’ın All Hallows’ Eve’i ve Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi dizisi, bir dil birliği oluşturma gayretinden ortaya çıkan ürünlermiş. Ben de linkini vereceğim makaleden öğrendim. Oxford Üniversitesi’nde Filolog ve Anglo-Sakson profesörü Tolkien gündüzleri Beowulf öğretirken geceleri icat ettiği dillerle temaşe eder, yepyeni kelimeler ve tahmini anlamları içine dalar, yetinmez yenilerini keşfeder, kökenine inermiş. 1931’de yaptığı konuşmada ‘Sanatsal dilin kusursuz inşası için en azından bir mitin ana hatlarını oluşturmak gereklidir’ diyen Tolkien, Yüzüklerin Efendisi’ni böyle bir düşünce yapısına sahipken, dilin “insan ruhunun iç dünyası ve yaşayan tarihini” yansıttığını düşünen Barfield ile tanıştı. Barfield’ın 1926 tarihli eseri History in English Words (İngilizce Kelimelerin Tarihçesi) Batı düşüncelerinin gelişimi ve kelimelerin değişik anlamları kullanılarak hazırlanmış felsefi ve yol gösterici bir arkeoloji çalışmasıydı. Ve Barfield için tüm gerçeklik, zihinsel gerçeklikten ibaretti. Ona göre, “Bilinçteki uzun vadeli değişiklikleri incelerken dünyadaki değişimleri irdeliyoruz. Bilinç, dünyanın küçük bir parçasına sıkışıp kalan bir yer değildir. O aslında tüm dünyanın kendisidir.”

Evet: Sinemadan girer, dilbilimci ustaların kapı eşiğindeki paspasa sürünerek çıkarım.

Ve fakat bundan sonra işleri yarım bırakmam! Yarım bırakılacak tek şey, kelek çıkanlar olsun. Ha bir de senaryo gereği öyle olması gerekenler.

 

*Edvard Munch ‘The Scream’… Yorum yazmıyorum. Resim o kadar çok bağırıyor ki. Kulaklarımı sağır ediyor her bakışımda.

 

-Bu heykel bronzdan. İngiliz heykeltraş Henry Moore’un  Divided / Bölünmüş adını taşıyan heykeli. Farklı açılardan baktıkça baktıkça gizemli kelimeleri kulağıma fısıldayan eserlerden.

* https://www.henry-moore.org/about-henry-moore/biography#

Henry Moore kimdir

 

 

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Dehşet Verici Şeyler Üstüne Düşünme Sanatı!

İki ayrı başlık arasında kararsız kalmıştım:

Dehşet verici şeyler üstüne düşünme sanatı

Ve:

Eziklerin tahammül fersah hayatı üstüne bir lütuf yazısı!

Ve Oscar goes to ilk başlığa. Neden derseniz; Bal Ülkesi/Honey Land filmine bir övgü de naçizane benden gelsin, diye düşündüm. Oskar tarihinde hem belgesel hem de uluslararası film dalında yarışan ilk filme yani.

Bal Ülkesi, Makedon yapımı bir film (başında Kuzey olan Makedonya’dan bahsediyorum). Ana tarafımdan vatanım. 2 milyonluk minicik bir ülkenin yapımı. Yönetmenlerinden biri: Tamara Kotevska. Adından anlaşılacağı üzere, kadın. 26 yaşında. İlk filminde yakmış ortalığı tebrik ederim. Esas başroldeki Hatice Muratova var ya o Hatice Muratova! Beni kendimden alan o şahane kadın. Kendini oynamış ancaakk: Nasıl bir oynamak! Bildiğin hayat dersi. Makedonya’nın kuş uçmaz kervan geçmez bir köşesinde tek gözü kör ve yatalak anacığına bakarken, geçinmek için en ilkel yöntemleri kullanarak arıcılık yapıyor. Karakterin güçlü ve dahi asil duruşundan çok etkilendim. Asla isyan etmiyor. Asla pes etmediği gibi… Annesini geçtim; Arı, kedi, köpek, ağaç, guş, gurt ayırt etmeden sevgiyle muamele ediyor tüm varlıklara. En zorlu doğa koşullarında bile hayata pozitif bakarak tutunuyor. Hatta sömürgeci bir çekirge sürüsü gibi yaşam alanına dalan münasebetsiz ailenin, hayatı kendisine dar ettiği zamanlarda bile bu derin hoşgörü ve zarafet edevam ediyor.

Hatice’nin ıssız görünen ancak bir yandan da dopdolu dünyasından çok etkilendim.

Filmi izleme zamanımın tam da koronadan dolayı zorunlu ev hapisine tabi olduğum bugünlere denk gelmesi, bana ayrıca anlamlı geldi. İlahi bir mesaj kabilinde, aldım kabul ettim. Zira: Yalıtılmışlık duygusuyla başetmeye eşlik eden dehşetli derinleşme ve kendinle yüzleşme zamanları yaşıyorum.

İşte bu yüzden yazımın başlığı: Dehşet verici şeyler üstüne düşünme sanatı olmalı diye düşündüm.

Ne oldu? Yoruldun mu okurken sevgili okur! İşte sen akşam ne yemek yiyeceğini düşünürken ben bunlara kafa patlatıyorum.

Bir itiraf da gelsin madem açıldı Pandora: Seviyorum da galiba dehşet verici şeyler hakkında düşünmeyi! Ahshshshshsshshshddhdhdhdhdh Corona günlerine denk gelmeyeydi eyiydi, diyenlere de tabii ki katılıyorum. Lakin elimde değil felaketleri takip etmeme. Şu an hepimiz sosyal medya münasebetiyle gerçek ya da asparagas bu tarz haberlere maruz kaldığımızdan, düşüneceğimiz yoksa bile zorla ruhlarımıza zerk ediliyor bu kusmuklar, zehirler. Adını siz koyun bu negatifliklerin.

Hani manyaksın o ayrı bari reklam etme kendini diyorsunuzdur da:

Sağolsun korona vesilesi ile anladık ki pek de yalnız değilmişim bu hususta. Üstelik bayaaaaaa bi eski de; dehşet verici şeyler üzerinde düşünceye dalma’, meselesinin tarihi. Latincesi de ‘terribilia militans’ oluyorlar. Bir cümleyi Latince deyince daha bir havalı göründüğünden yazayım dedim. Koltuk altında kalın kitaplar falan taşıyıp Bebek Kahvede kız tavlamaya çalışan bir iki ağbi vardı zamanında. Aklıma o tipler geldi bir an. Şimdilerde instagram fotoğrafları ve üstünde çok pek çok düşünülmüş mizansenler o işi görüyor ahshahshshsshsh :) Neyse, başa dönersek, James Joyce Ullyses’te kullanıyor bu terimi. Orada görmüştüm ilk. Nevzat Erkmen çevirisinde. Rabbim entellerin nazarlarından saklıya:)

Ani bir frenle konuma dönersek: Hatice Muratova’nın o derin kendinden eminliği, hayata tutunması ve umudunu kaybetmemesi her ne kadar suratıma iki Osmanlı tokadını aşketse de… Tınmadım. Zira seyretmesi zorlu bir film Bal Ülkesi. Hikayenin ağırlığını kaldıramadığım yerlerde hemen zihnimin alaycı otobanına girip dedim ki kendi kendime; Latincesi varsa, Yunandır Helendir buna kafayı taktıysa demek kiii teeee ne zamandan beridir insanlar bu duyguları yaşıyor ve baş etmeye çalışıyor, deme ki! Zira bu naçar kulunuz doğuştan vesvese özrü ile onurlandırılmıştır. He bunları düşünüp filmi seyretmeye devam ederken ağlıyordum da! Bu minnak detayı da belirttikten sonraaa…

Dehşet verici şeyler üstüne düşünme eylemi benimiçin vesvese ile teğelli bir duygu.

Kendimi bildim bileli, zihnim, gelecek tasavvurlarında dehşet anları kurgulamaya meyillidir. Karanlık girdaplar, fokurdayarak tekrarlanan felaketi bol anlar döne döne ele geçirirken ruhumu daldığım uykular. Oysa ne diyor Miguel De Cervantes Don Kişot’ta: Uykuda herkes eşitlenir. Tarkovsky’nin başyapıtı Solaris’in okyanusunun da 3 bilim adamını uykuda yakalaması boşuna değil demek ki. Beni bu eşit halden sıyıran okyanus da, dehşet teorileri yüzünden gark olduğum vesvese hali. Bundandır belki, uyumamak için verdiğim savaş. Hala en erken 03! Vesvese izin verirse tabii, büyük başarı.

Oysa ne der bilenler: Uyumazsan rüyalarını başkaları görür!

Ah o vesvese; katiyen peşimi bırakmayan bi’izin verse. Eteklerime takılı ziller gibi her adımda çıngır çıngır kendini hatırlatan…. Ses, Kök ve Ama’dan oluşan ‘Kutsal Hayat’ üçlememin ana kahramanlarından Talat Kavak namı diğer TK için bakın neleryazıyor Ece, en vesveseli tarafından (henüz yayınlanmamış) son kitabım Ama da!
‘Vesvese şeytan icadıdır diyen ulemaya aldırma sen’ diye öterek yanıma yaklaşıyor.

Çıngırdağını ikiye bölmüş. Biri bir kulağımda ötüyor, diğeri ötekinde.

Ve çıngırak. Çıngır. Kafamı sağa çeviriyorum. Solda. Çıngır. Solu kapatıyorum. Sağda. Çıngır. İkisini kapatıyorum. Ruhum kulaklarımdan gövdeme, kızgın bir yağ gibi akıtırken çıngırlarını. Devam ediyor. Çıngıraklar bedeni dövmeye. Ruhum karşıma geçmiş, seyrediyor.

Alemler vesvese üstüne nizam edilmiştir. Bir aşağı iki yukarı, vesvesesiz bir kalp, kırık bir testi gibidir. Gönlü bir yudum sudan mahrum… Elindekilerin kıymetini bilmeden akıta akıta… Vesvese diriliktir de! Kaldıraç gibidir. Yorması muhtemel olanı tahmin, gelecekten korkmak değil bizatihi geleceği inşaa arzusunu kıvılcımlayan bir ateştir.  Zira insan, yaradanın vesvesidir. Alemleri nizam eden rabbim, insanda yaşadığı hayalkırıklığını levi-mahfuza leğimlemiş, leğimi eritmiş hırsı: O hadsiz ve daima şuursuz dolanan sairfilmenamın

Yerimden fırlıyorum. Ve hop geriye düşüyorum. Bir hırsla. Değil. Beş milyon yıldır yerinde sayan insanın hırsıyla. Yerimden fırlıyorum. Tak geriye. Pat ileri. Küt geri. Yatağa. Yatak. Daha önce de sarmışlığı var. Bırakmamışlığı. Pat geri çekiyor. Kımıldayamıyırum. Boğazına çöküp tüm hırsımla sıkamıyorum. O yılanın kafasını koparamıyorum. Kaymaya başlıyor. Havada. Yerde değil.  Bu nasıl oluyor.  Yanıma doğru. Kayıyor: Çıngırrr… Çıngırr… Kalbim yok. Benim. Artık yerinde. Kalbim bedenimden dışarı attı kendini. Küt küt küt küt. Vura vura göğüs kemiğime kendini. Ve o: Havada yakaladı. Sıktı. Sıktı. Susturana dek. Ve. Susturdu. Ve. Gerisin geri yerine koydu. Manyakkk manyaksın sen! Ablam… Ablam nefes almıyor. Manyak manyak, diye sayıklarken ben, hiç oralı değildi yine. Ve. Tourette Sendromu, ne biliyor musun evladım, derken de… Bu ne sakinlik. Yılanlar, yağ gibi kayar! Avını kapar. Hızla sarar. Dişlerini geçirir. Bu manyak ise, çıngır. Çıngır. Aydayız. Yer çekimi yok. Bir çın. Bir gır. Bir çıng. Bir ır. Bir çıngı. Bir r. Ama asla çıngır çıngır değil. Asla acelesi yok. Avazım çıktığı kadar, manyaksın sen, zırdelisin, ne diyorsun be! Ne saçmalıyorsun! Dedim. Bağırdım. Anırdım. Çırpındım.  Tükürdüm. Yaladım. Tekrar tükürdüm. Bakışları. Yüzüme. Çıngırağı. Çıngırr… Çıngırrrr….

İşte böyle böyle delirmeye uyuyor Ece!

Basılsın da hep birlikte okuyalım.

Şimdi düşündüm de: Kitap yazmak mı kolay, okumak mı? Benim cevabımın tahteravallisi bu ara çok dalgalı. Bunu sonra konuşuruz. Kimi zaman insanın kendini şiire salmasından, cevap arayacağına şiirli bir soruya daha karışarak; hem kırışık hem de pek rahat bir bir kafaya ulaşmasından başka tercih yok sanki. Mesela, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun pek sevdiğim dizeleri:

“Senin en karanlık göklerinde salkım salkım yıldızların var
Benim içimde insan ayağı değmemiş karanlıklar”

Şair burada kendi karanlığını pek beğeniyor da, acaba salkım salkım yıldızları ışıldatan o karanlığın koyuluğu olmasın? Bu aklına geldi mi yazarken BR Eyüpoğlu’nun bilemem.  Ve insan ayağı değmemiş karanlıklar, insanlar tarafından hunharca katledilen karanlıklardan daha temiz ve baş edilir değil mi? Bunu düşünmemiş olabilir mi? Onu da bilemem. Neyse! Şiir kulakta güzel tınlıyor. Yani; Ben senin beni sevme ihtimalini sevdim, babında şiirler de var damardan. Severseniz!

Net cevapların zamanında değiliz sanki.

İlla her konuda net olmamıza gerek de yok. Bu dönemde öğrendiğim şeylerden biri de bu. Mesela ben net olarak yazı yazmaya bağımlıyımdır ya hani! Hı hı. Bu ara yazamıyorum. Bir kitabım daha var bitti bitecek. Fantastik bir dünya ile ilgili uykuda atılan çığlıklar gibi epik dokularla süslü bir kitap. Ve ben bitiremiyorum. Saldım kendimi. Ece, Ama’nın en kırılgan karakterlerinden. Kendini salması ile ilgili de bir bölüm var. Okudukça üzüntüden kahroluyorum. Evet yazarı benim.  Ve yazmak zorunda kaldığım şey beni kahrediyor her okuyuşumda. Konu şu. Ece evi terk etmek istiyor AMA!

09:45

Ev, beni içine aldı: Zaafiyetten sırıksıklam. Özlemiş. Sıyrılamazsın delice sevenin kollarından. Sarmış, sıkı sıkıya. Bir gıdım gevşet bağımı. Nefesime yer ver. Ver: Alacak ve verecek yer. Çürük hayallerin, öcünü alamamış hayaletlerin çöp evinde, bir nefescik yer. Şefkatinde boğuldum. Sana yarar, bana eziyet. Yeter.

‘Burası üç kişiye dar. Biz başka başkayız. Bizi sal. Ayır kendinden. Biz ayrılamadık, sen ayır. Buradaki dil, akla zarar.‘

Dedim.

Bir avuç ilacı, bir bardak suya ekledim.

Kendimin salına bindim. O nehir bendim.

Dünya, küçüktü. Aktım gittim.’ 

Yazı işte! Herkesin karanlığını, kendisine göre derecelendiren.

Ece böyle hissediyor. Talat öyle. Ece öc alacak güya! Nefesi yeterse.

Benden öç almanın keyfini asla tadamayacak’bu cümle İlahi Komedya’nın Cehennem cildinden. Benim okuduğum kitapta 179. sayfada. Paragrafın başındaki cümle daha da ilginç: Hayattayken neysem öldükten sonra da oyum! Müslüman mıydın ve haberimiz mi yoktu be Dantem çatalkaram. İtalya’da her yerden kovulanım. Herkese açık duran kapıdan (Cehennemden bahsediyor Dante’ciğim) bence ilk geçecekler bu tip sinsirellalar. Kendileri bir halt beceremediğinden sizin bir halt becermeye çalışırken harcadığınız kan-ter-gözyaşını yani emeğinizi hiçe sayanlar…. Arkadan konuşanlar, zayıf anınızı kollayanlar, lakin katıyen yüzünüze ger çek duygularını söyleyebilme cesaretine sahip olmayan zavallılar… Cehennem bile bana şimdi bi’tık bu tiplerin üstündekilere layık gibi geldi yalan değil. Yani planlayarak 80 kadın öldüren psikopatla, Hitlerle falan bu ezikleri aynı yerde görmek içime sinmiyor. Galiba Dante’nin de sinmemiş ki kendi cehennemini 7 kata ayırmış ve dahi bölmelere. Bence bazı tipleri cehennemin ciddi cezalar verilen kısmına koymayacaksın inadına. Netşfliş styla Lucifer varsa mesela, bir an bile bakmayacak bunlara. Dünyada olduğu gibi cehennemde de şeffaf olacaklar. Onları kimse önemsemeyecek. Çünkü iyi ya da kötü, seversin ya da sevmezsin ortaya bir iş çıkarmak emek ister. Eleştirin varsa da paşa paşa adınla sanınla yaparsın. Heee tabii ki yiyorsa. Ben yazarım, daha çoğu kaçak oynar, demek istiyorum. Zira yazmak benim için bir mecburiyet değil. Ne yapsam tedavisi olmayan bir akıl hastalığı. Deva na pezir!!!!

Şimdi ben buraya nereden geldim yahu? İç sesim fışkırdı :) En iyisi gidip mercimekli kraker falan yapıp, 3-5 kilo daha alayım. Dur gitmeden bir ahkam daha keseyim: Yine Miguel De Cervantes, yine Don Kişot’ta diyor ki: Bana kalırsa bütün deliliklerimiz, midelerimizin boş, kafalarımızın havayla dolu olmasından geliyor.  E büyük lafı dinlemek lazım değil mi? Muhakkak bir bildikleri vardır. Yoksa, böyle yazarak geçmeyecek içimin sıkıntısı.  Sıkıntıyı süpürecekse 3-5 kilonun lafı mı olur. Nasılsa bu ara hepimiz: Yalıtılmışlıktan mütevvelit sıkıntıda, Hatice Muratova’nın askerleri değil miyiz!

Not:

Hieronymus Bosch’un Cehennem isimli eseri, bu yazıya en güzel eşlik edecek yapıtlardan biri diye düşünüyorum. Belki de bu yaşadıklarımız, başka bir gezegendekilerin artık hapishaneye gerek duymadıkları için, hapishane gezegenini yok etmeye karar vermelerinden dolayı önümüze sürülen bir fragmandır?

Bundan sonra göreceğiniz resim de Bosch gibi Flaman bir ressamın; Pieter Brueghel’in. Baktıkça içimdeki dalgalanma tsunamiye dönüşüyor. Manyak yahu bunlar, diyesim geliyor ama demiyorum. Son derece makul bir cümle ile duygularımı betimlemeyi tercih ediyorum. Okuyan yazan ve dahi medeni bir karşiniz olarak:

Sanat en çok dehşete duygusuna yakışıyor desem yeri var🙈

di mi?

 

 

Bu resimin adı ‘Ölümün Zaferi/De Triomf van de Dood. Pieter Brueghel’e ait. 1560 yılında ahşap üzerine yağlı boya ile yapılmış. Madrid Prado Müzesinde sergileniyor. Bi’gidemedim şu Madrid’e!

Brueghel’in yaşadığı dönem, Katolik ve Protestanlar arası çatışmaların çok yoğun yaşandığı, veba salgınları yüzünden binlerce insanın öldüğü oldukça karışık ve tehlikeli bir dönem. Tıpkı şu dönemde yaşadığımız gibi. Resim zaten kendini anlatıyor.

Ressam hakkında uzunnn uzunnn okumak isteyenlere:

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/391162

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

‘Eski Sütyeninizi Nasıl Büstiyere Çevirirsiniz?’

Sabah, filtre kahve makinasına dedim ki, dün kahveyi az, suyu çok koymuşum. Doğru dürüst bir kahve içemedim senin yüzünden. Keşke uyarsaydın. Ana! Haspamın suratı asıldı, ölçü önemli, dedi. Onu da sen bileceksin. Ben kahve makinasıyım. Ölçüp tartmak senin elinde. Bir daha bir iş yaparken aynı anda 800 şey düşünme, ana konsatre ol, kendinde ol, diye de devam etti! Bana bak dedim, filozofluğu ince yerinden kes, uzatma. Ben olmasam bu evde yüzüne bakan yok. Sayemde her gün bir işe yarıyorsun. Haddini bil. Sen kahve makinasısın. Kahve makinası gibi davran…..

Heee kahve makinasıyla didiştim sabah. Daha doğrusu kendimi kahve makinasıyla konuşurken yakaladım. Vay be dedim kendi kendime. Bu tecrit, haydi tecrit ağır bir kelime zorunlu sosyal mesafe diyelim buna, yani bunu yapmak sana da koyuyorsa, vaylar olsun yalnız kalmaya alışkın olmayan sosyal kelebeklerine. Ciddi söylüyorum, insanlardan izole olmak bana koymaz diye düşünüyordum. Son 6 senesini full evde çalışarak geçirmiş, bazen iş yetiştireceğim diye 3-4 gün kapı dışarı çıkamamış, yazı gruplarıyla çalışırken, İstanbul dışı sayılacak yerlerde günlerce halka kapanmış biri olarak bunu söylüyorum.

Yalnızlık sanatı, kendiyle yalnız kalmayan kimseyle olamaz, yalnız geldik yalnız gideceğiz klişelerine hiç girmeden yazıma devam ediyorum.

Zira; Yazmıyorsa, bi’ton seyredecek şeyi olan, seyretmiyorsa resim, meditasyon, yoga Allah ne verdiyse içine dönmek için: Deneyen-yapan, hiçbiri yetmedi bahçeye dadanan biri olarak söylüyorum: Koydu be! Normalde yüzüne dokunmayan ben sürekli orama burama elleme isteğiyle doluyum ve haliyle sürekli bir yıkanma, temizlenme, dezenfekte olma ihtiyacı duyuyorum. Ellerimi hiç bu kadar sık ve detaylı yıkamamıştım. Evde sterilaziyonik malzemeler dizi dizi: Tırnağım için bile var. İnanmayanlara özel fotoğrafını koyacağım. Alışveriş orucumu bozdum bozacağım. Tüm online siteleri didiklemiş durumdayım. Çaput almamak için hobi bahçesi ekim seti aldım dün: Amaaaaa çok ucuzduuuuuuaaaaaa:) Ve toprak, tohum vs de alıp bahçeye çıktım. İyi bir aktivite yani. Kaptırmışım toprağa, çimene tam çaprazımdan gelen pat pat pata pat sesiyle irkildim. Biri halı çırpıyordu. Hem de Cihangir’de. Ve ve de daha önemlisi ağzında maske vardı. Ama tüm evlerin balkon ve bahçelerini toza boğmaktan zerre rahatsızlık duymuyordu. Ta ki ben ‘hoopp hanım hanım napıyon be’ diyerek gayet nazik bir sesle…. Ay yazamadım. İçeri kaçtı abla! Burası böyle bir ülke. Kadın evi yeni gelin styla olsun diye kıçını yırtıyor, bir sürü kimyasala boğuyor hem kendini hem de ev ahalisini, ancak yaşadığı sokakları bok götürse de olur. Maalesef bu zihniyet şu anda sokakta. O yüzden ev hapisi şart hepimize. Bu şikayetimi de belirttikten sonra neşeli tarafı bol yazıma dönebilirim.

‘Eski sütyeninizi nasıl büstiyere çevirirsiniz’

Efenimmmmm; Gelelim keşfettiğim! diğer akla ziyan vakit geçirme aktivitelerine! Dün en son, sabaha karşı 4’te kendimi ‘eski sütyeninizi nasıl büstiyere çevirirsiniz’ konulu dandik bir videoyu izlerken bulduğumda bunun sinyalini almıştım zaten ama itiraf edemiyordum: İnanılmaz sıkıldım. Sıkılıyorum. Bu izolasyonun zaruri olması mı bu iç sıkıntısını çoğaltıyor, yoksa aldığım-okuduğum-izlediğim haberler mi, yoksa yoksa ‘ne olacak la bu tecritten sonra işler güçler’ düşüncesi mi, ya da ya da: Ben hep böyle miydim? Yani, insanlardan izolasyon kendi tercihim iken keyifliydi bile de; dayatılınca sinir sistemini oyan bir makinaya mı dönüştü? Bilemiyorum. Pat pat pata pat patlayacağım!

Nası’bi dışarı çıkasım var anlatamam!

Bu işte tek başına değilim. Felaket senaryolarından hepimizin içi şişti. Geçim derdi var. Ailelerimizdeki yaşlı veya hasta kişiler var. Ülkenin gidişatı, derdi tasası var. Demem o ki; Hastalıktan çok vesvese yüzünden dünya değiştireceğiz. O kadar uzun boylu olmasa da farklı kıvamlarda birer ruh hastasına dönüşeceğiz. Biliyorum. Allah’tan hepimiz kendi çapımızda bu sıkıntılı dönemle baş edebilmek için bir şeyler uyduruyoruz. Komşularımdan biri ‘30 day songs challenge/30 günlük şarkı meydan okuması’na kalkışmış albüm çıkarsa köşeyi döner, pek beğendim. Bir diğerinin çocukları merdivenlerde saklambaç oynarken kafa göz yarmış, feci sıkıntı. Öteki kafayı çekmiş, şarkının sesini köklemiş apartman gümgüm falan. Dahası, Facebook’tan gelen arkadaşlık isteklerinin tavan yapmasından mütevellit, görüntülü konferans aramalarda, elde içecekler on saat sohbet etmek becerimde de tek değilim yani! Hele o whatsup gruplarından gelenler! Bilgilendirme amaçlı olanları demiyorum. Ulan ne komikli milletmişiz be! Hepinizce malum olan ve espiri anlayışımızın tavan yaptıklarından söz ediyorum.

Bilmem kim left the group…

Daha da ilginci normalde grupları hor gören, cool yapan ama biz ölümlülere acıdığı için ‘bilmem kim left the group’ uyarısını alıp aşağılanan egomuzun bataklığında boğulmamamız için yani, gruplarda kalanlar; Onların hortlamasına ne demeli? Hem de en manyak iletileri göndermelerine, ne diyelim? Cool’luk coronaya sökmez anacım. Biz grupların sıradan üyelerini düşük profilli espirilerinden dolayı aşağılamamak için sessiz kalanlar; Bu da en soğuğundan intikamımız olsun. Zaman alıyor öcümüzü işte ne güzel:) Virüs sıcak sevmiyormuş, diyogglaaa. Yaklaşın bakayım yöremize, yanımıza. Covid19 bu! Taht, soy, sop… Şan, şöhret, paraya bakmaz. Ahanda çokoPrens Albert, ahanda Tom Hanks ve zevcesi!!! Havaya gireni anında avlar, demedi demeyin!

Çünkü havadan bulaşıyor. Yapışıp kalıyor. Ay çok kötü bi’espiri oldu bu da beeeeaaaa!

He tabii ki biliyorum ‘evde sıkılmak, dışarı çıkmak için bir bahane değil’ ama ya, marketteki o haftaya özel indirimleri kaçırırsam ahshshsshshshsh :) ya, hayat akarken ben dışında kalıyorsam? ya ya ya…. Yay beee yavrum! Tamam sakin ol ve sadece düşündükleri için hapise atılan, f tipi cezaevlerinde çürüyen, ülkelerinden uzaklara kaçmak zorunda kalan canları düşün. Aynı fikirde olmasan da, onların sıkıntılarını, üzüntülerini, köklerinden çatır çatır koparılıp tek başına yaban ellerde kurumaya bırakıldıklarında neler hissettiklerini düşün. Nazım Hikmet’i düşün mesela. Şiir düşün, şarkı söyle, yaz çiz. Derine dal. Neden de? Neden bunu yaşıyoruz? Neyi, nerede yanlış yaptık? Ne eksikti. Ne fazla? Bunları düşün. Derin derin nefesler al. Şükürle düşün. Şükürle zihninde açılan yeni uyanış kapılarından geç. Dürüstçe ve samimiyetle ayakta kalmanın zoruklarıyla geldiğin bu günde, değişimin sadece kendin için değil, dünya için bir silkinişle gerçekleşeceğini düşün ve bunu bir fırsat bil.

Çünkü bu savaş bittiğinde, ne sen eski sen olacaksın, ne de dünya eski dünya.

Hepimiz yeni dünyada, yeni bir uyanışla tekrar doğacağız. Doğa bizi üstünden silkeleyip atmadan, biz, bir olarak var olmayı deneyimleyeceğiz.

Sahip olduğun şeyler, bir gün gelecek seni sahiplenmeyi bırakacak!

Fight Club/Dövüş Kulübü filmi benim için bir külttür. Filmin doppelanger kahramanı Tyler Durden’in cümleleri de kulağıma küpe: Sahip olduğun şeyler, bir gün gelecek seni sahiplenmeyi bırakacak!

Pekiyi o şeyler ne? Haydi gelin hepimiz kendimiz için listeleyelim. Bari hastalığa yatkın insanlara virüs bulaştırmamak dışında bir işe daha yarasın zorunlu sosyal izolasyonumuz!

 

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kızcağız!

Aslında başlık: Bir kızcağızın uzun soluklu hikayesi, olacaktı!

Baktım uzun, vazgeçtim. Yazılarım sakız gibi uzun. Başlayınca duramıyorum. Bari başlıklar kısa olsun, değil mi, dedim. Cânım okuyanıma kıyamam ben.  Bu arada, kızcağız da ne be! diye ünlediğinizi de duydum yeminle. Vallahi bence de öyle. Ne biçim bir kelime di mi? Kabul etmeliyiz ki ilginç de. Ve fakat yazımı okuyup bitirdikten sonra, hımm pek derinlikliymiş de diyeceksiniz. Bahse girerim.

Uzatmadan konuya gireyim. Bu minnoş kelime ile ilişkimizin başladığı ve başladığı anda da ciddiye döndüğü o ilk anı anlatayım önce. Ve hepiniz deyin ki haklısın beybi kafayı takmakta. İkinciyi anlattığımda da iddiaya girerim boğazlayasınız gelecek. Neyi mi? Kelimeyi tabii ki. ‘Şiddetli sevmek’ dışında, şiddet içeren eylemler konusundaki tavrımız belli zira: Can yakmayınız. Yaktırmayınız. Yakanı uyarınız. Gereken hallerde kolluk kuvvetlerine bildiriniz.

İzin verirseniz, ilişkimizin yıllar yıllar öncesine dayandığı o ilk meşum olaydan önce, ‘kızcağız’ kelimesi gündemime tekrar ve nasıl düştü, önce ondan bahsedeyim.

Çok eski bir tanıdığımla, en eski bir dostum, bir ev yemek davetinde denk gelmişşş. Birbirlerini gıyaben yani ismen bilseler de, şahsen tanışmıyorlarrr. Efenim; bu eski tanıdık şu an evli ve bendeniz cennetkuşu da eski kız arkadaşını gayet yakınen tanıyorum. Neyse, oradan buradan sohbet muhabbet derken, benim eski tanıdık cânım dostuma demiş ki, ya Vildan diye bir kızcağız vardı. Galiba sizin arkadaşınızdı. O ne yapıyor? Görüşüyor musunuz? Ahshshsshshshshshshd:) Tabii dostum, gülmemek için kendini bir hayli zorlayarak, son derece politik bir şekilde konuyu geçiştirmiş.

Ertesi gün olayı anlattı. Daha da fenası dedikodu çarkı döndüğünden, aynı yemeği başka açıdan bir başka tanıdığım da anlatmıştı. Allah’tan orada ‘kızcağızlı’ bir durum yoktu. Konuyu kapa değil mi? Yok! Zihnimde dönmeye başladı. Ne mi? Kelime tabii ki! Takığım kelimelere. Alt metinlere. Sağ gösterirken solla girişenlere falan. Ha düşünürken aklıma şu da geldi.  Mesela neden adamcağız yok! Yani var da, biz kadınlar kıyamadığımız, olay örgüsü içinde gayet haklı ve masum bulduğunuz erkek cinsi için bu kelimeyi kullanmıyor muyuz? Her ne kadar ‘cağız’ eki yüzünden benzeş görünseler de aynı aşağılayıcılık derinliğine sahip değil bence! Tamam tamam daha fazla uzatmadan sadede geliyorum.

Nihayet o ilk olaya geldi sıra.

Yıllar yıllar önce, kendi işimi yapma hevesine gark olduğum bir dönemin başında, arkadaş kontenjanından müşterilerimden birinin peşine, yayından önceki son onayı alma arzusuyla düştüğüm bir akşam, pek sosyetik iki kız kardeşin de masasına düşmem bir olmuştu. Önce iş tabii. Onaylar verildi. E-postalar gitti geldi. İşlem tamamdı. Bitse de gitsem derdindeydim ama karnım da feci acıkmıştı. Yemekler nefis görünüyordu. Bilen bilir hiç sevmem yemek yemeyi :) Gitme kal diye de ısrar edince masadakiler, yemek sipariş ettim falan. Tam yiyeceğim. Hapur hupur saldıracağım yani. Bir his geldi. Kafamı bir kaldırdım, baktım bu ikisi beni seyrediyor. Ha siktir! İzliyorlar. Yani bildiğin: Binge Watching mood on/Bir dizinin neredeyse tüm bölümlerini bir oturuşta izlemek gibisinden bir durum. Yemeğim soğuyor. Bu ikisi soruyor. Çatalı bıçağı bıraktım. Öyle bir sormak!

Bilgi de vereyim hemen. Bu iki abla kardeşten biri o ara kocasından yeni ayrılmıştı. Gergin bir havası vardı. Ancak havalı bir kadındı. Diğerinin kocası da ağzında purosunu ısıra ısıra içerken tüm masayı tütüne boğuyordu. Karısıyla alakasızdı. Erkekler, erkeklerle sohbet ederken bu ikisi beni sınava çektiler. Hımm, demek İzmir. Hangi lise. Demek devlet lisesi. Olsun. Lise tam olmadı. Hımm, demek üniversite de devlet. Bu da pek muteber sayılmaz ama neyse. Haa Amerika’da okula gittin, demek. Londra’da da takıldın. Bak sen master da yaptın. Ciddiyim. İşe alır gibi her şeyimi didiklediler. Yazar olmamı sevdiler. İdealist tarafıma da romantik gülücükler yolladılar. Garip bir şekilde mesafeyi koruyarak, karşılıklı sempati bile geliştirdik. Ha unutmadan ikisinin kurduğu bir vakıf vardı. Yazarlar, özellikle o zamanın ünlü kadın yazarları vakıfa gidip sohbetlere katılıyordu. Ayyy acaba bir gün ben deee davet edilir miydim ahshshsshshsh :)

Tamam tamam kesiyorum dalga geçmeyi. Konuya dönüyorum. Yemekten sonra Beşiktaş’ta şimdiki Bahçeşehir Üniversitesi’nin olduğu yerde ara sokakta bir kulübe gitmeye karar verildi.

Ben de tuzluk gibi bunlarlayım. Gel gel, ısrar kıyamet. İşin ucunda gül gibi müşterini kırmak da var. İyi ki gitmişim.

Sahnede bir şarkıcı vardı. Gay olanlardan biri. Sempatik. Sesi fena değil. Fakat bir vokalisti kız çıktı meydane!!!! Oha! Nasıl güzel. Taş. Kaya. Tepe. Dağ. Efsane. Pamuk Prenses gibi. Bembeyaz bir ten. İri kara gözler. Kapkara saçlar. Yılan gibi savruluyor arkasında. Minicik bir etek. Bacaklar sütun. Cennet varsa, oradaki ablalardan biri. Huri. Zira seksi de. Hain! Kadınların hepsi kızın farkında. Lakin erkekcağızlar, en çok onlar farkında. Herkes kızın güzelliğini konuşuyor. Şarkılar söylendi, program bitti. Kahva faslına geçildi geçilecek. Bu iki kız kardeş garsonu çağırdı. Bir şeyler söyledi. Garson gitti.  Geriye geldiğinde yanında vokalist kız da vardı. Bu iki kardeş kızı aralarına alıp biraz konuştular. Sonra tam göremediğim şekilde eline bir şeyler tutuşturdular ve kızı psotaladılar. Benim gibi diğerleri de merak ediyor haliyle, ‘eee ne dediniz kıza’… Bomba geliyor. Bu iki kız kardeşten koyu renkli saçlı olanı dedi ki, ayy çok tatlı bir kızcağız, eline biraz para verdik. Kızcağız kendine bir şeyler alsın.’ Böyle kaldım. Bir insanın havası, bir dakikada bu kadar alınır. Kızın tüm büyüsü, o kızcağız kelimesi eşliğinde sönüp gitmişti sanki. Masada bir daha adı sanı anılmadı. Puf! İşte o an o kelimeye taktım. Heyhat ne bilebilirdim ki, bundan 3 yıl önce bir başka o tarz kadının benim için, gömme alt metinli bu kelimeyi kullanacağını!

Geliyorum ikinci olaya!

Tabiri caizse, it gibi çalışıyorum. Aynen şu dakika olduğu gibi. Yarın pazar ve benim 16’da toplantım var. Seçenekli bir senaryo sunumu yapmam lazım. Ve hala  yazdıklarımdan tatmin olmuş değilim. Ha ben ne yapıyorum. Sunumu bitireceğime kadınlar gününe yetişsin diye bu yazıyı yazıyorum. O ayrı! Geliyorum olaya.

Yaz. Bodrum’a bir arkadaşımın evine gitmişim iki üç günlüğüne. Biricik satış önermesi gibi üç gün. Yaza dair tüm heveslerin ve senaryonun kalbinin attığı o üç gün.

Sıkıntı şurada, ben istiyorum ki eve ait halk plajı tipi yere gidelim. Ooo çaylar, kahveler ve akşama doğru kızarmış patatesli biralar takılalım. Yayılalım. Okuyalım. Yazalım. Denize bakalım. Falanlı şeyler. Arkadaşım dedi ki, hayatta olmaz, ne o öyle tekavüte ayrılmışlar gibi, kalk gidiyoruz. E nereye? Zira o da biliyor; Hayatta gitmem saçma sapan kıyafetli kız ve erkeklerin, saçma sapan müzikler eşliğinde birbirlerine hava attığı fahiş ve ne idüğü belirsiz yiyeceklerin servis edildiği plajlara. Ay yok ya, dedi. Hem sen de seversin. X’lerin iskeleye gidelim. Adres: Maça Kızı yanı. Hebil koyu. Gıcıklık etmeyeyim diye yemliyor beni. Hem oradan zodyakla tura çıkarız, Cennet koyuna kadar gideriz. Hımmm dedim. Güzel yani. Bota bincem. Hız yapçaz. Saçlarım savrulcak. Cennet koyuna gitçem. Fakat dedim ayıp ya. Bir kapıda iki dilence olmaz. Seni davet etmişler de ben ne alaka. Sonuçta, ısrarda sinir tanımayan bu cânım arkadaşımın peşine takıldım. Ha bu arada, yani oraya da H&M bikini üstü havlu plaj elbisesi gidilemeyeceğinden, bi’tarz da yaptım kendime.  Meşhur sarı Hermes bıtbıtı kafama doladım. Beyaz gömlek, bileklik, halhal, kolye falan. Hep sürdüğüm, yüzümü buzluk beyazına boyayan 50 faktörlü güneş koruyucuyu değil de diğer pahalı olanı sürdüm. Gözlüğümü taktım. Aynaya baktım. Olur yani!!! Olurum ben o iskelede. En kötüsü açarım kitabımı okurum, dedim kendi kendime.

Sayılı evli bir siteye ait özel iskeleye vardık. Ha bu arada, olay örgüsünde esas ablayı tanıtmayı unuttum acele acele yazarken. Bana hep bir tarafı Parizyen gelen, sempatik bulduğum, ufak tefek gayrımüslüm cemaatten bir kadın. Kocasının da reklamcılıkla aileden bir bağlantısı var. Farklı işler yapmış olsa da kısaca hal bu. Ablamız, evlenmiş, 2 çocuk yapmış, bir daha hiç çalışmamış. Oğlanlar büyümüş. Gitmiş. Farklı kulvarlarda takılıyorlar. Bizim apla tatlı köpecikleri ile hemhal. Biz iskeleye girdik. Hoş geldiniz beş gittiniz, falan. Arkadaşım birileriyle sohbet ediyor, kadıncağız da:) beni yanındakilere tanıtacak. Dedi ki: Bu kızcağız da yazar! Sonrasını hatırlamıyorum. Gülmemek için kendimi şezlonga bir atışım var. Te Allaaamm yaa!!! Tahmin edersiniz ki, o andan sonra ne zodyak kaldı bende ne de Cennet koyuna gitmek.

Bazı zamanlar sevgili egomun jetonu geç düşse de bu kez direkt çakozladım meseleyi. O kadar da tecrübemiz olsun yane!

Öte yandan, canım nasıl çekiyor kadına gidip, valla yanlış anlamayın ama ben bu kızcağız kelimesine biraz takığım da!!! Beni neden ööööle tanıtma gereğini duydunuz demek istiyorum. Bunları düşünürken bir yanda da içimden: Farsça’da ‘Bağ’ büyük bahçe demek, ‘Çe’ küçültme eki… Ser, kuş demek, serçe, çe ekini aldığı için küçük kuş anlamına geliyor, yani ben küçük bir kuş muyum demek geliyor. Kahkaha atacağım. Bunu söylersem biliyorum. O yüzden fikrimi kendime saklamam gerektiğini düşünüyorum. Kitap okuyor numarası yaparak bunları düşünüyorum. Neyse ki sağ salim atlattım o günü. Eve gidince, beni o iskeleye sürükleyen arkadaşıma olayı anlattım. Hiç oralı olmadı. Hatta dedi ki, çok inceliyorsun! Boşver. Fakat elimde değil takmamak. Bu önemli bir andı benim için. Neden diyeceksiniz. Kızcağızkelimesi, TDK sözlüğünde: Kendisine şefkat ve acıma duyulan kız, anlamına geliyor. Adamcağızkelimesi ise, yine TDK sözlüğünde: Kendisine sevgi ve acıma duyulan erkek, anlamına geliyor. Siz yerimde olsanız kendinize sormaz mısınız, bu kadın bana neden şefkat duydu veya acıdı? Zira bence bu kelimenin bir alt anlamı daha var. Değersizleştirmek. Önemsizleştirmek.

Bu konuyu bana hatırlatan ilk olaydaki kızcağız: Zararsız

İkincisi ve üçüncüsündeki, yani hemcinslerimin hemcinsleri için kullandığı şekilde: değerini düşürerek, önemsizleştirmek.

O iskelede içimden kalan ve söyleyemediğim şey aslında neydi biliyor musunuz? Kadına gidip böyleee uzun uzun taaa başından olayı anlatıp sonra da, demem o ki hemcinsin ya da değil, bazı kadınları kızcağız falanlarla güya hafifseyeceksen senin de bir havan olsun be gülüm! Mesela Tutya Yılmaz gibi ol!!! Yaptığın hareketle jimnastik literatürüne gir; Ve de o harekete “Yılmaz” ismini versinler. Remziye Hisar gibi Türkiye’nin ilk kimyacısı ol. Safiye Ali, Selma Rıza, Süreyya Ağaoğlu, Semiha Es, Sabire Aydemir… gibi ol. Canımı ye. Ama koca parası ile yayıldığın şezlongundan ahkam keseceksen de, muhtemelen bu yazının bilgisi sana gidecek, okuyacaklarına hazır ol.

Dört Anlaşma: Toltek Bilgelik Kitabında diyor ki.

Bir: Kullandığın sözcükleri özenle seç. Ve iki: Hiçbir şeyi kişisel algılama.

İnsanların size nasıl davrandıkları kendileri ile ilgili bir şeydir.

Bunu son dönemde bir görüşmede yaşadım. Uzun zamandır, senaryo mantığıyla yeni nesile uyumlu çocuk kitapları yazmak istiyordum ve yazmıştım da. Bu kitaplarla bağlantılı olarak melek yatırımcılara sunmak üzere hazırlandığım bir de aplikasyon fikrim vardı. (Hala 1 dakikalık tanıtımını beklediğim.) Örneklerini de yazmıştım. Bir yazar dostumun vesilesi ile İzmir’de bir yayıncıya gönderdim. Çok tatlı bir yayıncı vardı karşımda. Editör, o ve ben görüşecektik. Zira İzmir seyahatlerimde zaman sıkıntısı olduğundan herkese uygun bir gün belirlemek biraz vakit almıştı ama sonunda başardık.

Konuşacağımız konular yukarıda yazdıklarımdı. Kafamın içindeki deli düşünceleri paylaşacağım için çok heyecanlıydım. Her şeyi animasyon ve oyun kafasıyla gördüğümden bakalım ne diyeceklerdi dahiyanece fikirlerime:) Ha unutmadan yazayım; bir tane de normal akışta çocuk kitabı vardı editörün okuması gereken. Fakat heyhat olay patladı!

Kursakta kalan hevese, yeşereceği yeni topraklar aramak düştü yine.

Şöyle ki; Editör hanım belli ki beğenmemişti yazdıklarımı. Zaten klasik bakış açısıyla yaklaşan birinin beğenmeyeceğini tahmin ediyordum. Klasik çocuk kitapları basmaya alışkın yetişkinler ve çocuk kitabı yazan yetişkin ordusunun sorunları üstüne ahkam kesmeyeceğim burada. Sıkıntılı çoğu. Çocuklar o zırvalıkları okumasalar daha iyi bile. Ancak istiyordum ki derdimi, niyetimi anlatayım. Fikirleri dinleyeyim. Nedenleri niçinleri. Sonuçta çizgi filmlerden, oyunlara vs. çocuklarla ilgili çok iş yapıyordum. İstiyordum ki ben anlatayım o da bana desin ki: Hımmmmmm… Falan! Lakin bu hanım toplantıya gelmeye dahi tenezzül etmedi. İzmir rahatlığını çoktan unutmuş beni, esas ‘bu duyguya isim bulamadım’ şey ettiren, telefondaki sözleri oldu. Yayıncı duymadığımı sanıyordu elbette konuşulanları. Tilki Faik kulaklarım ise maalesef bir güzel duyuyordu sesleri. ‘Ağbi ben zaten seni yalnız bırakmamak için gelecektim, bana ne mi dedi, yoksa böyle bir şey mi, tam duyamadım…. ‘ Valla editör hanımın adına ben utandım. Sonra işlerine baktım. İki işi var. Hımmm dedim. Bu da tecrübe. Ha isterse edebiyat nobeli alsın, kabalık bende otur sıfır etkisi uyandırıyor. Çünkü yayıncı çok tatlı ve kibar biriydi. Ve belli ki güvendiği bir editör bu. Üstelik sanki, beni ve yapmak istediğim farklı işleri anlamak istiyordu. Diğer taraftan bir devlet kurumu için çocuk zirvesi yapmak istiyorum ekibimle ve bu işte de onlara ihtiyacım var olabilecekti. Sözün özü ortak çok şey yapabilirdik kısmet değilmiş.

Homo homini lupus’tan apartma, femina femini lupus veya nooluyo lan bu kadın milletine, demiyorum hala haliyle!!! Sadece yazmaya devam ediyorum. Böyleyken böyle dostlar!

Son olarak, bu kızcağız hepinize: Eypio ft 9 Canlı’dan ‘Deli Dediler’ ve Norm Ender’den ‘Deli’ adlı güzide parçaları hediye ediyor :) Çok çalışmak iyi bir şey değil de diyor.

Not: Kızcağız başlıklı naçizane yazım vesilesi ile, kadın/erkek günü ayırt etmeden, insanca yaşamayı seçen ve kelimelerin ayrımcı değil birleştirici ve eşitlikçi tarafını seven tüm canlıları: Kuş, kedi, köpek, zeytin ağacı, gül dalı, yasemin çiçeği vs. dahil kocamannn öperim.  Efenim 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günümüz kutlu olsun!

 

 

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Doğum günü: 21 Temmuz! Yok: 21 Ocak! Yok: Her gün!

20 yaşında mıyım ne! Yaz. Aylardan Temmuz. Tatildeyim. Neredeyiz tam hatırlamıyorum. Yeni tanıştığım tiplerle, deniz-kum-güneş üçlüsünün üstüne fırt fırt geziyorum. Gündüzleri kumsalda kitap okumayı da ihmal etmiyorum tabii ki. Kitabıma dalmışım, bir anda yanımda toplaştı bunlar, dediler ki, akşam bir şeyler yapalım. Herkes bana bakıyor. Normalde, alfa adayı ağbilerin hemen atlayıp orası burası şurası derken, kızların da ‘yaaaaa hayırrrr oraya değil buraya gidelim’ demeleri gerekirken; tüm kafalar bende. Akşam nereye gitsek, diye soruyorlar. Haliyle konuya uyanamıyorum. Yani ben ne bileyim. Orası mı burası mı? Al takke ver külah bir yere karar veriyoruz. Akşam sözleştiğimiz yerdeyiz. Herkes fısır fısır. Bir şeyler dönüyor ama ben dışındayım. Ooo bir anda dj müziği değiştiriyor. Happyyy birthdayy çalmaya başlıyor. Garsonun elinde en çikolatalısından bir pasta. Herkes happpppyy birtdayyy. Ben de öyleyim: Happpppyy birtdayyy diye çığırıyorum. Şarkı çalmaya devam ediyor. Etrafa bakıyorum. Acaba kimin doğum günü diye. Garson yürüyor. Yürüyor. Şarkı çalmaya devam ediyor. Garson yürüyor.  Bize doğru geliyor. Masaya pastayı koyuyor. Ben masadakilere bakıyorum. Masadakiler bana. Acaba kimin doğum günü? Haydii üflesene diyor içlerinde biri. O an bende jeton düşüyor: Bugün 21 Temmuz! Yüzümdeki şaşkın ifadenin yerini, geçişli duygular barındıran ve fakat yine de mutlu bir ifade alıyor. Pastadaki mumları üflüyorum. Bir güzel de kesiyorum. O gece gül gül gülüyor, danslar ediyoruz. Ve o gece kimseye nüfusumda 21 Temmuz yazıyor ama benim esas doğum günüm 21 Ocak demiyorum. İçlerinden hangisi, ne ara nüfusumu gördüyse! Kimseye sormuyorum.

O yaşta birazdan anlatacağım olayları anlatmak ayıp gibi geldiğinden konuyu bir daha hiç açmıyorum.  

Türk Sinemasında Kadın Yönetmenler konulu tezimi yazdığımdan beri, kadın yönetmenlerin filmlerine ayrı bir ilgi duyarım. Ha tabii ki kadınlara yapılan ayrımcılığa da! Hele Oscar’da. 82 sene yarışma düzenle, o kadar zaman sadece Kathryn Bigelow’a ödül ver! James Cameron’un hanımı Kathryn ablayı Amerikan sağcısı diye eleştiren çoksa da… Öf neyse ne! Gelelim esas konumuzun kahramanına: Lübnanlı Nadine Labaka. Bu pek pek hoş hanım, sadece yönetmen olarak değil, yazar ve oyuncu olarak da ülkemizde ziyadesiyle seviliyor. Kendisi, 2018 Cannes Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülünü alan Kefernaum/Capharnaüm*’ün de yönetmeni. Filmi öneren bir arkadaşımdı. Dedi ki, seyret. Bayılacaksın.

Seyrettim ve bayılmak bir yana, oha dedim ucundan kenarından benim hikayem bu be!

Kefernaum’un** baş kahramanı Zain, fakirlikten süründükleri ve çocuklarıyla zerre kadar ilgileri olmadığı halde, sürekli üremekte bir sakınca görmeyen ebeveynlerini ‘Bana efendi gibi bakamayacaksanız neden dünyaya getirdiniz ulan’ diye mahkemeye veren cin yavrusu bir çocuk. Haklı da isyanında. Ablası minnacıkken bir adam peşkeş çekiliyor. Zain evden kaçıyor.  Etiyopyalı mülteci Rahil ve minik oğluna kol kanat geriyor. Hikaye uzun. Ancak en fenası Zain 12 yaşında ve bir kimlik belgesi yani nüfus cüzdanı dahi yok! Bu yüzden devlet tarafından da yok sayılıyor.  İşte tam da burada Zain’le hayatlarımız kesişiyor.

7 yaşına kadar nüfusu olmayan kaç kişiyiz?

Lübnan’da büyümedim. Türkiye’nin en medeni şehirlerinden İzmir’in, cumhurbaşkanlığı referandumunda %95 hayır oyu çıkan en en en enn ilçesi Karşıyaka’da doğdum. Ailemin o çeşit bir yoklukla alakası yoktu. Seviliyordum da ve epi topu 3 kardeştik.

Anne– Senin kızın değil mi? Git sen çıkar!

Baba– Ben oralarda (nüfus müdürlüğü) sıkılırım. Sen git yap!

Anne– Ne oldu kızın nüfusu?

Baba– Acil Denizli’ye gitmem lazım. Sonra da Isparta. 6 ay yokum. Kızın nüfusunu çıkar. Vınnn…

Anne– Yine mi nüfusa gitmeyeceksin? Ama Altay maçlarına götürüyorsun kızı!

Baba– Sen de evdesin bütün gün.

Yukarıda anlatmaya çalıştığım tarzda inatlaşmalara doyamayan ve didişmeyi yaşam şekli olarak benimsemiş bohem ailem yüzünden 7 yaşıma kadar nüfusum yoktu. Yooo şaka değil. Yeminle öyle! Allah’tan okula yazılmam gerekmiş de annem gidip çıkarmak zorunda kalmış. Bakın orada da ne olmuş: Anlatayım. Ben evde doğmuşum. Rahmetli ağabeyim menenjit olduğundan, annem doğumum yaklaşırken bir iki ufak tefek iş yapmış ve bu yüzden karnında sıkışmışım. Aylardan Ocak. Günlerden Perşembe. Doğduğum o müthiş günde:) yani, Ocak 21’de annemin sancıları geldiğinde, babam evde yokmuş. Anneannem ve teyzem yurtdışındaymış. (Kadın doğrucak herkes keyifte yani) Neyse; Komşularrr yetişin, ay hastane, dur taksi derken, pat diye kafayı yere çakmak sureti ile fırlayarak doğmuşum.  Ve hiççç ağlamamışım. Kıpkırmızı gözler ve mosmor bir vücutla mal mal duruyormuşum. Annem demiş ki, oğlum hasta, kızım da ölü doğdu. Ortam, IQ’su sıfır altı hedef kitle Türk dizisi. Herkes ağladı ağlayacak ki, komşulardan biri elini ağzıma koymuş, aa bu nefes alıyor, diyerek milletin hevesini kursağında bırakmış. Doğum ölçülerimi veriyorum: 2.5 kilo ve öyle kısaymışım ki annem tutmak istediğinde sadece bir eli yetiyormuş. Neyse: Annem demiş ki, kızım yaşıyor ya; cüce olsa da olur! Ahshshshshs:) Şu an boyum kaç: 1.81! Te Allammm.

Aradan yıllar gelmişşşşş geçmiş. Bu gelmiş geçmiş ile geçiştirdiğim yıllardan ileride roman yapacağım. Nedenlerini sonra yazarım. Bir yaşıma geldiğimde ağabeyim rahmetli olmuş. Gel zaman git zaman yukarıdaki didişmeler, gürültü ve patırtılar devam ederken okul zamanım gelince annem mecburen nüfumu çıkartmak zorunda kalmış.

Annem Dudi, nasıl güzel bir kadın. Efsane. Ben de cılız ve tipsizin önde gideni.

Annemle nüfus müdürlüğüne girmişiz. Memurlar, elinde 7 yaşında bir çocukla nüfus müdürlüğüne gelen bu hoş hanımın isteklerine yanıt veremeyeceklerini anlayınca  müdüre postalamışlar. Çünkü annem evlilik cüzdanı dahil yanına hiçbir belge almamış. Müdür demiş ki, demiş olduklarını sırasıyla listeliyorum:

-Hanımefendi bu çocuğu nereden buldunuz.

-Doğum kağıtları nerede?

-Bugüne kadar neden nüfus çıkarmadınız?

-Eşiniz nerede?

-Evlilik cüzdanınızı görebilir miyim?

Annem ısrarla, anlatıyor. Öyle oldu. Böyle oldu. Denk gelmedi. Vakit olmadı. Babası ilgilenmedi. Müdür şok. Durumu anlayamıyor. Bu çeşit bir şuursuzluğa anlam veremiyor haliyle. Annem dışarıdan bakınca gayet havalı bir kadın. Gayet modern falan. Ne demek istediğimi anlayın diye, fotoğraf koyacağım sona. Maksim’de eğlencedeler babamla. Ben fotoğrafta yokum ama Engin var. Müdür bakıyor durum vahim. Aile defterini açıyor. Adamcağız yine şok şok şok! Diyor ki,

-Hanımefendi sizin bir oğlunuz daha varmış. O nerede? Ölmüş mü? Ölmüş galiba. Hımmm…

Haliyle o belge, bu konuşma, şu tanıdık derken… Ah zavallı annem! Kendisine rahmetli ağabeyim de hatırlatılınca, morali öyle bozulmuş öyle bozulmuş ki, bütün bildikleri kafasından uçmuş gitmiş: Böylece ben olmuşum 21 Temmuz doğumlu. Ya yıl? Herkes kızını küçük yazdırırken ben büyük yazılmışım. Tebrikler yani! Sevgili ailemi tebrik ettiğim diğer konular yanında bu devede kulak kalır ya!!!! Neyse.

Fakat hala esas konuya gelemedin Vildan!

Şaka değil. Cidden anlatacağım konu başka. Başlığı da kısaca şu: Bence bu sene farklı geçecek. Daha doğrusu bundan sonra her şey daha başka olacak benim için. Neden mi? Anlatıyorum.

Reklam kreatif ekiplerinde dirsek çürütürken kendime sorduğum bir soru vardı ‘Reklamcıdan solcu olur mu?’ diye.  Kendimi o kaynar kazana atmama sebep iddialı solcu ağbilerin en eskileriden biri ile karşılaştık evin oralarda bir kafede bir kaç gün önce. Elinde rakısı ile ahkam kesmeyi rutine bağladığı sohbetlerden birini ediyordu. Ben de barda dikilmiş, dışarıda masa boşalsın diye bekliyordum. Zira kahve içeceğim arkadaşım günde 2 paket sigara içiyor. Katiyen içeride oturamaz. Otursa da sigaraya kalkmaktan sohbet p.ç olur:) Aslında içeri otursak daha iyi. Feci hastayım. Geçmeyen hastalık yapmışlar onunla didişiyorum. Ama o oturmaz biliyorum. Kafam gibi durum da karışık. Neyse uzatmayayım; barda sohbete başladık. Eski defterler façıldı. Aa öyle mi? Yahu X nasıl? Y ne yapıyor? O da mı Londra’ya taşındı. Demek C reklamı bıraktı yogacı oldu. Z de Datça’da pansiyoncu.

Ivır zıvır bir sohbet. Bari minnoşca derinliği olan bir iki kelam edelim dedim kendi kendime.

Hazır yeni yıla da girmişiz. ‘Bu sene bence çok farklı geçecek’ dedim. Ay sende mi o 31 Aralık’tan 1 Ocak’a kadar geçen kısacık vakitte hayatının depar atacağına inananlardansın, dedi. Yo dedim, kanıtım var. Neymiş o, dedi. Gayet net biliyorum o ‘Neymiş’ kelimesinin alt metninin kapsama alanını. Tarihçesi, orta alt sınıf bir aileden gelip  yabancı reklam ajanslarında üç beş afili konkur alınca sınıf atladığını sanan, ancak geçmişi bağrında hala yara, aşağılık kompleksini örtmek adına ucu kaçmış kendini beğenmişlik ile benden başka herkes aptala uzanan salıncakta sallanıyor: O, neymiş o!

Bu yüzden müstehzi kıvrımlı ağzından yayıla yayıla çıkan, neymiş o, sorusuna hiç takılmadan anlatmaya başladım. Daha sonra da gayet itici görüneceğimi bile bile bombayı patlattım: Yeni seneye sahnede girdim, dedim. Videosu bile var. Havalı geldi cümlem ağzımdan çıkarken. Yeni senede sahnede olmak! Hımmmm. Cânım Şelale Sehnaz Sam’ın daveti ile sahnelere tekrar adım attığım videoyu bulmaya çalışırken, aa şarkı mı söyledin, diye sordu süper egolu ağbi. Takılır mıyım hiç!? Yoo dedim. 10’dan geri saydım. Gülmemek için kendini zor tuttuğunu fark ettiğimde iş işten geçmişti. Kibarca, tebrik ederim, dedi ve devam etti hain;  Çince mi saydın? Yoo, dedim Türkçe. Bu kez kendini tutamadı, kadehini masaya koyar gibi yaparken başını eğip gizliden gülerken ‘büyük başarı’ dedi. Ne mutlu sana!

İşte bunu demeyecekti! Arkadaşımla bir kahve içip kalkacaktım halbuki.

Garson bey bakar mısınız dedim. Şarap mönüsünü alabilir miyim? Ve anlatmaya başladım.

Seyredilirken bir iş yapmaktan nefret ederim, bunu biliyor muydun? Haydi canım dedi, pek öyle görünmüyorsun. Özgüveni tavan yapmış havalar falan!.. Yok be dedim. Onlar rol. Hadi canım, dedi. Valla, dedim. Çok sıkılıyorum. İçim şişiyor. Ulan o kadar yıldır tanışıyoruz ilk defa insani bir sohbete başladık. Normalde şakaya vurur, aynada çok çalıştım da ondan, derdim. Ama bu kez demedim. Bu sene farklı başlamıştı, farklı devam edecekti.

Baskı altında, yani biri beni izlediğinde, tanımadığım ortamlarda, kalabalık insan grupları karşısında… Sinirlerim bozuluyor, dedim. İzlenmeyi sevmiyorum. Bildiklerimi unutuyorum. Çin Seddi’ni kim yaptı, diye sor. Almanlar diyebilirim. Böyle durdu. Sana bir şey anlatacağım dedi. Yıllar önce bir sunumda, Lassa falandı galiba, sıra sana geldiğinde feci sıçmıştın, şimdi anlıyorum nedenini. O sunumu ben de hatırlıyordum. İngilizceydi tüm sunum. Evde o kadar çalışmama rağmen çuvallamıştım. Sadece o sunum mu dedim. Ben sana liste yapayım. Neden ama, dedi. Reklamcıda da solcu naifliği olabiliyordu demek ki! İşte şimdi ben de bunu anlıyordum bu soruyla.

Karşıya’da Atatürk Çocuk Korosundayken travmam başladı, dedim.

Bir ton sınavla seçilmiştim halbuki. Her hafta sonu oradaydım. Şan ve piyano dersleri alıyorduk. Öğretmenimiz de Yaşar Ürük. Soğuk tipli bir adam. Danimarkalı gibi tipi. Uzun boylu. Soluk sarı benizli. Az ve sarı saçlı. Tabii ki ben o zamanlar  öğretmenliği, para alınarak yapılan bir işten ziyade öğretme tutkusuna daha fazla dur diyemeyen insanların mesleği sanıyordum. (İstisnalar kaideyi bozmaz) Sertti de. Tavizsiz bir tip. Bir gün bir haber geldi. TRT’de sahneye çıkacağız. Konser vereceğiz. Biz tüm çocuklar nasıl sevindik anlatamam. Havalara uçuyorduk.

Ailede süper bir ‘ünlü olma vaadi’ içeren becerikli evlat rüzgarı esiyordu.

Provalar sıklaştı. Heyecan tavan. Hafta sonu son bir prova daha vardı. Giysili miysili. 10 yaşındayım. Fazla değil. Giyindim süslendim. O son provaya gideceğim. Ancak bir sorun var. Bizimkiler yine didişiyor. Para isteyeceğim otobüs için; araya girip isteyemiyorum. Üstümde giysiler, beklemeye başladım. Annem de babam da beni  görüyor ama neden bekliyorsun demiyorlar. Kavganın baldan tatlı olduğu yaştalar. Ben parayı alana dek zaman geçti. Halk Eğitim Merkezi’ne gidip konser salonuna girdiğimde provalar çoktan başlamıştı. Kapıyı açıp içeri girdiğimde Yaşar Ürük herkesi susturdu. Soğuk bir ifadei ile bana dönerek, çık dışarı, dedi. Özür dilerim, geç kaldım diyorum dinlemiyor. Dinlese de ne diyeceğim. Ne anlatacağım. Onu da bilmiyorum ya! Sadece özür dilerim diyebiliyorum ve tattatata tammm ağlamaya başladım. Tüm koronun önünde hüngür hüngür…

Bu çocuk sevmez soğuk ruh, ben ağlarken hiç oralı olmadı ve tüm koroyu tekrar şarkıya başlatırken ‘Sen konsere çıkmayacaksın. Dışarı çık’ dedi.

Ağlamaktan kilit olmuşum. Kıpırdayamıyorum. Kapının önündeyim. Şarkı bitti. Bu kez insafa geldi galiba, tamam haydi yerine geç, dedi. Hıçkırmaktan nefes alamıyorum. Korkunç durumdayım. Kendimi yerime attım atmasına da… içimde çok derin bir yerde kırılan o şey… Yıllarca peşimi bırakmadan kırılmaya devam etti. Ne zaman insanların önüne çıkmak zorunda kalsam gerilip saçmalamama, mutsuz olmama ve  yalnızlığımla mutlu olmayı öğrenmeme, bir nevi yazarlığı seçmeme neden oldu.

Böyle vitesi köklemiş anlatıyorum. Bir farkettim ki, ilk kez tanıştığı biri olağanüstü bir olay anlatıyor gibi şaşkın bakıyor bana. Bir an ortam sessizleşti. Olayın susma fazına geçmiştim. Rakısından bir yudum aldı. O olaydan sonra seni işten ben atmıştım, dedi. Biliyorum, dedim. Belki de senin de bunu bilmen gerekiyordu. İnsanlar şekil yapayım derken, insani değerleri yolunmuş tavuğa çeviriyor bizim sektörde. Yok ya dedi, artık sadece reklamcılar değil, herkes öyle. Herkesin derdi, en iyi sahte dünya algısı yaratmak. Haliyle sohbet hoşuma gitmeye başlamıştı. Yoksa yoksa ben de bir entel miydim:) Sonra ne oldu, diye sordu. Hikayemin devamını merak etmiş olmalıydı.

Tekrar anlatmaya koyuldum.

O günden sonra koroya gitmek benim için bir zul oldu, diye devam ettim. Siz nadide ve biricik okuyucularım için o olaydan sonra çıktığım AÇK konserlerinden birinde çekilmiş bir fotoğrafımı koyacağım. Beni asla tanıyamayacaksınız. Mutsuzluğun resmi resmen. Göz altlarım çökük, ağzım bir garip. Gözlerimde kaygılı bir bakış var. Hatta korkulu. Neyse. Geçti gitti.

Bar sohbetimize dönersek: Ancak artık şifalandım, dedim. Darısı başına, demedim. O ara ikinci rakısını söylemişti. Arkadaşım da gelmiş, masamıza oturmuş bekliyordu. Deli kız, dedi. Deli kız! Hoşuma gitti bu tabir. Normalde sevmem öyle radikal hissi uyandıran sıfatları. Bir yandan da içimden, tamam en berbat işlerden birini yapıyor olabiliriz ama biz reklamcılardan da solcu çıkabilir yani, diye düşünüyordum.

Bu sene yeni yaşıma böyle bir ruhla merhaba dedim. Delilik güzel şey.

Bir yazı daha yazdım. Bu sene önemli bir karar daha aldım çünkü. Konumuz: Yarım bırakmak. Onu da ilk fırsatta yayınlayacağım. Çocukluk yaralarını sarmak ve şifalanmak için güzel zamanlar bunlar. Dilerim daha nicelerinin çaresine bakarız hep birlikte. Doğum günüm ha 21 Temmuz ha 21 Ocak. En fazla burcuma bakarken fark ediyor. Kova üstü ikizler. Ay akrepte. Bu detayları saymazsak, deliye her gün doğum günü!

İyi ki doğmuşuz ulen:) Di mi? Günü ne fark eder!

 

 

*Capharnaüm/Fr: Kaos.

İncil’de geçen hikayelerde lanetlenmiş bir köyün adı. Kaosun dışında cehennemi ve karmaşayı da ifade ediyor.

**https://www.haberturk.com/yazarlar/mehmet-acar/2301598-kefernahumda-yasayanlari-anlamak

 

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Hemşire İmparatorluğu!

Blog maceram, 19 Mayıs 2011 tarihli ‘deus Ex Machine-Ölüm Makinası’ yazısı ile başlıyor. En az yazı yazdığım sene 2013. Sadece 3 yazı var. Belki bir gün nedenlerini yazarım: Kendime de ‘sakın bunları bir daha yapma hatırlatması’ ile! En çok 2018’de yazmışım: 15 tane. He maaşallah bana! En üretken olduğum dönemlerden de biriydi. Darısı diğer senelerin başına!

Gelelim bu seneye: Son yazım, 31 Mayıs 2019 tarihli, yaklaşık 4 aydır bloğuma yazmıyorum. Daha doğrusu yazamıyorum. Zira:

Bu sene çok uzun geçiyor!*

Açıkçası hem uzun, hem de tercih etmediğim şekilde katmanlarla dolu bir sene geçiriyorum. İzmir-İstanbul arasında büyük kırılmalarla yaşadığım çeşitli hayatlarımda, birbiriyle gayet alakasız ruhani ve maddi pozisyonlara bürünmek zorunda kalıyorum. Ve haliyle, normal gidişatta denkleşmediğimizden pek yakın durmadığım insanlarla hemhal olma fırsatı buluyorum. Bu insanların büyük bir kısmını hastalar ve yakınları oluşturuyor. Diğer kısmını da sağlık personeli! Başlıktan da net olarak anlaşılacağı üzere bu yazı sağlık sektörünün ara elemanları olan ve son derece önemli bir mesleği icra eden hemşirelerle ilgili. Ha bir tarafından da doktor ve hastabakıcılarla elbette.

Sus! Susarsan, Sıra Sana Daha Çabuk Gelecek!

Sus! (Ma)… Sustukça Sıra Sana Gelecek!

Hastanelerde iki önerme var. Yukarı yazdım. Bu iki önermenin temeli de susmak üstüne kurulu. ‘Sus’ yazan bir poster vardı eskiden hastanelerde hatırlarsanız.  Bence son derece anlamlıydı. Bir hemşire ki sonradan öğrendik o bir modelmiş, elini ağzına götürmüş ‘sus’ işareti yapıyordu. Hepimiz bir yerlerde denk gelmişizdir. Kurtlar Vadisi’nde bile gözümüze soka soka metaforlarca şeettiler bu fotoyu. Hala bu fotodan kusmadıysanız, yaşadıklarımı bu motif üstünden aktarmaya çalışacağım. Sıkılırım bu konulardan diyorsanız da haklısınız. Ancak emin olun ki: Bir gün sıra size de geldiğinde sıkılacağınız kadar sıkıcı değil yazım.

Hastane ve hastalık tecrübem annemin süreciyle sınırlı olsaydı belki bu yazıyı yazmak için yeterli bulmazdım kendimi. Lakin karşılaştırmalı edebiyat gibi karşılaştırmalı sağlık sektörü tahlili yapmak da ‘güzel sanatların’ bir dalı olarak görülmeli bence ve ben sağlık sektörünün iki zıt ucunda tecrübeler yaşamış biri olarak, bu tahlili net olarak yapabilirim diye düşünüyorum. Neden mi?

Yakınlarım bilir: Süper hastalanırım! 

(Çok eski bir takım zamanlarda!) Böyle çat diye fantastik teşhislerle hastaneye yatırılır, kaldığım süre zarfında, tam ölmek üzereyken oram buram kesilmek suretiyle hayata bağlanır ve salıverilirdim: Berbat psikolojimle baş başa. Bu tecrübelerimin hepsini, özel hastane konforu ile yaşamanın nasıl bir ayrıcalık olduğunu geçen günlerde çok daha iyi anladım. Tabii ki,  özel sağlık sigortasının sağladığı konforlarla dolu o lüks ve steril hastaneden çıkmakla hastalık bitmiş sayılmıyor biliyorsunuz. Bir de bunun nekahat süreci vardır. İşte en iyi becerdiğim hallerden biri de buydu. Süper bir hastaydım. Bakan kimseyi katiyen kanırtmazdım: Kanlı kanlı dalak yemişliğim dahi vardır değil mi Şelale Şehnaz Sam’cığım? Üstelik bunu yememi şart koşanlar tepemde dikilmiş, ay çok iğrenç görünüyor be, tatlışlığında nahoş cümleler kurarken. Duyuyorum ama sizi, bile demezdim. Minnak lokmalar halinde sabırla o dalağı yerdim. Ne didişicem be, derdim kendi kendime: Sonuçta onların dedikleri olacaksa yani…

Gelelim bu zamana!

Annem, malt lenfoma teşhisi ile uzun bir süredir Bozyaka Devlet Hastanesi Hematoloji servisinde tedavi oluyor.  Doktoru Prof Dr. Oktay Bilgir. Kendisini pek görmedik açıkçası. Genellikle asistanları bizimle ilgileniyor. Kontrole gittimiz zamanlarda, kendisini sorduğumuzda ise 7. katta yatan hastalarla ilgileniyor, deniliyordu.  Cennet-Cehennem 7 kat falan ya. Dante de var işin içinde. Sayı böyle kodlu zihnimde, 7. kat İzmir Hilton gibi geliyordu bana. Annem de 21 günde 1 o katta kemoterapi alıyor ya!  Aslında Dante: 3-7-22 esasında kurmuş eserin yapısını. Annem ilacı 22 günde 1 alsaydı ooo süper bağlantı kuracaktım!  Kısmet değilmiş. Ama bu kısmetsizlik 7 sayısının Türkler için de dahil önemi değiştirmiyor değil mi?

Yaaaa… Yine yapıyorum aynı şeyi ve konuyu saptırıyorum!

Ne diyorduk! Annem her kemoterapi öncesinde ve sonrasında kontrole gidiyordu. İşte bu son kontrollerinden birinde çat diye doktorun kapısında bayılmış. Gelinden çok kızkardeş kategorisinde gördüğüm Elver aradı. Annem acilde yatıyor. Hastaneye yatış verecekler, gel diye. Gecelik, pijama, nevresim al getir falan. Not düşeyim, tabii ki rekakatçi de benim. Hayatında hiç hastanede yatan bir hasta bakmamış ben. Du bakalım, dedim kendi kendime bunun da altından kalkarız evvelallah!

Annemi ilk defa böyle görüyorum.

Annemi apar topar iç hastalıkları bölümüne ait 6. Katta bir odaya alıyorlar. Odada 2 hasta daha var. Özel oda 1 tane. O da dolu. İsteseniz de oda yok yani! Hee bu arada annemin de bilinci yok. Evet konuşuyor ama uzayda. Uranüs Mars arası bir yerde. Bana Aysel diyor. Kuzenim sanıyor. Perdelere dokunuyor. Bunlar pis, diyor. Çıkarın klorağa yatırın. Kırmızı kova var. Orada dursun. Tatlı tatlı da gülümsüyor ve aynı andaaaa, kolundaki katateri sökmeye çalışıyor ve söküyor da! Her yer kan. Yenisi takılacak. Bağırsan ne yazar. Hemşireler ‘cool and the gang’ bebeim! Allah’tan yan yatakta refakatçi bir ‘Gül Abla’ var. O profesyonel bir bakıcı. Şeker hastası genç bir kadına bakıyor. Benim şaşkın tavuk hallerime kıyamayıp yardıma geçiyor.

Çünkü o herkesi tanıyor.

En çok da hastabakıcıları. Onların yapması gereken her işi Gül abla yapıyor. Yerleri paspaslıyor. Zira bu hastanede pislenen yerleri paspaslamak hastabakıcıları çok sinirlendiriyor: Neden yerler pisleniyor ki odalarda? Neden? Uslu uslu otursalar ya şu hasta denen iğrenç insanlar? Mesela annem; içirmeye çalıştığım çorbayı tek bir el darbesiyle dökmese! Zarif bir edayla ve hoşsohbet tavırlarla içse ya o çorbayı. Ama içmiyor. Gıcık şu hasta takımı. İnadına döküyorlar çorbaları yere.  Gül abla, haklı olarak çok sinirli hastabakıcılara hiç kızmıyor. Bu sizin işiniz, dırdırı kesin de silin şurayı, demiyor. Ay biz yaparız ne olacak yahu, diyor. Yerleri biz siliyoruz. Mesela mesela; Annem tuvalete gidemeyeceği için bu duruma kimse müdahale etmiyor. Hemşireler demiyor bile; Bu kadının bilinci yok, tuvalate nasıl gidecek. Hem neden bilinci yok? Doktorlara desek mi? Bunu sizin söylemeniz lazım: Hem de papağan gibi sık sık. Ama öyle yapınca da çok sıkılıyorlar falan. Ama öyle yapmazsanız da unutuyorlar. Neyse!  Anneme alt bezini Gül abla akıl ediyor ve  bağlıyor. Falan filan.

Bu arada unutmadan yazayım. Tuvalet leş! Pis. İğrenç! Neden mi? Koskoca koridordaki üç tuvaleti aynı anda kırıp dökmüşler. Sadece biri çalışıyor. O da koridorun bize göre en sonunda. Yani üniversite mezunu olmaya, mimarlık/mühendislik vs okumaya gerek yok; ağbi aynı anda 3 tuvaleti de kullanılamaz hale getirmesek nası olur? Diye düşünmek için. Hastalar falan nereye şey edecek, diye sormak için alim olmaya gerek mi var? Haliyle 4. tuvalet leş! Biz hastanedeyiz. Son derece ciddi bir hastamız var. Diğer hastalar da benzer durumlarda lakin hijyen uzakta bir ütopik ada!

Gündüz işler daha kolaymış bunu gece anlayacağım.

Yeni açılan damar yolundaki bıtbıtı da çıkarmaya çalışan annemin durumu gittikçe ağırlaşıyor. Hiç kıpırdadan elim elinin üstünde bekliyorum. Yeter ki oynatmasın o eli. Beklemeye razıyım. Ama tutturuyor tuvalete gideceğim. Anne alt bezin var diyorum. Yok! Allahım nasıl bir inat. Bilinci yok ama inadı var. Hemşireyi buluyoruz. Kan pıhtılaşabilir diyor eğer kapatırsak. Ama demiyor ki, tamam, madem teyze bunu istiyor ben de sizinle geleyim. Tuvalete birlikte gidelim. Ben kanı tutarım. Çıkarmayalım kataterden. Onun yerine, çat diye bir güzel kesiyor kanı. Biz tuvalete gidiyoruz. Dönüşte katatere tekrar bağlanıyoruz ama o da ne? Kan pıhtılaşmış, gitmiyor. Artık bir işim daha var. Sürekli kan pompalamak. Mecburrrr yapacan! Yapma da göreyim. Allahtan Gül Abla var. O beni seviyor. Anladı uzaydan geldiğimi. Zaman ilerliyor. Kan bitmiyor. Gül Abla dayanamıyor. Hemşireyi çağırıyor. Hemşire geliyor, kan tam bitmeden söküp alıyor.  Öyle yorgunum ki!

Annemin bilincinin hala kapalı olması, şikayetlerim üstüne gelen asistan doktoru, kontrol etmek zorunda bırakıyor. Doktor durumu çözemiyor. Saat 05 gibi tomografi için gideceğiz. Uyumamam lazım. Saat 04.00 civarları. Bir fark ediyorum ki annem öyle bir terlemiş… Öyle bir terlemiş… Böyle bir yatak, pike, yastık ıslanması yok. Koridorlarda da kimse yok. Hemşireler zaten yok. Gül Abla odalarına bak, diyor. Kapıyı çalıyorum. Önce kibarca. Sonra hızlıca. Gümbürdeterek. Koridor inliyor. Hemşire herhalde odada yok diyorum. Diğer odaya bak diyor Gül abla. O kapıyı biraz çalınca, kadın hemşire uyanıyor. Mızıldanmama, bu ne rezalet, hasta ölse kimse duymayacaklarıma falan çok bozuluyor. Yine de tatlı biri. Haklısınız falan diyor. Erkek hemşireyi nasıl yapıyor bilmiyorum ama  uayndırmayı beceriyor. Çalarken koridoru inlettiğim odadan erkek olan hemşire çıkıyor ama kızgın!

Güzellik Uykusu Bozulmuş!

Hastabakıcılar yine yok. E çarşaflar, yatak ne olacak… Serumu takan hemşire bununla biz ilgilenmiyoruz diyor. Çarşaf ihtiyacınızda ‘vermemmm’ diye tutturan ama tanıdıkları olunca devlet malını şahane şekilde ‘veren’ ve o çok kıymetli çarşafların olduğu odanın kapısında anahtarları bırakıp güzellik uyksuna dalan hastabakıcıya ilk defa ‘gıyabında’ teşekkür ediyorum. Kapının üstünde bırakılan anahtarları trık diye çeviriyor ve iki yastık, bir çarşafla kılıflar falan alıp odaya geliyorum. Kim mi yardım ediyor: Gül Abla! Hastabakıcı ya da hemşireler çok yoğun uykudalar!!!!

5’e doğru tomografiye iniyoruz. İnerken olanları, indikten sonraki hislerimi falan yazamayacağım, zira benim de bir kalbim var! Ve ağlamamalıyım. Metanetli olmam lazım. Çünkü anlıyorum ki: Devlet hastanelerinde ‘Refakatçi: Her şey!’ Bu konuda gram fikriniz olmasa da, tite tite öğretiyorlar. Sabahki sürpriz de şu: Meğersem herkes evden, pike-çarşaf-kılıf vs dışında, çatal-bıçak-bardak da getiriyormuş. Yemek dağıtan kadın plastik çatak bıçak bile vermiyor. Yokmuş! Kim yapıyor lan bu ihaleleri? Kimler kazandırılıyor?

Kul dara düşmezse Hızır yetişmezmiş. Ana! Bir fark ediyorum ki bizim odada su ısıtıcısı var. Torbalı’dan annesiyle yarışmaya katılan yan yataktaki Nuran Abla, ki bütün gece uyudu, kılı kıpırdamadan hem de, tebrik ederim buradan kendisini: Manyak bir ihtiyacımız olacaklar hazinesine sahip. Her şey var. Çatalından kaşığına, çayından, kahvesine… Bana kahve ikram ediyor. Açılayım diye. Çünkü uykusuzluktan perişanım. Başım sürekli öne düşüyor. Çekirdek kahve alıp evde çeken ve koskocaaaaaaa Cihangirlerde ağız tadına uygun kahveci bulamayan ben üçü bir arada içiyorum. Bim’den alınma:) Baya bayaaaa böyleee uyumlanıyorum…

Darwin amcayla sessiz bir sohbet eşliğinde…

Kahvem bitti bitecek, sabah ilk nörolog geliyor, tecrübeli bir adam. Beğeniyorum. Çeşitli testlerden sonra anneniz iyi diyor. Nörolojik bir sıkıntı yok. Sonradan anlıyoruz, sizin de aklınızda olsun: Bilinç kaybı meselesi de şu. Kemoterapinin vücuttaki tuzu emmesinden mütevellit, sodyum oranı sıfırlanınca ve bir de annem hastaneye giderken şeker hapını almayınca al sana unutulmaz bir gece! Ancak hastanede kalacağımız ortaya çıkıyor. Annemin kanında enfeksiyon var. Ve çok şükürrrr bilinci geri geliyor. Gece ile ilgili biçbir şey hatırlamıyor haliyle. Olanları dinleyince utanıyor falan. Ortalık sütliman. Bizim odanın kapısının yanında bir adet mini buzdolabı var. Üstüne 7-8 tane plastik eldiven kutusu konulmuş. Kısa saçlı, tombik bir hemşire var. Sokakta görsen sevinli bile. Sabah geldi. Onları tek tek almaya başladı. Neyi mi? Hı. Evet eldiven kutularını. Önce anlam veremiyoruz. Kapıdan göz ucuyla bakıyorum. Annem görüyor musun diyor, evet diyorum, hemşire iki koca torbaya doldurduğu malzemelerle akşam üstü 6. Kattan evinin yolunu tutuyor. 10 liradan eczaneye satsa, 70 tl. Fena para değil. Haftada 3 kez yürütse, ki bunu ilk kez yapmıyodur, 240 tl. Fena para değil, demiş miydim? Biz vergi ödeyenlere ait olsa da!

O gece halam imdadıma yetişiyor. Hadi sen dinlen diyor. Dinlenmek mi, ben de hastaneye yatmak istiyorum. Direkt psikoloji servisine. Uyutun beni, diye hönkürerek.

Bu arada annemin doktorunu daha doğrusu asistanlardan birini darlıyorum. Neden neden neden, diye. Valla anlatıyor. Hiç surat asmıyor. Bozulmuyor. Ben doktorummmmmmm doktorrrrr bi’ton işim var, kes sesini de, işimizi yapalım, bakışı atmıyor, nidası çıkarmıyor: Açıklama yapıyor. Ama ben hala o hastanenin bir ‘Hemşire İmparatorluğu’ olduğunun ayırdında değilim. Zira, sonradan anlayacağım üzere burada her yol hemşirelerden geçiyor. Onlar ne kadar izin verirse, o kadar rahatsın. Onların bir altında da ‘hastabakıcı prens ve prensesler’ var.

Biz kim miyiz: Çokoprens ve prensesler, yani refakatçiler!

Ertesi gün, Allah yüzümüze gülüyor. Haliyle ben, başımıza geleceklerden habersiz, o an öyle sanıyorum. Bir level atladık. Aynı kattayız ama iki kişilik odaya geçtik. Cennete az kaldı. Rabbim izin verirse bir kaç güne 7. kattayız.

Orası Hilton! Ahshshshshshshshshshshsh J

Kafa gidip geliyor bende haliyle. Durum o!

İki kişilik odadayız. Kırmızı deri koltuklar, kâh açılıyor yatak oluyor, kâh uzanma ve kitap okuma koltuğu. Hohoyyytlarcaa bir durumJMutluyum. Lakin, o iş öyle değil. Yan yataktaki teyze 87 yaşında. Yemek yemesi hatta su içmesi bile yasak bir hasta. Sabaha karşı 04’te bir teste girecek. Minicik bir kadın zayıflıktan; fakatttt bir çene, bir asabiyet, bir susmama hali. Kadının kızı, refakatçi. Kızına ettiği en kibar küfür: Hırsızlarr paramı çalıyorsunuz, ikincisi orospuuu… Devamına girmiyorum. Refakatçi kadın 60’larında. Danimarka’da yaşamış. Elele verip, hastaneyi gömmeye başlıyoruz. Konu da malzemeleri yatakta unutan hemşirelerden açılıyor. Refakatçi abla diyor ki, Danimarka’da doktorlar her şeyi yapar, asla gocunmaz, öyle süperdirler, böyle şahanedirler falan. Aşşaaaaa kalır mıyım? Hemen atlıyorum, havalı şey ben, Amerika’da böyle İngiltere’de şöyle falan diyorum. Yerim benim havamı!

Hayaller Danimarka! Gerçekler Bozyaka SSK!

Veee geliyoruz bir başka Türk halkı gerçeğine. Saat 23:38! Bu bizim yan yataktaki Danimarkalı ablanın ziyaretçileri geliyor. Yeminle! Ellerinde su ısıtıcısı, börek, çörek! Piknikimsi bir parti yapacaklar. Bir kapalı teyze. 30’lu yaşlarında bir adam ve 20’li yaşlarında bir kadın.   Teyze, su diye inleyen yaşlı kadına elinde bardak yürürken bir yandan da ‘Hastaya su vermek büyükkkkk sevaptır’ diyerekten tam su verecek dayanamayıp atlıyorum, teyzeeeeeee ne yapıyosun teste girecek o! Hem bu saatte ne ziyaretçisi yahu, diyorum. İki saattir Danimarka falan diyosunuz, çağdaşlık diyorsunuz, dünyanın hiçbir yerinde Zimbabve dahil bu saatte bu kadar ağır hastalara kimse ziyaret edemez, Danimarka’da ise önce şuur testi yapar, sonra da toplum zararlısı teşhisi ile hapise atarlar. Genç kadın feci bozuluyor bana. Atara geçecek, diyorum ki, hemen gitmezseniz polis çağırırım, dinsizin hakkından imansız gelirmiş. Cidden de öyle oluyor. Bana atara kalkan kız kim? Yaşlı teyzenin torunu. 9 Eylül Üniversitesi Arkeoliji mezunu!!!!!!!  Adam da damat adayı, manavmış. Kızın nişanlısıymış. Sevap kazanma heveslisi teyze de kaynana namzeti. Bunları yarın öğrenicem. Kimden mi? Teyzenin küçük kızından, yani bu atarlı kızın anasından.

Hee hemşireler mi? Onlar uyuyor. Yorgunlar. Ortada bu kadar gürültü var ama hastane personelinden kimse yok! Memorial Hastanesinde yattığımda kuzenlerimi utanmadan odadadan kovan hemşireler neredesiniz? Ki saat daha 17:00 değildi!!! Burası rahat. Parti versek, kimse gelip nooooluyo be demez! Teyze bütün gece konuşuyor. Kızına vuruyor. Kendine vuruyor. Susmuyor. Sus mu yor! Teste dahi sokamıyorlar. Minicik halbuki. Küçücük kalmış. Kızı ise annesinin demans olduğunu kabul etmiyor. Bu arada sabah Gül Abla ziyaretimize geliyor. Danimarkalı ablaya diyor ki, hemşirelere söyleyin annenizi bağlasınlar. Pencereden atlayacağını söylüyor. Kadın oralı olmuyor. Hatta atlasa da kurtulsak falan diyor. Yeminle!

Ve teyze 6. Kat penceresinden atlamaya karar veriyor. İntihar edecek!

Nasıl mı oluyor da oluyor. Efenim anlatayım: Doktorlar sabah vizitesine gelmeden önce odalar jilet konumuna getiriliyor.  Kimler mi yapıyor? Herhalde refakatçiler. Başka kim olabilir ki? Biz 7. Kata ait olduğumuzdan bizim doktorlar başka. Onlar sonra gelecek. Bu arada teyzenin doktorları odaya giriyor, çıkıyor. Refakatçisi dışarıda. Bizim doktor geliyor. İlk defa Prof Dr Oktay Bilgir’i görüyorum. Ona bir şeyler sormam lazım! An ne me ne ler o lu yor dok tor bey, diyeceğim? Tam diyeceğim, sahne şu: Odanın kapısındayız. Doktorun sırtı dönük. Yanındaki iki asistanın da öyle. Ben odaya bakıyorum. Annemin sesini duyorum: Vildan diyor. Annem Vildan derken n harfine vurgu yapınca daima bir sıkıntı vardır. Bu Pavlov’un köpeeeee styla bildiğim bir durumdur, gayriihtiyari odaya bir bakıyorum, bakmamla kalbim yerinden fırlıyor. Önden cama doğru koşmaya başlıyor. İlk defa kalbimi dışarıda atarken görüyorum. Tüylerim diken diken: Teyze kalorifer peteğine binmiş kendini aşağıya atacak. Öncesinde bastonunu atmış bile! Teyzeye belinde asılıyorum. Oktay bey, hiçbir şey söylemeden yanından içeri fırlayınca ilkkin durumu anlamasa da, beni öyle teyze elimde görünce durumu anlıyor. Ama cool yani. Hiç heyecan yapmıyor. Ben bitiyorum!

Fabrika ayarlarım hiç bu kadar geri dönülmez şekilde bozulmamıştı!

Teyze ile ilgili devam programını anlatmayacağım. Çok üzülüyorum hala! Sadece şunu söyleyeyim. Doktorlardan teşekkür alıyorum ve de terfi: 7. Kata çıkacağız. Ve teyzeyi de eve gönderdiler. Gününü bekleyin, diyeL

Nihayet 7. Kattayız!

Burası steril. Temiz. Odalarda TV var ki bence olmasa daha iyi, buzdolabı var. Açılan refakatçi koltuğu var. Biri yastığını hacılamış olsa da! Ki sonradan bulduk. Üstelik bu kattaki hastabakıcılar da daha tatlış sanki! Gündüz hemşirelerin evlerinde gibi son derece yüksek sesle dinlediğini dandik Türkçe pop şarkıları bile ‘Ossun’ kıvamında dinliyorum. Zira onlar melodiyi duyuyorlar ama o melodi odalara gürültü olarak geliyor. Dert değil yaaaani! 7. kattayız evvelallah!!!!

Yan yataktaki teyzenin refakatçisi; gelini. Tombik bir arkadaş. Biz cam kenarındayız. Kuzenlere falan foto atıyorum. Hilton’dayız diye. Hala espri yeteneğim olmasına şaşırıyorum. İnsan her hale adapte olan mahlukattır, diye ahkam falan kesiyorum kendi kendime. Neyse… Refakatçi tutturuyor: Camı açar mısın, diye. Diyorum ki, annem arada teste, tuvalete falan çıktığında açalım, çok terliyor ve bedeni hassas, zaten sürekli ağızlıklı görüyorsunuz…. Uzatmayayım ne oluyorsa, kime ne diyorsa, kadın hemşirelerden biri içeri giriyor. Oda havasız, diye. İçimden diyorum ki, ben de salağım zaten farketmiyorum. Dışarıdan ise, birazdan annem tuvalete gidecek o gittikçe her defasında açıyorum zaten, diyorum. Hem 7. Kattayız. Püfür püfür esiyor 5 dakikada oda tamamen temiz havayla doluyor da diyorum. Hemşirenin hiç hoşuna gitmiyor itiraz etmem. Bin kunduz! Sus kuralını yine ihlal ediyorum yani. Cereyan yapan odada camı açmıyorsunuz diye refakatçinin gazıyla kanser tedavisi gören birinin yatağını değiştirmekle tehdit eden bir hemşire, düşünün! Cidden tehdit etti! Ben oradaydım. Ama ama 7. kattayız. Hani burası Hüüüüülton’du? Valla değil. Orası bir ‘Hemşire İmparatorluğu’! İtiraz mı ettiniz, sus kuralını mı ihlal? Haaaaa!!! ‘Suratımı asayım, sorularına cevap vermeyeyim de gör’ hemşireleri her yerde!

Aslında bu yazıyı yazmak aklıma gelmezdi!

Ta ki Hilton’a geçtik nihayet esprileri ile Hematoloji katındaki odamızda şu sohbete kulak misafir ve dahi müdahil olana dek!

Yan yataktaki Harmandalılı teyzenin yanan gelini eve gitmişti. Teyzenin tatlış kocası refakatçi kalıyordu. Bu arada olması gereken saatlerde ziyaretçileri geldi. Bir kaç yaşlıca teyze. Bu sırada teyzenin serumunu değiştirmeye, renkli gözlü, uzun koyu kahve saçlı güzelce bir hemşire geldi odaya. Serum falan değiştiriyorken, bu ziyaretçi teyzeler, sus kuralını bilmedikleri için kıza dediler ki: Ayyy kızım ne hayırlı meslek seçmişsiniz. Ne güzel! Kız büyük bir suratsızlık ve kabalıkla teyzelere, mesleği ben seçmedim o beni seçti, dedi. Teyzeleri bir güzel haşlarken dayanamadım, anlamadım dedim; meslek sizi nasıl seçti? Sus kuralını feci şekilde ihlal ettiğimi bildiğim halde kendimi tutamamıştım, tripli ve atarlı bir bakışla, çünkü aldığım puan buraya, hemşirelik okumaya yetiyordu, dedi. Dayanamadım. Bazı puanlar bazı yerlere yetse de, o işi tercih etmeyebilir insan, dedim. Çünkü bazı işleri sevmeden yapmak mümkün değil! Kız ne yaptı, dersiniz? Haklısınız demiş midir? Ahshshshshshshhshs… Al bir düşman hemşire daha! Bozyaka SSK’nın zindanı olsa içine ilk atılacak refakatçi de ben!

Sus, Kuralını İhlalden, Zindanda Sürekli!

Açıkçası yaratıcı yazım dediğiniz iş, çok ama çok zorlu süreçleri barındırıyor. Yıllardır bu işten ekmek yiyorum. Çok farklı sektörlerden, ilginç ötesi talepler de dahil, başka başka kafalarda çok fazla müşteri ile çalıştım. İş arkadaşlarım da kafaları en gidiklerden haliyle. Zor yani!!!! Ancakkkkk… Bazı meslekler cidden psikolojik dayanıklılık testi gibi. Doktorluk, polislik, hemşirelik mesela. Bu meslekleri de zoraki seçmek, eh puanım buna yetti diye o bölümü yazmak cidden şuursuzluk! Haydi diyelim ki 18 yaşında biri bunun idrakinde değil, aileler hiç değil; devlet idrak ettirecek! İdrakinde olacak. Bu bölümleri yazanları özel psikolojik testlere ve ruberu (yüzyüze) görüşmeye alacak.

Zannımca, sorular da şu minvalde olmalı:

1-Cânım; seçtiğin bölümde sürekli hasta insanları göreceğini biliyor musun?

2-Bu hasta insanların bir bölümünün ölümcül derecede ilerleyen hastalıkları yüzünden çektikleri acılara mesafeli dururken aynı zamanda şefkatli davranabilir misin?

3-Bu şekil hastaların, tüm meslek hayatın boyunca günde 100 yılda milyon kez karşına çıkacaklarının farkında mısın?

4-Bu hasta insanlara refakat edenlerin, yakınlarının, çok sevdikleri bir insanı acı çekerken görmekten dolayı son derece hassas sinirlere sahip olduğunun idrakine varıp davranış modellerini bu şekilde ayarlayabilir misin?

4-Hasta yakınları veya hastalar arasında şiddet eğilimi olanları fark ederek, dayılanmak, sidik yarıştırmak yerine gerekli birimlere zamanında haber vererek önlem alabilecek öngörü ve hassasiyete sahip misin?

5-Bir süre sonra hasta göre göre katılaşarak kendi duygu dünyanda yarattığın katılıkla karşındaki insanlara duyarsızlaşarak acımasız davranmaya meyil edebilir misin?

6-….. Yoruldum. Devamını da siz doldurun lütfen.

Şahsen üniversite sınavında yazmayı asla düşünmediğim bölümlerden biriydi tıp! Zira ben empati kuran tip insanlardan olduğumdan hasta veya yardıma muhtaç birini gördüğümde, yardım edemezsem evde ağlamaktan kendimi kaybedelirim.  İnsan kendini bilecek ve o meslekleri yazmayacak arkadaş!

Başta karşılaştırma demiştim. Onu da yapayım. Her ay, 420 tl özel sağlık sigortam için yatırıyorum. Yıllık toplamda 4500 tl’ye yakın bir para (dolara vurursak: 785 usd) ödüyorum ve çok ko yu yor! Ve bu meblağ 1. Derece hastaneleri kapsamıyor. Yani Amerikan vs gibi hastaneler poliçemde yok. Düşünün nasıl bir kol böreği! Ancak yaşadığım 1 haftalık tecrübeden sonra, hiç ses etmeden tıkır tıkır ödeyeceğimden emin olabilirsiniz. İnsanca yaşamayı geçtim, paranız yoksa insanca hastalanmanın bile mümkün olmadığı bu ülkede, ne yapıp ne edeceğim, o parayı ömrümün sonuna kadar Alianz’a ödeyeceğim. Ki bana haksız yere kazık atmalarına, haksız yere poliçeme şerh koymalarına karşı! Zira sistem böyle ve ben, mutsuz insanlar yüzünden daha mutsuzlaşan biri olmak istemiyorum.

Not: Kanser yüzünden yaşamını yitiren güzel ruh Neslican Tay’a da Allah’tan rahmet diliyorum. Evet Neslican, saçımı seviyorum. Kilomu, boyumu… Ve senin için sol ayağımı! En çok da sol ayağımı!!!! Nur içinde uyu güçlü kadın. Herkese örnek oldun. Cennette de olacaksın.

 

 

*Bu şiir de benden hediye olsun; Usul bir dere gibi geçse de içimizden iz bırakanlara!

yavaş yavaş geçtim kalabalıkların arasından.

bir deniz çarpması gibi çoğalta çoğalta geçen,

geçtiği yeri

yavaş yavaş çıktım içimden. dokundum

yavaş yavaş acıya, kuvarsa, şiire

yavaş yavaş tarttım suyu, anladım nedir ağırlık,

kokular,

coğrafya.

eğildim sonra gövdeyi tanıdım ve düzenini

gِrdüm,sessizliğin dümdüzlüğünü

gördüm. yinelemedi gördüğüm hiçbir şey

bِöyle yavaş yavaş geçtim insandan insana.

insanlaştırdım yavaş yavaş dışımı.

bِöyle karıştım kalabalıklara,

kalabalıklaştım bِöylece.

İlhan Berk

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 4 Yorum

Kadın Kıskançlığı (Versus) Erkek Aymazlığı

Kadın Kıskançlığı ile Erkek Aymazlığı Dövüşe çıksa kim kazanır sizce? Valla benim favorim belli! Ya sizin cevabınız ne? Heee… Bence de sizce. Madem aynı fikirdeyiz, o halde bir soru daha: Cinsiyet olarak karanlık tarafın hangisinden başlamamı istersiniz yazıya? Durun!

Ben en iyisi tarafsız bölgeden başlayayım: Yine ne oldu yahu? diye soranlar için! Yani.

Almışım efenim. Sıkıldıkça, sevindikçe, kafam karıştıkça, gidip geldikçe, güzel vs. oldukça almışım. Ne mi? İlk sırada ayakkabı var. Neden mi? Ayağım 41! Hatta sağ ayağım bi’tık daha genişçe. Üstelik spor ayakkabılarında da numara büyüyor. Onlar 41’den hallice. Numara  vermiyorum biraz sinir bozucu bir sayı zira. Haaaa bu büyük ayak konusunu takıyor muyum katiyen. 1.80 boyunda bir kadının 37 numara giymesi pek tatlış görünmezdi hak verirsiniz ki! Öte yandan, vakti zamanında bir tıfıl teenage kedi iken Özcan Sandıkçıoğlu Meltem Hakarar’a (ki kendisi dünya güzeli seçilmişti ve hayranlıkla izliyordum her bişeyciğini) demişti ki: Tanıdığım bütün güzel kadınların ayağı büyüktür ve hatta çirkindir. İltifatın sahibi bu zat: Türkiye’nin en güzel kadınlarını seçen kurumun başındaki ağbimizdi de! E haliyle, küçükken sokaklarda yalın ayak başı kabak, serseri kıvam oynadığımdan, ayak güzelliği konusunda pek tatlış cümleler kuramayacak bendenizi bu pek sevindirmişti. Özcan Sandıkçıoğlu da kim diye soranlara: Buyrunuz efenim link sonda*

Not: Aranızda bu da sana züğürt tesellisi olsun cicim diyerek kikirdeyenleri de ‘cık cık’ sesi çıkararak kınadığımı da belirtmek istiyorum!

Almışım efenim, bahsine dönersek, bu marazi alma halleri sadece ayakkabı ile sınırlı kalsaymış: Amenna! Giysiden sandalyeye… Mumdan masaya… Perdeden yorgana…. Yani neden? Zorun ne? Değil mi? Nasıl bir kafaysa artık. Hele bir de, ajansı kapatıp koca bir eve geçip oradan da daha küçüğe doğru zorunlu bir iniş yapınca,  bunlar sanki üremeye başladı. Boyutları büyüdü. Evi ele geçirdiler. Sanki.

Zaman geçtikçe ve çok şükür ruhum sadeleştikçe, eşyadan boğulma hali daha bir belirgin oldu.

Bir kaç sene önceye kadar mutluydum aslında bu boğucu kalabalıkla. Asla giymediğim ceket, kazak, pantalon, ayakkabı vesairi yazlık kışlık yaparak itina ile yerlerine kaldırıyor, neredeyse ilk günkü temizlikleri ile mevsim geçişlerine kadar saklıyor, bazanın altı ve ardiye gibi tüm saklama alanlarını özenle temizliyor, mallarıma gözüm gibi bakıyordum, sizin anlayacağınız.

 Ta ki 6-7 ay öncesine kadar. 

Olay da şöyle tetiklendi. Negatif enerjiyi bilirsiniz hepiniz. Anneme göre başıma ne gelse hepsinin sorumlusu: Nazar ve negatif enerji! İşin ilginci bu hain ikilinin canlılar üstünde yarattığı olumsuz etkilere ben de inanıyorum. ‘Vampir Alanlar’ yaratan negatif pislikler bunlara yapışıyor. (İnanın bana!!!!!  Gülen surat yazdım size!) Bırakın işe güce, aşka meşke getirdiği zevalleri, yaşamı durağanlaştırdığını da düşünüyorum. Belli bir alanı sıradanlık ve baskı çemberine dönüştürüyor bu yoğunluğa bağlı negativite. Hatta sanki bu durağanlığı da kullanmadığımız eşyalar tetikliyor. Eksi kutuplar, kullanmadığımız eşyalara yapışıyor ve pozitif kutupların yerleşeceği alanları yok ediyorlar. İstediğiniz kadar temiz bakın eskilere, tıpkı evden giden kocasını beklerken cozutan merdiven yıkayıcısı Mercan ablamız gibi (Yek, Seray Şahiner, Everest Yayınları) bulundukları yerde şeffaf bir mezar kazmaya başlıyorlar. Kullanılmamanın, unutulmanın, demode sayılmanın hıncını böyle alıyorlar belki de! Sizi de kendilerine benzetmeye çalışarak. Kurşun dökmek çözüm değil denedim. Durağan enerjiyi hareketlendirmek için: Ben de vermeye başladım.

Fengshui yapan bir arkadaşım da çalışma odama bakıp bu ikisi buraya olmamış, enerjileri çok yoğun deyince Letgo olayına girdim. Bir kırmızı deri koltuk, bir de masif masa. Zaten ben de, çalışma odamı sıfırdan düzenlemek istiyordum. Kitaplar eski kütüphanede üst üste falan. İyi de oldu. Masif masa çok tatlış bir kıza gitti. Sırada koltuk var. Neyse, konumuza dönelim.

Giysi verme seanslarım son hız devam ederken başta anlattığım İmelda Marcos* vakasından hallice ayakkabı yığınına sıra geldi.

Türk tipi hanım dostlarım, 36 ile 39 aralığında minnoş numaralarda ayaklara sahiptiler. Üstelik, fengsuicigillerden bir başka dostum da alma verme dengesini bozmamalısın, diyerek ayarı verdiğinden ve dahi başarılı masa satma girişimimin de gazıyla, o cânım ayakkabılarımı çok uygun fiyatlarla  Letgo’ya koymaya başladım. Bu sırada minnoş dostum (Opia’nın sahibi) moda dahisi Güneş Bayrak, Dolap uygulamasını da önerdi. Yani ayakkabılarımı, herkese hizmet veren Letgo ve sadece kadınlar için moda ürünlerinin satıldığı Dolap’a aynı andan koymaya başladım.

Bundan sonraki maceram tam bir karakomedi oldu!

Ayakta nasıl göründükleri anlaşılsın diye, ayakkabıları giyip tam bileğime yakın bir noktadan kadrajlayarak fotoğrafladım. Giyilmemiş hallerini de koydum. Ana! Daha Letgo’ya ilk ayakkabıyı koydum zırt mesaj geldi: Mermerler satılık mı? Mesaja bakıyorum. Yanlış geldi herhalde, diyorum kendi kendime. Sonra ikinci ve üçüncüler de dökülmeye başlayınca anladım durumu: Benim bu güne dek horladığım canım ayaklarım birilerinin pek hoşuna gidiyordu!!!! Ancak nedense Dolap uygulamasındaki kadınlar bu duruma karşı son derece ilgisizdi. Ya like ediyor ya da, feci indirimler isteyerek satın almaya geçiyorlardı.

Şimdi geliyoruz, olayları tetikleyen en ilgi çekici ayakkabıma: Bir loafer! Baktım ki çıplak tene giyince manyak manyak mesajlar alıyorum. Sadece ayakkabıyı çekip Dolap’a yükledim. Diğer ürünlerime hemen onay veren Dolap’takilerden mesaj geldi: Erkek ürünleri satmıyoruz. İyi de bu kadın ayakkabısı yazdım. O halde tekrar fotoğraflayın mesajını alınca, ya dedim bileğin bi’tık üstü olsa da bu hormon ayarları bozuk, tatmin edilmemiş ihtiyaçları ile nereyi titeceklerini şaşırmış Türkiyeli canlar çıplak ayak bileğine bile bi’heyecan yapıyor, çorap giyeyim de etim falan belli olmasın. Dolap’takiler kadın ayağı olduğunu anlasın diye de, puantiyeli bir çorap giydim. Dolap bu fotoğrafarla ürünüme onay verdi. Letgo ise Pat la dı! Ciddiyim!

Sona bu sonsuz seksi fotoğrafları koyacağım!

Erkek tipi loafer’larımın içine giydiğim puantiyeli ince çoraplar tam bir fetiş öznesiydi birileri için ki mesajlar yağmaya başladı: Çoraplar satılık mı? Ağzımdaki çayı püskürttüm. Yeminle! İlkinde… Sonra alıştım. Bir erkek arkadaşıma gösterdim ‘evet satılık. 250 tl yaz’ dedi. Aynen yazdım. Yanıt 150 vermişliğim var ama 250 çokmuş. Şok şok şok!!! Yoo yetmez. Bu şok dalgası meğersem hafifmiş. Tsunami öncesi hafif denemeler gibisinden düşünün.

Bu tarz mesajları engelleyerek, bloklayarak Letgo maceram sürerken ilgincin de ilginci başka kardeşlerimiz de peydahlandı. Fakat iyi niyet yer yapmış ya bünyede, hala bir hevesim var: iyilik üstüne! E haliyle yanlış anlaşılmalar komedyam da devam ediyordu. İlk mesajları direkt yanlış tarafından anlayarak cevapladığımda bodoslamam yetmemiş gibi, şöyle bir yazışmaya dahil oldum.

Soru: Daha eski ayakkabılarınız var mı?

Ben ne anlıyorum: Eyvah! Çok fakir biri. Alacak parası yok.

Benim yanıt: İsminizden cinsiyetinizi anlamadım ama numaranızı söylerseniz, ücretsiz de verebilirim.

Tam içimden, oh nihayet bir iyilik daha yapacağım, diyorum ki bir başkasından en manyağından bir mesaj daha geliyor. Yanlış anlamazsanız, ben kullanılmış iç çamaşırları ile ilgileniyorum. Mümkünse satın alabilirim. Ben! Ben! Ben! Böyle bir ben ben diye sayıklamalar. Gözlerim en yağlısından  iki adet boyoz gibi açılmış halde, direkt blokladım ve yetinmedim şikayet ettim: Oha yani!!!

Bu tsunami dalgasının ardından, fakir sanıp ayakkabı vermeye çalıştığım ağbi de, eski ayakkabı/terlik fetişi çıkmadı mı? Gülsem mi ağlasam mı? Tam bunları hazmetmeye çalışıyorum, bu kez de bir hemcinsim yazmış. Adı Selin. Ekran fotosu aldım sona ekleyeceğim: Ayakların güzel değil canımmm!!! Aaa manyağa bak üşenmemiş bunu yazmış derken, başka bir kadından, adı da Tubiş, bir mesaj: Ya bu ne insan bunu koymaya utanır. Panzer teyze ayakkabısı bu! Kahkaha atmışım, arkadaşlarım öyle dedi. Kız Tubiş, o ayakkabıyı Dolap’ta beğenen beğenene paran yetmiyorsa söyle hediye edeyim yazacaktım, vazgeçtim. Bu şahane anları siz cânım okuyucularım ile paylaşmak varken, değerli vaktimi Tubiş ablanın hiç tanımadığı benden, nedeninin ne olduğunu asla bilmediğim sinirini çıkardığı mesaja yanıt vererek neden harcayayım kiJ

Burada bir şerh düşmek istiyorum. Kadın kıskançlığı malum.  Bin çeşidini gördüm. Yaşadım. Yaşıyorum. Artık hiç şaşırmıyorum. Gülüp geçilecek olanları kibarca siliyorum, azılıları ve iflah olmazları da rabbimin şanslı kuluymuşum ki kendini gösterdi tesellisi ile hayatımdam savuşturuyorum. Fakat öte yandan mükemmel dostlukları ile hayranlığımı kazanan hemcinslerim de öyle çok ki! Onlara duyduğum minnet ve hayranlık olmasaydı gönül rahatlığı ile tüm hemcinslerimi gömerek: Tubiş ve Selin hanımlar nezdinde: Hanımmmm hanımmmm ‘Fremdscham’ duyuyorum siz böyle yaptıkça falan diyecektim. Fremdscham da ne demek mi? Almancada başkası adına utanç duymak anlamına geliyormuş. Adamlara bak yaz yaz bitmeyecek bir duygusu almışlar, presleyip bir kelimeye sığdırmışlar.

Kocana, kaynana, görümcene kızdın… Sevdiğin çocuk seni almıyo…. istediğin gibi giyinince mahalledeki kahvenin önünden geçerken ‘bilmem kimin kızı yollu olmuş’ derler diye korkuyosun… Dayıngiller zengin oldu, kuzenin her gün alışverişte…. Yan masadaki kaknem terfi aldı sen yerinde sayıyorsun…. Örnek tonla. Zaman kısıtlı! (Yani çalışmak için de yazmam gerekiyor, demek istiyorum.)

Tubiş ve Selin tipi hemşirelerimin,  zavallı Pınar Altuğ kendinden epi topu 10 yaş küçük biriyle evlendiği için nasıl sonsuz bir hınç ve hiddetle saldırdıklarıp günah keçisi muamelesi yaptıklarını düşününce, bilekten görünen şahane ayaklarım ve ayakkabılarım hakkındaki yorumlara aslında hiç şaşırmamam hatta masum bile bulmam gerekiyor galiba! Allah’tan instagram fenomeni, influencer, bilmem kaç bin kişinin izlediği ünlü münlü biri değilim. Ağbilerim ablalarım kapalı kapılar ardında saklanan sahte kimliklerle tanıdık tanımadık herkese saldıran bu troll kardeşlerimizle nasıl başa çıkardım ki?

Ver  avukata kessin hesabını diyeceksiniz de; Ben üşenirim yahu! 

Öte yandan anladım ki, toplumumuz muhafazakarlaşıyor sananlar çok yanılıyor. Bizim toplumumuz ikiyüzlülükte tavan yapmanın, takiyyenin, yalakalığın kitabını yazacak kadar zavallılaşıyor. Özellikle cinsel konularda tatmin olamadıkça erkekli-kadınlı çevrelerine saldırıyorlar. Sorsan herkes namus abidesi ahshahshshsh…. Sapıklar da zaten uzaylılar tarafından gönderilmiş düzen bozucu varlıklar. Edebiyat kitaplarındaki ensest ve pedofili hikayelerini okuyunca hemen yoldan çıkan iğrenç cehennem zebanileri: Katiyen bizden değiller.

Sapıklık derken yanlış anlaşılmak da istemem. Çocuklara, yaşlılara, hayvanlara ve bitkilere zarar vermeyen, iki yetişkinin rızasıyla yaşanan ne varsa umurumda bile olmaz.

Yazımızın ana fikrine dönersek:

Fetiş unsuru olarak eski ayakkabı ve terlik isteyen ağbimiz, aynı zamanda benden onun efendisi olmamı da istiyordu. Israr gırla. Bana siz yüce birisiniz ve size hizmet etmek istiyorum. Bana görev verin ne olursunuz. En basit işlerinizi bile yapmaya razıyım falan yazıyordu. Bu tipte hayali karakterleri, evde veya başka güvenli bir alanda, masa başında üretmek başka, canlı kanlı tanımak başkaymış inanın. Ben bunları düşünürken, fetiş ağbimiz ‘hizmet etme’ taleplerini yazmaya da devam ediyordu sabah akşam. Ay canım yaaa, ben cidden üşenirim, bir de mükemmelliyetçilik problemim yüzünden hasbelkader bir şey istedim ve eksik yaptın diyelim, olay olur, işin tadı kaçar, dominatriks’e bağlarım Alimallah diyemedim haliyle. Ama ne yaptım: İki terlik ve 2 ayakkabıyı güzelce paketleyip gönderdim. Yanıtı ne oldu biliyor musunuz? Bunlar kokmuyor! Bu kez kahkaha atmadım ama gülmekten kendimi yere attım. Devamında da şunu yazmış: Başkasına vereceğim izminizle. Bu arada nasıl temiz bir Türkçeyle yazıyor, inanamazsınız. De’ler da’lar ki’ler olması gereken yerde. Maalesef iki a ile! Ve hatta soru eki mi ayrı! Şaheser yani. İnsan kıyamıyor üzmeye. Kibarca dedim ki: Ben sözümü tuttum. İstediklerinizi gönderdim. Onlar artık sizin. Dilediğinizi yapabilirsiniz. Ama bir daha bana yazmayın! Ve yazmadı da! Yaa fetişistin bile kalitelisi olmalı insanın hayatında cânım!

İşte böyle günlük: İlahi bir mesaj olarak Netflix’in tavsiyeleri içinde Bonding’in ilk sırada yer almasına ne diyorsun? İyi ki Lucifer seyrettik yani! Hemen de yaftayı yapıştır Netflix! Ben sana yapacağımı biliyorum. Yazın bunu da!

Romantik bir şiir alıntısıyla bitireyim yazımı da şanıma zeval gelmesin, deli bu ya kendi kendine konuşuyor gibi yazmış demesinler:

‘…biz başka severdik.

o sebepten başka sevemedik!

Nazım Hikmet Ran

 

*http://mevzubilgi.blogspot.com/2011/09/ozcan-sandkcoglu-kimdir.html?m=

 

 

 

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Son Mandalina Bahçesi!

Hıdırellez, ramazanın başlaması ve annemin İstanbul’da olması vesilesi ile eski defterler açıldı yine. Maaşallah annem, içinde zaman tüneli olan bir mimari eser gibi.  Her şeyi, ıncığı cıncığı, eskisi ve yenisi ile karşılaştırmalı İngiliz edebiyatı dersi havasında detaylara boğmalara doyamayarak anlatıyor. (Kim kime çektiyse artık:)

Makedonya’daki naif hayatının albenisi bol ve otantik güzelliklerinden başlıyor, Türkiye’ye gelişlerindeki şaşkın hallerini değerlendiriyor ve oradan da kentleşme ile dönüşen ve bir kısmı, örf ve adetlerinden uzaklaşarak yozlaşan göçmen toplumunun yaşam dinamikleri…… Şaka yaa!!! Böyle anlatmıyor tabii ki. Mesela şöyle diyor. Hıdırlez sabahları nenen Fevziye yüzümüze bir demet ısırgan otu ile vurarak bizi uyandırırdı. Ben içimden, vay be kimbilir hangi pagan adetinin bir uzantısı bu hareket ve anlamı ne acaba diye düşünürken, biz de uyanır uyanmaz geceden kapıya astığımız yeşilliklere bakmaya koşardık, diye devam ediyor. Daha ben, e ısırganla yüzünüze vurulunca canınız yanmıyor muydu ve hatta neneme ‘yaaa aneeaaa napıyosun beaya’ diye hönkürmüyor muydunuz, diye düşünmeye başlamamışken üstelik.

Annem ve ailesi, iğrenç tiksinç kentsel dönüşümle zavallı bir apartman gecekondusu semtine dönüşmeden çok çok önce, Makedonya/Dobraşin’den Karşıyaka Şemikler’e göç etmiş.  Göç ederken, adetleri gibi, evlerini de aynen taşımışlar yeni vatanlarına. Evet çanak, çömlek falan getirmemişler ama evlerini öyle bir yapmışlar ki, ha Makedonya ha Şemikler. Genellikle tek katlı, önünde ve arkasında ferah feza bahçeleri olan o evlerde, meyve ağaçlarından güle, biberden patlıcana aklınıza gelen her şeyi ekip yetiştirmişler. Toprak da bu sevgiye çoşkuyla yanıt vermiş, bu nefis bahçeler evler arasında birer vaha gibi yeşermiş. Ve o bahçeler, ki ayat derlerdi ve büyüyünce anladım ki orada bir H harfi var ve doğru telaffuzu Hayat,  düğünden derneğe, cenazeden mevlüde, iftardan sahura aklınıza gelen gelmeyen her türlü aktivitenin merkezi olmuş. Şimdi hiçbirisi yok. Evler yıkıldı. Yıllar önce kentsel dönüşümde evimiz yıkıldığında ‘Mahallenin Kuyruklu Evi Yıkıldı’ başlığında bir yazı yazmıştım buraya. Linkini sona kayacağım. Dileyen okusun.*

Ne diyordum? Ha; evler, bahçeler, ağaçlar, çiçekler…

Köklerimizin resmini çizen, fotoğraflarını çeken, bizi bir yerden başka bir yere taşıyan bu simgeler talan edildi… Evet evet bunu diyordum. Bazen çok şanslı olduğumu düşünüyorum. (Ama bazen!..) Neden mi? Hemen yazayım. Mesela bizim evin arkasında, inanılmaz bir bahçe vardı. Yüzlerce portakal ve erik ağacı, ucu bucağı belli olmayan güllerle çevrili bir enginar tarlasının içinde, yükselirdi.  Yüzünü hayal meyal hatırladığım Fehmi amcalara ait bu bahçede erik hırsızlığındaki yeteneğim ile nam salmıştım. Doğruya doğru: Çıktığım ağacı kuruturdum evvelallah! Ağacın en tepesinden başlar, çekirge gibi aşağı inerken tek bir eriği dalda unutmaz, profesyonel erik çalıcıların en hızlılarından olarak mekanik hareketlerle koynuma atı atı verirdim. Aşağıda ağzılarından sular akarak ganimeti bekleyen kuzen ve diğer çete elemanlarıyla eve gider gitmez, tepsiye erikleri döker, yıkamadan etmeden, tuza banıp yemeye başlardık. Hepimiz, tahminen, ikişer kilo eriği mideye indirdikten sonra yerlerde yuvarlana yuvarlana inlerken, yaptığımızdan bir nebze olsun pişmanlık duymazdık. Alakasız ama aklıma geldi yazayım. Bir keresinde eriğe dalmışım, huşu içinde kazağımdan içeri patır patır atıyorum ganimetleri. Ana! Ne göreyim aşağıdaki tiplerden biri eteğimin altından donuma bakmaya çalışmıyor mu? Bir inersin üstüne yarasa gibi. Bir dalarsın çocuğa… Yedi yaşında falanım. Yani!!!!!! Annem neden zarafet okuluna gönderdi anlayın! Valla diplomamız bile var kuzenlerimden biriyle.

Tamam: Konuyu dağıtmıyorum. Eski Şemikler nasıl bir yerdi, bahsimize geri dönüyorum hemen.

Bu enginar bahçesi öyle büyüktü ki, ucu bucağı belli değildi, demiştim galiba. Günlerden bir gün, canım yeğenlerimin de babası Engin, o zaman 3-4 yaşında falanmış,  almış başını gidiyor tarlanın içinde. Annem koşa koşa yetişmiş.  Oğlum nereye gidiyorsun, diye sorunca, Almanya’ya, demiş, Devran teyzemin yanına. Yani çok büyüktü ve aynı zamanda her yer çok yakındı o zamanlar dünyada, demek istiyorum.

Fehmi amcaların bahçesi gibi bir de Aşıkoğulları’na ait büyük bir bahçe daha vardı: Hemen Çamlık’ta. Yine bize çok yakında. Yüksek taş duvarlarla çevrili olduğu için orayı talan edemezdik. Fakat ağaçları görür, kokuları alırdık! Bahar geldi mi, mandalina çiçeği kokularına, meyva ağacı çiçeklerinin o inanılmaz renkleri eşlik ederdi. Bir nevi sarhoşluk hali. Sabahın köründe okula giderken çiçeklerden gelen kokuyu burnuma çeke çeke hayallere dalmış olarak yarı sarhoş derse girerdim; Tıpkı diğer sınıf arkadaşlarım gibi.  Şimdi o bahçeden kala kala 15-20 ağaçlık bir yer kaldı. (Örnek için tam yerini söylüyorum: Ahmet Priştina Kültür Merkezine giden yeni ana yol işte bu bahçenin katli ile ortaya çıktı.)

Mandalina bahçesinin sahibi, sigortalı ağaçlarını ne devlete ne de müteahhide vermek istiyordu. Şahane insanlardı yani: Gözlerini para hırsı bürümeyen nadir güzel canlardan. Önce devlet dava açtı. Onlarla uğraşmak zorunda kalmaları yetmedi: Daha fenası değerlenen tarlayı almak isteyen müteahhit bozuntuları, bahçenin sahibini dağa kaldırıp işkence etti. Adamcağız, ne kadar dirense de bu iğrenç olaylardan kısa bir süre sonra dayanamadı hakka yürüdü. Ardından da karısı vefat etti.  Bu hikayeyi yeğenim Kenan’a anlattım (Bu tarz şiddet şeyleriyle değil tabii ki.) Pek kibarlaştırıp üsturuplu hale getirerek ‘halacım böyleyken böyle, dur bak, kokuyu içine çek, farkı hissediyor musun’ dedim. Evet. Kokuyu alıyordu. Çok da hoşuna gitmişti; Nereden geldiğini bilmese de! Beyaz mandalina çiçeklerini gösterdim. Uzun uzun havayı kokladık. O da bana araya sıkışmış farklı bir ağacı göstererek, hala bak bu da zeytin ağacı, dedi. Bu sırada bahçenin önünden geçen yolun tam karşısında gözüme Makedonya tarzını koruyan eski tarzda bir ev ilişti. Apartmanlar arasında, inadım inat savaşçı kimlikli animasyon bir karakter gibi duruyordu. Hem kalan son mandalina bahçesinin hem de o evin fotoğraflarını çektim.  Sıkışıp kalmışlardı çarklılar arasında. Nefes alacak yerleri yoktu. Tıpkı bizler gibi boğuluyorlardı!

Çocuklar çok ilginç! Umut verici!

Biz öyle havayı koklayıp ağaçları seyrederken, gelip geçenler anlamsızca yüzümüze bakıyordu. İçim bir garip olmuştu. Zaten annem de hasta. Dünya beterleşiyor. İnsanlar kafayı şekille, parayla bozmuş: S…ler lan böyle dünyayı, minvalinde zarif iç sesler eşliğinde, ağlamaklı dururken yeğenim, halacım biliyor musun dedi, ben yaz tatilinde Makedonya’ya gideceğim ve orada çobanlık öğreneceğim. Büyüyünce de önce patron olup babaanneme Lamborgini ve sallanan koltuk alacağım. Sonra dağda çobanlık yapacağım.  Ağlayacaktım yeminle. Yeğenlerimin de kafası benim gibi gidik. Şanslıyım diyorum, arada bir de olsa, inanmıyorsunuz.

Bugün Hıdırellez. Küçüklüğümün Hıdırellez gecelerinde, üstümde emeği çok olan ablam Zehra ve arkadaşları, İdris amcalarının ayattaki koskocaman küpüne doldurdukları suyun içine, maniler eşliğinde dilekler dileyerek mini çiçek demetleri atarlardı. Kimileri yüzük bağlardı. Kimileri hayallerini. Eğer sabah, demet çözülmüş ise dileğin kabul göreceğine inanılırdı. Tüm gece boyunca kızlar uyumazdı. Uyuyanın yüzünü boyarlar ya da yorgana dikerlerdi. Ben küçük olduğum için torpilliydim. Bir süre sonra uyuyakalsam da ceza almazdım. Sabah, kuş cıvıltılarına eşlik eden şarkı seslerine uyanırdım. Kızların bazıları, mini demeti küpten olduğu gibi çıkarken hüzünlenir, bazısı bozulan demetten kayan yüzüğünü sevinçle suyun içinde ararken çoktan gelinliğini seçmiş olurdu bile… Ve o su mis gibi kokardı. O bahçe. O zaman…

Bu gece ben de üşenmedim kapıya yeşillik astım. Gül dibine gazeteden kestiğim şekilleri koydum. Tüm dileklerimden ayrı olarak, çok ama çok önemli bir dileğim var çünkü: Annemin en kısa sürede sağlığına kavuşması. O iyi olacak. Moralim yerine gelince ben de sizlere, Makedonya’dan geldiklerinde, zeytini keçi boku sanmalarının hikayesini tekrar anlatacağım. Yarın Ramazanın ilk günü de aynı zamanda. Dua etmek, iyilik dilemek için güzel bir gece demek istiyorum. Bizi de dahil ederek ellerinizi açarsanız çok sevinirim.

*Bayramların Kuyruklu Evi Yıkıldı

https://tazedismacunu.wordpress.com/2012/10/17/bayramlarin-kuyruklu-evi-yikildi/

photo credit @mikaylacompton

 

 Yeğenlerim: Ahmet ve Kenan ❤️🧿

 

 

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Son Derece Kişisel Bir Yazı!

Samimi söylüyorum, romantik bir şeyler yazmak istiyordum.

İzmir’de İzban’a binmeyi sevmemin bir sebebi de Naldöken ve Turan arasındaki bir kısım yolun denize sıfır olması, diye yazıma başlayacak ve iki derin soluk alıp: Hele yağmur yağıyorsa körfeze ve o zarif dansları ile pek ihtilaçlı nice günümü güzelleştiren palmiyeler de varsa manzaranın bir yerinde, diye devam edecek ve araya bir iki espiri sıkıştırayım da okuyucu sıkılmasın kaygısıyla: Ah ah pek tatlış ve minnoş ben, nasıl da mütevazıyımdır, duyan da Hawai’deyim falan sanacak, yazacaktım kendi kendime (küçük burjuva kaygılarım çerçevesinde) gülerek. Bir süre sonra yahu acaba böyle de çok mu hafifledi, sığlaştı metin, hislerimi anlatan cümleler tam da bunlar değil aslında diye kaygılanacak ve: Ancak o anlar: Bir anlık derin, çok derin nefes alma anları demek istiyorum, her şeye değiyor,  diyerek ortamı toparlayacak, anların değer ve önemine değinecek, hatta yetinmeyerek; dahi hayatımıza muhteşem katkılarını dahiyanece örneklerle sıralayacaktım ki yazım derinlerde bir yerlere de (zülfüyare) dokunsun.

Heyhat!!! Hayat izin vermedi… 

İşini doğru dürüst yapmayan, yapsa bile adam kayırma konusunda ipin ucunu kaçırmış cânım ülkemin insanları sayesinde sinirim tepeme çıktı, baktım ineceği de yok, nihayetinde bambaşka bir ruh haliyle sarıldım kaleme (klavyeme)!

Tecrübeyle sabittir; Ege Üniversitesi Hastanesi sistem ve kafa olarak geri kalmış bir hastanedir. İzmirliler hop oturup hop kalkmayın. Hemen atara bağlamayın ve okuyun pliz! Hastanenin demodesi olur mu diye de gürlemeyin! Evet: Olur! Hele çağı yakalayamayanı, sınıfta kalanı süper olur. Teknolojiyi geçtim; Uzman insan kalitesi, teknolojinin de üstünde bir değer sağlık sektöründe. O konuda da mı bir olmamışlık olur: Olur valla. Bu hastane bir üniversite hastanesi olmasına rağmen kesinlikle taşralılıktan kurtulamıyor. Bu 5 sene önce de böyleydi şimdi de böyle. Neden mi?

İlk tecrübemi anlatayım. 4-5 sene önceydi.  Annemi diş hekimliği fakültesine götürmüştük, hem de tavsiyeyle. Adının başındaki doçent ünvanı ile taçlı bir doktor hemcinsime (Muhtemelen bugün sarsılması imkansız profesörlük tahtında kurulmaktadır kendileri). Bu pek neşeli doçent hanım, annemin ağzına iki baktı, bir düşündü ve direkt bilmem kaç adet diş için ‘hepsini implant yapalım’ dedi. Ne bir test istedi. Ne bir iki ek randevu bekledi. Ve bizi, üniversiteye implant tedarik eden birlikte çalıştığı bir adama yönlendirdi. İşin ilginci, bu yönlendirme anından 10 dakika sonra Hakan bey isimli bu adam kantinde bizi bekliyordu.

Hatırlamak bile sinir katsayısımı tavana çıkarıyor: Haydi diyelim bu implantçı ağbiden para/tatil/hediye vs almıyorsun; masumsun tavsiyende! Bre şuursuz: Kalp, şeker, tansiyon ve vertigosu olan birine implant yapmanın (hem de tüm ağıza) binbir türlü test gerektirdiğini, neredeyse açık kalp ameliyatı kadar ciddi bir iş olduğunu bilmiyor musun? Allah’tan bu doçent hanımı, ikinci kez implant için gittiğimiz profesörü uyardı: Bu iş böyle olmaz diye!!! Ve çilemiz şöyle devam etti: Biz gittik geldik. Öyle oldu, böyle oldu. Amerika’da seminer vardı gidip geldiler. Aylarca yaşlı bir insanı dişsiz bekletti. Haydi bekledik. Kader yani!!!! Randevu verdiği gün hastaneye gittik ki; Kendilerinin toplantısı varmış!!!! Aaa yaniii… Ulan haber versene. Her türlü iletişim bilgilerimize sahipsin. Ve nasıl lakayt bir ortam, baba maba deniyor proflara…  O kadar okul okudum, hiçbir hocama baba falan diyecek kadar el ense laubaliliğinde olmadım. Ha diyelim ki olmak istedim, onlar direkt ayar verirdi o ayrı!…

Bu prof namzeti dişçi kadına isyan edince ne yaptı dersiniz,  vicdanı geçtimmmm, görev sorumluluğu, Hipokrat ağabeye verilen söz falan hoppp çöp! Baktı ki ‘Biz hiç eğlenceli değiliz aksine son derece ciddiyiz taleplerimizde’, bırakın özürü falan, oralı bile olmadı. Yoğunum sizi tedavi edemeyeceğim diye mail yani e-posta atarak annemin tedavisini carttt sesiyle ortada bıraktı. Hem de herhangi bir meslektaşına katıyen yönlendirme yapmadan. Biz kaldık mı 4. sınıftan bir öğrenciye. Muhtemelen bu kadın, o bölümdekilere gidip ‘Ben çoç üçüldüm. Yaçlı kadının kızı bana ııı yaptı. Baç gözlerime nasıl üüüü yapıyoo’ falan dedi. Ve bu yüzden çile bülbülüm çile!

Hastalar da pek fena canım lafa gelince.

Gelelim çocuğun yaptığı dişlere; annem bırakın çiğnemeyi ağzını kapayamıyordu. Şikayetlerimizi dinleyen kimse yoktu! Ciddiyim yaa… Koskoca Egeeee Üniversitesi’ndeyiz. Sorun ne? Bize yapılan kötü muameleye tavır göstermişiz. Kadına mail attım ve defim ki ‘Pervasız şımarıklığınızın peşini bırakmayacağım’. Taa bakanlığa kadar şikayet ettim. Sonra bir ton tatsız detay. Hasta hakkını nasıl arayacak? Bir adres soruyorum? Hele ki neredeyse kast sistemi ile iş gören devlet üniversitesi hastanelerinde. Ve özellikle bozacı ile şıracının aynı ipte oynadığı bölümlerde. Ve en sonunda gittik, en özelinden bir doktora yaptırdık. Para var huzur var karşimmmmm durumları!!!

Son tecrübemizin ise dumanı hala beynimde tütüyor: Bakın bir isim veriyorum: Doktor Fatih Orkun Kundaktepe. Gaziosmanpaşa Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde de görev yapıyor. Gidin arkadaşlar. Sade, sakin, bilgili, ilgili. İnsan gibi doktor. Bir de onun komşusu dahiliyeci var, eski usül: Hastayı azarlayarak muamele eden doktorların ekolünden. Agresif bir adam. Sizi bakanlığa şikayet edeceğim deyince de geri adım atan falan. Eski Türkiye olayı.  Fatih Bey biz dahil giden herkesle harika bir şekilde ilgilense de, diğerlerine nisbeten pek cillop bu hastanede de herkes işini hakkıyla yapmıyor tabii ki! anneme midesi için 1.5 ay önce endoskopi yapıldı. Ardından da İzmir’de özel bir hastanede Emar. Ancak iki tahlil arasında dağlar kadar fark var. Dolayısı madem İzmir’desiniz,  en temizi Ege Üniversitesi’ne gidin dediler. Tanıdıklar aracılığı ile bir profesör bulduk. Parası neyse verdik. 1,5 ay içinde 2. endoskopiyi yaptırdık.

İşlem bitti. Annemi dinlenmeye almışlar. Ben mal gibi başındayım haliyle. Elimde telefon Dergilik uygulamasından bir şeyler okuyorum. Yarım saat ayılmasını bekledim. Prof’un hemşiresi girdi çıktı. Oradayım yani: 1.80 cm’lik halimle. Neyse, bu dedi ki annenizi uyandırmanız lazım. Gidin artık. Aynen bu kelimelerle: ‘haydi haydi evde uyusun’ :) Atıyorsam namerdim. Haliyle ite kaka uyandırdım. Hazırladım falan. Gitmeden de sordum: Pekiyi sonuçlar, bundan sonra ne yapacağız? 6 nolu bilgi işleme gidin oradan kağıtları alın, dedi. O kadar mı diyerek sorumu yeniledim. Evet, dedi. Şaşırdım. Ama burası üniversite. Adı büyük. Kafası gidik. Zira Taksim’deki hastanede endoskopiden sonra kağıtla, onla bunla falan uğraşmıyorsunuz. Test için odaya giriyorsunuz. İşlem tamam. İki haftaya her şey e-nabız’da görülebiliyor.

Neyse, gittim 6 nolu bilgi işleme aldım belgeleri. Doktoru aradım. Açmadı. Annem fena. Açlıktan şeker tavan. Bir şeyler yedirdim. Mesaj da attım doktora. Bu arada kağıtları okudum. İlk endoskopiden bir farkı yok sonucun. Parça da alındı. Esas onun sonucu önemli. O da iki hafta sonra çıkacak. Ha bakın neyi atlıyorum: Akşama 19’da uçağım var. Yani bu işleri ucu ucuna hallediyorum. Doktoru bekledim yarım saat falan baktım ses seda yok. E annem de iyice kötüledi, ev yoluna koyulduk. Eve vardık varıyoruz, ‘Kim aramış uygulamasından’ mesaj geldi. Doktor aramış. Sürekli arıyorum meşgül. İzban’dan tam indim, bu kez de doktor aradı.

Efendim  diyor ki ‘Ayşegül hanım; hemşire olan yani, size parçaları alıp test için teslim edin demiş olmalı, ben de diyorum ki demedi. On saat gözünün önünde oturdum ve hatta bundan sonra ne yapacağımızı ben sordum. Sadece sonuçları alın dedi 6 nolu gişeden. Profu, Ayşegül’ü nasıl koruyor: İm ren dim!!!!!! Demiyor ki kusura bakmayın hemşire hanım sizi eksik bilgilendirmiş. Doğru yönlendirme yapmamış. Diyor ki, geri gelin, parçaları alın. Test için teslim edin. Ama uçak, ben var gecikme, e geldik de eve!!! Burası Türkiye bebem!!! Tite tite geri döneceksin. Eksik bilgi veren hemşire totosunu yayarken sen onun yüzünden uçağını kaçıracaksın belki de: Yoksa test çöp!!!! Kalktım gittim.

Mideden alınan parçayı almaya gittiğimde anladım ki, meğersem ben bu Ayşegül’ü hiç görmemişim. Kadın yanımıza bile uğramamış.  Bize ‘Haydi canım gidin’ diyen hemşire, kimse kim! Nasıl bir kafaysa… Ayşegül’e de belli ki prof bir iki kelam etmiş. Suratsızca ‘benim hatam’ dedi. Utanmasa bulsaydın beni. Ne gidiyosun ki? İnat et. Israrcı ol davanda diye fırça atacak. Prof da bozuk. Bin kunduz yani sayın seyirciler!!!! Haaa maç bitti sanıyorsunuz değil mi? Yok değil.

Ben bu parçayı aldım. Nasıl verdiklerini de fotoğraf olarak koyacağım. Taaaaaa başka bir binada, 3 ayrı kişiye sorarak patolojiye ulaştım. Sıra numarası aldım. Bekliyorum. Şimdi bu bekliyorum kelimesi var ya, siz onu kafanıza göre çoğaltın. Bekliyooooooo yapın, bekliyorrrrrrr yapın. Pekliyoorrrlardıı beklemelerce yapın. Yani öyle. Hasta bakıcılar geliyor ellerinde 100 tane test numunesi, tanıdıkları geliyor zırttt araya alınıyorlar falan bekliyoruz. Kalabalıklaşıyoruz. Kalabalalıklaştıkça da sinirler geriliyor. Çünkü asla ve de asla yeni bir hastaya sıra gelmiyor. Öte yandan adı üstünde bir hastanedeyiz. Herkesin hastası, acelesi, sıkıntısı var. Sadece patoloji kayıtlarını yapanların yok. Zira 4 kişi çalışması gereken yerde, çay may içme arası derken daima 2  kişi var.

Sanırım yarım saat 45 dakika arası bekledim. Neden? Elimdeki korkunç görünümlü tüpü teslim etmek için. İşlemlerim yapıldı ve kabuldeki kadınlardan biri çığıran bir sesle dedi ki: Makine bozuldu. Herkes tekrar sıra alsın. O anda mucize bu olmalı dedim. Ben, evet şanslı bennnnn, kaderime bin teşekkür babında şükrana denk hızlı adımlarla şakır şakır yağan yağmura kendimi atarken, zombileşen hasta ve yakınları veznedeki kadınları öldürmeden çiğ çiğ yemeye başlamıştı.  İşte böyle bir haber duymuş ya da okumuşsanız ben oradaydım! Tekrar İzban’a bindim ve Bayraklı-Turan arasından geçerken denize bakmayı unuttum ama dedim ki: Yazayım ben ya! Hiç kimse okumazsa, bu ülkede hiçbir şey yolunda gitmezse, hiçbir şey olamazsak tembelliğimizden ma-ülke; bari bana terapi olur! Sizin kulağınıza da küpe!!!

Şu koskoca ve gayet fani bloğumda bir adet de yağmur sever Vildan Hanımların fotoğrafı olmasın mı? @_vildancetin_ #vildançetin #Como #İtalya

sadece bu fotoğraf: @ibrahimcalisto instagram hesabından

ege üniversitesi gatroentroloji ege üniversitesi gastroentroloji

 

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın