Hemşire İmparatorluğu!

Blog maceram, 19 Mayıs 2011 tarihli ‘deus Ex Machine-Ölüm Makinası’ yazısı ile başlıyor. En az yazı yazdığım sene 2013. Sadece 3 yazı var. Belki bir gün nedenlerini yazarım: Kendime de ‘sakın bunları bir daha yapma hatırlatması’ ile! En çok 2018’de yazmışım: 15 tane. He maaşallah bana! En üretken olduğum dönemlerden de biriydi. Darısı diğer senelerin başına!

Gelelim bu seneye: Son yazım, 31 Mayıs 2019 tarihli, yaklaşık 4 aydır bloğuma yazmıyorum. Daha doğrusu yazamıyorum. Zira:

Bu sene çok uzun geçiyor!*

Açıkçası hem uzun, hem de tercih etmediğim şekilde katmanlarla dolu bir sene geçiriyorum. İzmir-İstanbul arasında büyük kırılmalarla yaşadığım çeşitli hayatlarımda, birbiriyle gayet alakasız ruhani ve maddi pozisyonlara bürünmek zorunda kalıyorum. Ve haliyle, normal gidişatta denkleşmediğimizden pek yakın durmadığım insanlarla hemhal olma fırsatı buluyorum. Bu insanların büyük bir kısmını hastalar ve yakınları oluşturuyor. Diğer kısmını da sağlık personeli! Başlıktan da net olarak anlaşılacağı üzere bu yazı sağlık sektörünün ara elemanları olan ve son derece önemli bir mesleği icra eden hemşirelerle ilgili. Ha bir tarafından da doktor ve hastabakıcılarla elbette.

Sus! Susarsan, Sıra Sana Daha Çabuk Gelecek!

Sus! (Ma)… Sustukça Sıra Sana Gelecek!

Hastanelerde iki önerme var. Yukarı yazdım. Bu iki önermenin temeli de susmak üstüne kurulu. ‘Sus’ yazan bir poster vardı eskiden hastanelerde hatırlarsanız.  Bence son derece anlamlıydı. Bir hemşire ki sonradan öğrendik o bir modelmiş, elini ağzına götürmüş ‘sus’ işareti yapıyordu. Hepimiz bir yerlerde denk gelmişizdir. Kurtlar Vadisi’nde bile gözümüze soka soka metaforlarca şeettiler bu fotoyu. Hala bu fotodan kusmadıysanız, yaşadıklarımı bu motif üstünden aktarmaya çalışacağım. Sıkılırım bu konulardan diyorsanız da haklısınız. Ancak emin olun ki: Bir gün sıra size de geldiğinde sıkılacağınız kadar sıkıcı değil yazım.

Hastane ve hastalık tecrübem annemin süreciyle sınırlı olsaydı belki bu yazıyı yazmak için yeterli bulmazdım kendimi. Lakin karşılaştırmalı edebiyat gibi karşılaştırmalı sağlık sektörü tahlili yapmak da ‘güzel sanatların’ bir dalı olarak görülmeli bence ve ben sağlık sektörünün iki zıt ucunda tecrübeler yaşamış biri olarak, bu tahlili net olarak yapabilirim diye düşünüyorum. Neden mi?

Yakınlarım bilir: Süper hastalanırım! 

(Çok eski bir takım zamanlarda!) Böyle çat diye fantastik teşhislerle hastaneye yatırılır, kaldığım süre zarfında, tam ölmek üzereyken oram buram kesilmek suretiyle hayata bağlanır ve salıverilirdim: Berbat psikolojimle baş başa. Bu tecrübelerimin hepsini, özel hastane konforu ile yaşamanın nasıl bir ayrıcalık olduğunu geçen günlerde çok daha iyi anladım. Tabii ki,  özel sağlık sigortasının sağladığı konforlarla dolu o lüks ve steril hastaneden çıkmakla hastalık bitmiş sayılmıyor biliyorsunuz. Bir de bunun nekahat süreci vardır. İşte en iyi becerdiğim hallerden biri de buydu. Süper bir hastaydım. Bakan kimseyi katiyen kanırtmazdım: Kanlı kanlı dalak yemişliğim dahi vardır değil mi Şelale Şehnaz Sam’cığım? Üstelik bunu yememi şart koşanlar tepemde dikilmiş, ay çok iğrenç görünüyor be, tatlışlığında nahoş cümleler kurarken. Duyuyorum ama sizi, bile demezdim. Minnak lokmalar halinde sabırla o dalağı yerdim. Ne didişicem be, derdim kendi kendime: Sonuçta onların dedikleri olacaksa yani…

Gelelim bu zamana!

Annem, malt lenfoma teşhisi ile uzun bir süredir Bozyaka Devlet Hastanesi Hematoloji servisinde tedavi oluyor.  Doktoru Prof Dr. Oktay Bilgir. Kendisini pek görmedik açıkçası. Genellikle asistanları bizimle ilgileniyor. Kontrole gittimiz zamanlarda, kendisini sorduğumuzda ise 7. katta yatan hastalarla ilgileniyor, deniliyordu.  Cennet-Cehennem 7 kat falan ya. Dante de var işin içinde. Sayı böyle kodlu zihnimde, 7. kat İzmir Hilton gibi geliyordu bana. Annem de 21 günde 1 o katta kemoterapi alıyor ya!  Aslında Dante: 3-7-22 esasında kurmuş eserin yapısını. Annem ilacı 22 günde 1 alsaydı ooo süper bağlantı kuracaktım!  Kısmet değilmiş. Ama bu kısmetsizlik 7 sayısının Türkler için de dahil önemi değiştirmiyor değil mi?

Yaaaa… Yine yapıyorum aynı şeyi ve konuyu saptırıyorum!

Ne diyorduk! Annem her kemoterapi öncesinde ve sonrasında kontrole gidiyordu. İşte bu son kontrollerinden birinde çat diye doktorun kapısında bayılmış. Gelinden çok kızkardeş kategorisinde gördüğüm Elver aradı. Annem acilde yatıyor. Hastaneye yatış verecekler, gel diye. Gecelik, pijama, nevresim al getir falan. Not düşeyim, tabii ki rekakatçi de benim. Hayatında hiç hastanede yatan bir hasta bakmamış ben. Du bakalım, dedim kendi kendime bunun da altından kalkarız evvelallah!

Annemi ilk defa böyle görüyorum.

Annemi apar topar iç hastalıkları bölümüne ait 6. Katta bir odaya alıyorlar. Odada 2 hasta daha var. Özel oda 1 tane. O da dolu. İsteseniz de oda yok yani! Hee bu arada annemin de bilinci yok. Evet konuşuyor ama uzayda. Uranüs Mars arası bir yerde. Bana Aysel diyor. Kuzenim sanıyor. Perdelere dokunuyor. Bunlar pis, diyor. Çıkarın klorağa yatırın. Kırmızı kova var. Orada dursun. Tatlı tatlı da gülümsüyor ve aynı andaaaa, kolundaki katateri sökmeye çalışıyor ve söküyor da! Her yer kan. Yenisi takılacak. Bağırsan ne yazar. Hemşireler ‘cool and the gang’ bebeim! Allah’tan yan yatakta refakatçi bir ‘Gül Abla’ var. O profesyonel bir bakıcı. Şeker hastası genç bir kadına bakıyor. Benim şaşkın tavuk hallerime kıyamayıp yardıma geçiyor.

Çünkü o herkesi tanıyor.

En çok da hastabakıcıları. Onların yapması gereken her işi Gül abla yapıyor. Yerleri paspaslıyor. Zira bu hastanede pislenen yerleri paspaslamak hastabakıcıları çok sinirlendiriyor: Neden yerler pisleniyor ki odalarda? Neden? Uslu uslu otursalar ya şu hasta denen iğrenç insanlar? Mesela annem; içirmeye çalıştığım çorbayı tek bir el darbesiyle dökmese! Zarif bir edayla ve hoşsohbet tavırlarla içse ya o çorbayı. Ama içmiyor. Gıcık şu hasta takımı. İnadına döküyorlar çorbaları yere.  Gül abla, haklı olarak çok sinirli hastabakıcılara hiç kızmıyor. Bu sizin işiniz, dırdırı kesin de silin şurayı, demiyor. Ay biz yaparız ne olacak yahu, diyor. Yerleri biz siliyoruz. Mesela mesela; Annem tuvalete gidemeyeceği için bu duruma kimse müdahale etmiyor. Hemşireler demiyor bile; Bu kadının bilinci yok, tuvalate nasıl gidecek. Hem neden bilinci yok? Doktorlara desek mi? Bunu sizin söylemeniz lazım: Hem de papağan gibi sık sık. Ama öyle yapınca da çok sıkılıyorlar falan. Ama öyle yapmazsanız da unutuyorlar. Neyse!  Anneme alt bezini Gül abla akıl ediyor ve  bağlıyor. Falan filan.

Bu arada unutmadan yazayım. Tuvalet leş! Pis. İğrenç! Neden mi? Koskoca koridordaki üç tuvaleti aynı anda kırıp dökmüşler. Sadece biri çalışıyor. O da koridorun bize göre en sonunda. Yani üniversite mezunu olmaya, mimarlık/mühendislik vs okumaya gerek yok; ağbi aynı anda 3 tuvaleti de kullanılamaz hale getirmesek nası olur? Diye düşünmek için. Hastalar falan nereye şey edecek, diye sormak için alim olmaya gerek mi var? Haliyle 4. tuvalet leş! Biz hastanedeyiz. Son derece ciddi bir hastamız var. Diğer hastalar da benzer durumlarda lakin hijyen uzakta bir ütopik ada!

Gündüz işler daha kolaymış bunu gece anlayacağım.

Yeni açılan damar yolundaki bıtbıtı da çıkarmaya çalışan annemin durumu gittikçe ağırlaşıyor. Hiç kıpırdadan elim elinin üstünde bekliyorum. Yeter ki oynatmasın o eli. Beklemeye razıyım. Ama tutturuyor tuvalete gideceğim. Anne alt bezin var diyorum. Yok! Allahım nasıl bir inat. Bilinci yok ama inadı var. Hemşireyi buluyoruz. Kan pıhtılaşabilir diyor eğer kapatırsak. Ama demiyor ki, tamam, madem teyze bunu istiyor ben de sizinle geleyim. Tuvalete birlikte gidelim. Ben kanı tutarım. Çıkarmayalım kataterden. Onun yerine, çat diye bir güzel kesiyor kanı. Biz tuvalete gidiyoruz. Dönüşte katatere tekrar bağlanıyoruz ama o da ne? Kan pıhtılaşmış, gitmiyor. Artık bir işim daha var. Sürekli kan pompalamak. Mecburrrr yapacan! Yapma da göreyim. Allahtan Gül Abla var. O beni seviyor. Anladı uzaydan geldiğimi. Zaman ilerliyor. Kan bitmiyor. Gül Abla dayanamıyor. Hemşireyi çağırıyor. Hemşire geliyor, kan tam bitmeden söküp alıyor.  Öyle yorgunum ki!

Annemin bilincinin hala kapalı olması, şikayetlerim üstüne gelen asistan doktoru, kontrol etmek zorunda bırakıyor. Doktor durumu çözemiyor. Saat 05 gibi tomografi için gideceğiz. Uyumamam lazım. Saat 04.00 civarları. Bir fark ediyorum ki annem öyle bir terlemiş… Öyle bir terlemiş… Böyle bir yatak, pike, yastık ıslanması yok. Koridorlarda da kimse yok. Hemşireler zaten yok. Gül Abla odalarına bak, diyor. Kapıyı çalıyorum. Önce kibarca. Sonra hızlıca. Gümbürdeterek. Koridor inliyor. Hemşire herhalde odada yok diyorum. Diğer odaya bak diyor Gül abla. O kapıyı biraz çalınca, kadın hemşire uyanıyor. Mızıldanmama, bu ne rezalet, hasta ölse kimse duymayacaklarıma falan çok bozuluyor. Yine de tatlı biri. Haklısınız falan diyor. Erkek hemşireyi nasıl yapıyor bilmiyorum ama  uayndırmayı beceriyor. Çalarken koridoru inlettiğim odadan erkek olan hemşire çıkıyor ama kızgın!

Güzellik Uykusu Bozulmuş!

Hastabakıcılar yine yok. E çarşaflar, yatak ne olacak… Serumu takan hemşire bununla biz ilgilenmiyoruz diyor. Çarşaf ihtiyacınızda ‘vermemmm’ diye tutturan ama tanıdıkları olunca devlet malını şahane şekilde ‘veren’ ve o çok kıymetli çarşafların olduğu odanın kapısında anahtarları bırakıp güzellik uyksuna dalan hastabakıcıya ilk defa ‘gıyabında’ teşekkür ediyorum. Kapının üstünde bırakılan anahtarları trık diye çeviriyor ve iki yastık, bir çarşafla kılıflar falan alıp odaya geliyorum. Kim mi yardım ediyor: Gül Abla! Hastabakıcı ya da hemşireler çok yoğun uykudalar!!!!

5’e doğru tomografiye iniyoruz. İnerken olanları, indikten sonraki hislerimi falan yazamayacağım, zira benim de bir kalbim var! Ve ağlamamalıyım. Metanetli olmam lazım. Çünkü anlıyorum ki: Devlet hastanelerinde ‘Refakatçi: Her şey!’ Bu konuda gram fikriniz olmasa da, tite tite öğretiyorlar. Sabahki sürpriz de şu: Meğersem herkes evden, pike-çarşaf-kılıf vs dışında, çatal-bıçak-bardak da getiriyormuş. Yemek dağıtan kadın plastik çatak bıçak bile vermiyor. Yokmuş! Kim yapıyor lan bu ihaleleri? Kimler kazandırılıyor?

Kul dara düşmezse Hızır yetişmezmiş. Ana! Bir fark ediyorum ki bizim odada su ısıtıcısı var. Torbalı’dan annesiyle yarışmaya katılan yan yataktaki Nuran Abla, ki bütün gece uyudu, kılı kıpırdamadan hem de, tebrik ederim buradan kendisini: Manyak bir ihtiyacımız olacaklar hazinesine sahip. Her şey var. Çatalından kaşığına, çayından, kahvesine… Bana kahve ikram ediyor. Açılayım diye. Çünkü uykusuzluktan perişanım. Başım sürekli öne düşüyor. Çekirdek kahve alıp evde çeken ve koskocaaaaaaa Cihangirlerde ağız tadına uygun kahveci bulamayan ben üçü bir arada içiyorum. Bim’den alınma:) Baya bayaaaa böyleee uyumlanıyorum…

Darwin amcayla sessiz bir sohbet eşliğinde…

Kahvem bitti bitecek, sabah ilk nörolog geliyor, tecrübeli bir adam. Beğeniyorum. Çeşitli testlerden sonra anneniz iyi diyor. Nörolojik bir sıkıntı yok. Sonradan anlıyoruz, sizin de aklınızda olsun: Bilinç kaybı meselesi de şu. Kemoterapinin vücuttaki tuzu emmesinden mütevellit, sodyum oranı sıfırlanınca ve bir de annem hastaneye giderken şeker hapını almayınca al sana unutulmaz bir gece! Ancak hastanede kalacağımız ortaya çıkıyor. Annemin kanında enfeksiyon var. Ve çok şükürrrr bilinci geri geliyor. Gece ile ilgili biçbir şey hatırlamıyor haliyle. Olanları dinleyince utanıyor falan. Ortalık sütliman. Bizim odanın kapısının yanında bir adet mini buzdolabı var. Üstüne 7-8 tane plastik eldiven kutusu konulmuş. Kısa saçlı, tombik bir hemşire var. Sokakta görsen sevinli bile. Sabah geldi. Onları tek tek almaya başladı. Neyi mi? Hı. Evet eldiven kutularını. Önce anlam veremiyoruz. Kapıdan göz ucuyla bakıyorum. Annem görüyor musun diyor, evet diyorum, hemşire iki koca torbaya doldurduğu malzemelerle akşam üstü 6. Kattan evinin yolunu tutuyor. 10 liradan eczaneye satsa, 70 tl. Fena para değil. Haftada 3 kez yürütse, ki bunu ilk kez yapmıyodur, 240 tl. Fena para değil, demiş miydim? Biz vergi ödeyenlere ait olsa da!

O gece halam imdadıma yetişiyor. Hadi sen dinlen diyor. Dinlenmek mi, ben de hastaneye yatmak istiyorum. Direkt psikoloji servisine. Uyutun beni, diye hönkürerek.

Bu arada annemin doktorunu daha doğrusu asistanlardan birini darlıyorum. Neden neden neden, diye. Valla anlatıyor. Hiç surat asmıyor. Bozulmuyor. Ben doktorummmmmmm doktorrrrr bi’ton işim var, kes sesini de, işimizi yapalım, bakışı atmıyor, nidası çıkarmıyor: Açıklama yapıyor. Ama ben hala o hastanenin bir ‘Hemşire İmparatorluğu’ olduğunun ayırdında değilim. Zira, sonradan anlayacağım üzere burada her yol hemşirelerden geçiyor. Onlar ne kadar izin verirse, o kadar rahatsın. Onların bir altında da ‘hastabakıcı prens ve prensesler’ var.

Biz kim miyiz: Çokoprens ve prensesler, yani refakatçiler!

Ertesi gün, Allah yüzümüze gülüyor. Haliyle ben, başımıza geleceklerden habersiz, o an öyle sanıyorum. Bir level atladık. Aynı kattayız ama iki kişilik odaya geçtik. Cennete az kaldı. Rabbim izin verirse bir kaç güne 7. kattayız.

Orası Hilton! Ahshshshshshshshshshshsh J

Kafa gidip geliyor bende haliyle. Durum o!

İki kişilik odadayız. Kırmızı deri koltuklar, kâh açılıyor yatak oluyor, kâh uzanma ve kitap okuma koltuğu. Hohoyyytlarcaa bir durumJMutluyum. Lakin, o iş öyle değil. Yan yataktaki teyze 87 yaşında. Yemek yemesi hatta su içmesi bile yasak bir hasta. Sabaha karşı 04’te bir teste girecek. Minicik bir kadın zayıflıktan; fakatttt bir çene, bir asabiyet, bir susmama hali. Kadının kızı, refakatçi. Kızına ettiği en kibar küfür: Hırsızlarr paramı çalıyorsunuz, ikincisi orospuuu… Devamına girmiyorum. Refakatçi kadın 60’larında. Danimarka’da yaşamış. Elele verip, hastaneyi gömmeye başlıyoruz. Konu da malzemeleri yatakta unutan hemşirelerden açılıyor. Refakatçi abla diyor ki, Danimarka’da doktorlar her şeyi yapar, asla gocunmaz, öyle süperdirler, böyle şahanedirler falan. Aşşaaaaa kalır mıyım? Hemen atlıyorum, havalı şey ben, Amerika’da böyle İngiltere’de şöyle falan diyorum. Yerim benim havamı!

Hayaller Danimarka! Gerçekler Bozyaka SSK!

Veee geliyoruz bir başka Türk halkı gerçeğine. Saat 23:38! Bu bizim yan yataktaki Danimarkalı ablanın ziyaretçileri geliyor. Yeminle! Ellerinde su ısıtıcısı, börek, çörek! Piknikimsi bir parti yapacaklar. Bir kapalı teyze. 30’lu yaşlarında bir adam ve 20’li yaşlarında bir kadın.   Teyze, su diye inleyen yaşlı kadına elinde bardak yürürken bir yandan da ‘Hastaya su vermek büyükkkkk sevaptır’ diyerekten tam su verecek dayanamayıp atlıyorum, teyzeeeeeee ne yapıyosun teste girecek o! Hem bu saatte ne ziyaretçisi yahu, diyorum. İki saattir Danimarka falan diyosunuz, çağdaşlık diyorsunuz, dünyanın hiçbir yerinde Zimbabve dahil bu saatte bu kadar ağır hastalara kimse ziyaret edemez, Danimarka’da ise önce şuur testi yapar, sonra da toplum zararlısı teşhisi ile hapise atarlar. Genç kadın feci bozuluyor bana. Atara geçecek, diyorum ki, hemen gitmezseniz polis çağırırım, dinsizin hakkından imansız gelirmiş. Cidden de öyle oluyor. Bana atara kalkan kız kim? Yaşlı teyzenin torunu. 9 Eylül Üniversitesi Arkeoliji mezunu!!!!!!!  Adam da damat adayı, manavmış. Kızın nişanlısıymış. Sevap kazanma heveslisi teyze de kaynana namzeti. Bunları yarın öğrenicem. Kimden mi? Teyzenin küçük kızından, yani bu atarlı kızın anasından.

Hee hemşireler mi? Onlar uyuyor. Yorgunlar. Ortada bu kadar gürültü var ama hastane personelinden kimse yok! Memorial Hastanesinde yattığımda kuzenlerimi utanmadan odadadan kovan hemşireler neredesiniz? Ki saat daha 17:00 değildi!!! Burası rahat. Parti versek, kimse gelip nooooluyo be demez! Teyze bütün gece konuşuyor. Kızına vuruyor. Kendine vuruyor. Susmuyor. Sus mu yor! Teste dahi sokamıyorlar. Minicik halbuki. Küçücük kalmış. Kızı ise annesinin demans olduğunu kabul etmiyor. Bu arada sabah Gül Abla ziyaretimize geliyor. Danimarkalı ablaya diyor ki, hemşirelere söyleyin annenizi bağlasınlar. Pencereden atlayacağını söylüyor. Kadın oralı olmuyor. Hatta atlasa da kurtulsak falan diyor. Yeminle!

Ve teyze 6. Kat penceresinden atlamaya karar veriyor. İntihar edecek!

Nasıl mı oluyor da oluyor. Efenim anlatayım: Doktorlar sabah vizitesine gelmeden önce odalar jilet konumuna getiriliyor.  Kimler mi yapıyor? Herhalde refakatçiler. Başka kim olabilir ki? Biz 7. Kata ait olduğumuzdan bizim doktorlar başka. Onlar sonra gelecek. Bu arada teyzenin doktorları odaya giriyor, çıkıyor. Refakatçisi dışarıda. Bizim doktor geliyor. İlk defa Prof Dr Oktay Bilgir’i görüyorum. Ona bir şeyler sormam lazım! An ne me ne ler o lu yor dok tor bey, diyeceğim? Tam diyeceğim, sahne şu: Odanın kapısındayız. Doktorun sırtı dönük. Yanındaki iki asistanın da öyle. Ben odaya bakıyorum. Annemin sesini duyorum: Vildan diyor. Annem Vildan derken n harfine vurgu yapınca daima bir sıkıntı vardır. Bu Pavlov’un köpeeeee styla bildiğim bir durumdur, gayriihtiyari odaya bir bakıyorum, bakmamla kalbim yerinden fırlıyor. Önden cama doğru koşmaya başlıyor. İlk defa kalbimi dışarıda atarken görüyorum. Tüylerim diken diken: Teyze kalorifer peteğine binmiş kendini aşağıya atacak. Öncesinde bastonunu atmış bile! Teyzeye belinde asılıyorum. Oktay bey, hiçbir şey söylemeden yanından içeri fırlayınca ilkkin durumu anlamasa da, beni öyle teyze elimde görünce durumu anlıyor. Ama cool yani. Hiç heyecan yapmıyor. Ben bitiyorum!

Fabrika ayarlarım hiç bu kadar geri dönülmez şekilde bozulmamıştı!

Teyze ile ilgili devam programını anlatmayacağım. Çok üzülüyorum hala! Sadece şunu söyleyeyim. Doktorlardan teşekkür alıyorum ve de terfi: 7. Kata çıkacağız. Ve teyzeyi de eve gönderdiler. Gününü bekleyin, diyeL

Nihayet 7. Kattayız!

Burası steril. Temiz. Odalarda TV var ki bence olmasa daha iyi, buzdolabı var. Açılan refakatçi koltuğu var. Biri yastığını hacılamış olsa da! Ki sonradan bulduk. Üstelik bu kattaki hastabakıcılar da daha tatlış sanki! Gündüz hemşirelerin evlerinde gibi son derece yüksek sesle dinlediğini dandik Türkçe pop şarkıları bile ‘Ossun’ kıvamında dinliyorum. Zira onlar melodiyi duyuyorlar ama o melodi odalara gürültü olarak geliyor. Dert değil yaaaani! 7. kattayız evvelallah!!!!

Yan yataktaki teyzenin refakatçisi; gelini. Tombik bir arkadaş. Biz cam kenarındayız. Kuzenlere falan foto atıyorum. Hilton’dayız diye. Hala espri yeteneğim olmasına şaşırıyorum. İnsan her hale adapte olan mahlukattır, diye ahkam falan kesiyorum kendi kendime. Neyse… Refakatçi tutturuyor: Camı açar mısın, diye. Diyorum ki, annem arada teste, tuvalete falan çıktığında açalım, çok terliyor ve bedeni hassas, zaten sürekli ağızlıklı görüyorsunuz…. Uzatmayayım ne oluyorsa, kime ne diyorsa, kadın hemşirelerden biri içeri giriyor. Oda havasız, diye. İçimden diyorum ki, ben de salağım zaten farketmiyorum. Dışarıdan ise, birazdan annem tuvalete gidecek o gittikçe her defasında açıyorum zaten, diyorum. Hem 7. Kattayız. Püfür püfür esiyor 5 dakikada oda tamamen temiz havayla doluyor da diyorum. Hemşirenin hiç hoşuna gitmiyor itiraz etmem. Bin kunduz! Sus kuralını yine ihlal ediyorum yani. Cereyan yapan odada camı açmıyorsunuz diye refakatçinin gazıyla kanser tedavisi gören birinin yatağını değiştirmekle tehdit eden bir hemşire, düşünün! Cidden tehdit etti! Ben oradaydım. Ama ama 7. kattayız. Hani burası Hüüüüülton’du? Valla değil. Orası bir ‘Hemşire İmparatorluğu’! İtiraz mı ettiniz, sus kuralını mı ihlal? Haaaaa!!! ‘Suratımı asayım, sorularına cevap vermeyeyim de gör’ hemşireleri her yerde!

Aslında bu yazıyı yazmak aklıma gelmezdi!

Ta ki Hilton’a geçtik nihayet esprileri ile Hematoloji katındaki odamızda şu sohbete kulak misafir ve dahi müdahil olana dek!

Yan yataktaki Harmandalılı teyzenin yanan gelini eve gitmişti. Teyzenin tatlış kocası refakatçi kalıyordu. Bu arada olması gereken saatlerde ziyaretçileri geldi. Bir kaç yaşlıca teyze. Bu sırada teyzenin serumunu değiştirmeye, renkli gözlü, uzun koyu kahve saçlı güzelce bir hemşire geldi odaya. Serum falan değiştiriyorken, bu ziyaretçi teyzeler, sus kuralını bilmedikleri için kıza dediler ki: Ayyy kızım ne hayırlı meslek seçmişsiniz. Ne güzel! Kız büyük bir suratsızlık ve kabalıkla teyzelere, mesleği ben seçmedim o beni seçti, dedi. Teyzeleri bir güzel haşlarken dayanamadım, anlamadım dedim; meslek sizi nasıl seçti? Sus kuralını feci şekilde ihlal ettiğimi bildiğim halde kendimi tutamamıştım, tripli ve atarlı bir bakışla, çünkü aldığım puan buraya, hemşirelik okumaya yetiyordu, dedi. Dayanamadım. Bazı puanlar bazı yerlere yetse de, o işi tercih etmeyebilir insan, dedim. Çünkü bazı işleri sevmeden yapmak mümkün değil! Kız ne yaptı, dersiniz? Haklısınız demiş midir? Ahshshshshshshhshs… Al bir düşman hemşire daha! Bozyaka SSK’nın zindanı olsa içine ilk atılacak refakatçi de ben!

Sus, Kuralını İhlalden, Zindanda Sürekli!

Açıkçası yaratıcı yazım dediğiniz iş, çok ama çok zorlu süreçleri barındırıyor. Yıllardır bu işten ekmek yiyorum. Çok farklı sektörlerden, ilginç ötesi talepler de dahil, başka başka kafalarda çok fazla müşteri ile çalıştım. İş arkadaşlarım da kafaları en gidiklerden haliyle. Zor yani!!!! Ancakkkkk… Bazı meslekler cidden psikolojik dayanıklılık testi gibi. Doktorluk, polislik, hemşirelik mesela. Bu meslekleri de zoraki seçmek, eh puanım buna yetti diye o bölümü yazmak cidden şuursuzluk! Haydi diyelim ki 18 yaşında biri bunun idrakinde değil, aileler hiç değil; devlet idrak ettirecek! İdrakinde olacak. Bu bölümleri yazanları özel psikolojik testlere ve ruberu (yüzyüze) görüşmeye alacak.

Zannımca, sorular da şu minvalde olmalı:

1-Cânım; seçtiğin bölümde sürekli hasta insanları göreceğini biliyor musun?

2-Bu hasta insanların bir bölümünün ölümcül derecede ilerleyen hastalıkları yüzünden çektikleri acılara mesafeli dururken aynı zamanda şefkatli davranabilir misin?

3-Bu şekil hastaların, tüm meslek hayatın boyunca günde 100 yılda milyon kez karşına çıkacaklarının farkında mısın?

4-Bu hasta insanlara refakat edenlerin, yakınlarının, çok sevdikleri bir insanı acı çekerken görmekten dolayı son derece hassas sinirlere sahip olduğunun idrakine varıp davranış modellerini bu şekilde ayarlayabilir misin?

4-Hasta yakınları veya hastalar arasında şiddet eğilimi olanları fark ederek, dayılanmak, sidik yarıştırmak yerine gerekli birimlere zamanında haber vererek önlem alabilecek öngörü ve hassasiyete sahip misin?

5-Bir süre sonra hasta göre göre katılaşarak kendi duygu dünyanda yarattığın katılıkla karşındaki insanlara duyarsızlaşarak acımasız davranmaya meyil edebilir misin?

6-….. Yoruldum. Devamını da siz doldurun lütfen.

Şahsen üniversite sınavında yazmayı asla düşünmediğim bölümlerden biriydi tıp! Zira ben empati kuran tip insanlardan olduğumdan hasta veya yardıma muhtaç birini gördüğümde, yardım edemezsem evde ağlamaktan kendimi kaybedelirim.  İnsan kendini bilecek ve o meslekleri yazmayacak arkadaş!

Başta karşılaştırma demiştim. Onu da yapayım. Her ay, 420 tl özel sağlık sigortam için yatırıyorum. Yıllık toplamda 4500 tl’ye yakın bir para (dolara vurursak: 785 usd) ödüyorum ve çok ko yu yor! Ve bu meblağ 1. Derece hastaneleri kapsamıyor. Yani Amerikan vs gibi hastaneler poliçemde yok. Düşünün nasıl bir kol böreği! Ancak yaşadığım 1 haftalık tecrübeden sonra, hiç ses etmeden tıkır tıkır ödeyeceğimden emin olabilirsiniz. İnsanca yaşamayı geçtim, paranız yoksa insanca hastalanmanın bile mümkün olmadığı bu ülkede, ne yapıp ne edeceğim, o parayı ömrümün sonuna kadar Alianz’a ödeyeceğim. Ki bana haksız yere kazık atmalarına, haksız yere poliçeme şerh koymalarına karşı! Zira sistem böyle ve ben, mutsuz insanlar yüzünden daha mutsuzlaşan biri olmak istemiyorum.

Not: Kanser yüzünden yaşamını yitiren güzel ruh Neslican Tay’a da Allah’tan rahmet diliyorum. Evet Neslican, saçımı seviyorum. Kilomu, boyumu… Ve senin için sol ayağımı! En çok da sol ayağımı!!!! Nur içinde uyu güçlü kadın. Herkese örnek oldun. Cennette de olacaksın.

 

 

*Bu şiir de benden hediye olsun; Usul bir dere gibi geçse de içimizden iz bırakanlara!

yavaş yavaş geçtim kalabalıkların arasından.

bir deniz çarpması gibi çoğalta çoğalta geçen,

geçtiği yeri

yavaş yavaş çıktım içimden. dokundum

yavaş yavaş acıya, kuvarsa, şiire

yavaş yavaş tarttım suyu, anladım nedir ağırlık,

kokular,

coğrafya.

eğildim sonra gövdeyi tanıdım ve düzenini

gِrdüm,sessizliğin dümdüzlüğünü

gördüm. yinelemedi gördüğüm hiçbir şey

bِöyle yavaş yavaş geçtim insandan insana.

insanlaştırdım yavaş yavaş dışımı.

bِöyle karıştım kalabalıklara,

kalabalıklaştım bِöylece.

İlhan Berk

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Kadın Kıskançlığı (Versus) Erkek Aymazlığı

Kadın Kıskançlığı ile Erkek Aymazlığı Dövüşe çıksa kim kazanır sizce? Valla benim favorim belli! Ya sizin cevabınız ne? Heee… Bence de sizce. Madem aynı fikirdeyiz, o halde bir soru daha: Cinsiyet olarak karanlık tarafın hangisinden başlamamı istersiniz yazıya? Durun!

Ben en iyisi tarafsız bölgeden başlayayım: Yine ne oldu yahu? diye soranlar için! Yani.

Almışım efenim. Sıkıldıkça, sevindikçe, kafam karıştıkça, gidip geldikçe, güzel vs. oldukça almışım. Ne mi? İlk sırada ayakkabı var. Neden mi? Ayağım 41! Hatta sağ ayağım bi’tık daha genişçe. Üstelik spor ayakkabılarında da numara büyüyor. Onlar 41’den hallice. Numara  vermiyorum biraz sinir bozucu bir sayı zira. Haaaa bu büyük ayak konusunu takıyor muyum katiyen. 1.80 boyunda bir kadının 37 numara giymesi pek tatlış görünmezdi hak verirsiniz ki! Öte yandan, vakti zamanında bir tıfıl teenage kedi iken Özcan Sandıkçıoğlu Meltem Hakarar’a (ki kendisi dünya güzeli seçilmişti ve hayranlıkla izliyordum her bişeyciğini) demişti ki: Tanıdığım bütün güzel kadınların ayağı büyüktür ve hatta çirkindir. İltifatın sahibi bu zat: Türkiye’nin en güzel kadınlarını seçen kurumun başındaki ağbimizdi de! E haliyle, küçükken sokaklarda yalın ayak başı kabak, serseri kıvam oynadığımdan, ayak güzelliği konusunda pek tatlış cümleler kuramayacak bendenizi bu pek sevindirmişti. Özcan Sandıkçıoğlu da kim diye soranlara: Buyrunuz efenim link sonda*

Not: Aranızda bu da sana züğürt tesellisi olsun cicim diyerek kikirdeyenleri de ‘cık cık’ sesi çıkararak kınadığımı da belirtmek istiyorum!

Almışım efenim, bahsine dönersek, bu marazi alma halleri sadece ayakkabı ile sınırlı kalsaymış: Amenna! Giysiden sandalyeye… Mumdan masaya… Perdeden yorgana…. Yani neden? Zorun ne? Değil mi? Nasıl bir kafaysa artık. Hele bir de, ajansı kapatıp koca bir eve geçip oradan da daha küçüğe doğru zorunlu bir iniş yapınca,  bunlar sanki üremeye başladı. Boyutları büyüdü. Evi ele geçirdiler. Sanki.

Zaman geçtikçe ve çok şükür ruhum sadeleştikçe, eşyadan boğulma hali daha bir belirgin oldu.

Bir kaç sene önceye kadar mutluydum aslında bu boğucu kalabalıkla. Asla giymediğim ceket, kazak, pantalon, ayakkabı vesairi yazlık kışlık yaparak itina ile yerlerine kaldırıyor, neredeyse ilk günkü temizlikleri ile mevsim geçişlerine kadar saklıyor, bazanın altı ve ardiye gibi tüm saklama alanlarını özenle temizliyor, mallarıma gözüm gibi bakıyordum, sizin anlayacağınız.

 Ta ki 6-7 ay öncesine kadar. 

Olay da şöyle tetiklendi. Negatif enerjiyi bilirsiniz hepiniz. Anneme göre başıma ne gelse hepsinin sorumlusu: Nazar ve negatif enerji! İşin ilginci bu hain ikilinin canlılar üstünde yarattığı olumsuz etkilere ben de inanıyorum. ‘Vampir Alanlar’ yaratan negatif pislikler bunlara yapışıyor. (İnanın bana!!!!!  Gülen surat yazdım size!) Bırakın işe güce, aşka meşke getirdiği zevalleri, yaşamı durağanlaştırdığını da düşünüyorum. Belli bir alanı sıradanlık ve baskı çemberine dönüştürüyor bu yoğunluğa bağlı negativite. Hatta sanki bu durağanlığı da kullanmadığımız eşyalar tetikliyor. Eksi kutuplar, kullanmadığımız eşyalara yapışıyor ve pozitif kutupların yerleşeceği alanları yok ediyorlar. İstediğiniz kadar temiz bakın eskilere, tıpkı evden giden kocasını beklerken cozutan merdiven yıkayıcısı Mercan ablamız gibi (Yek, Seray Şahiner, Everest Yayınları) bulundukları yerde şeffaf bir mezar kazmaya başlıyorlar. Kullanılmamanın, unutulmanın, demode sayılmanın hıncını böyle alıyorlar belki de! Sizi de kendilerine benzetmeye çalışarak. Kurşun dökmek çözüm değil denedim. Durağan enerjiyi hareketlendirmek için: Ben de vermeye başladım.

Fengshui yapan bir arkadaşım da çalışma odama bakıp bu ikisi buraya olmamış, enerjileri çok yoğun deyince Letgo olayına girdim. Bir kırmızı deri koltuk, bir de masif masa. Zaten ben de, çalışma odamı sıfırdan düzenlemek istiyordum. Kitaplar eski kütüphanede üst üste falan. İyi de oldu. Masif masa çok tatlış bir kıza gitti. Sırada koltuk var. Neyse, konumuza dönelim.

Giysi verme seanslarım son hız devam ederken başta anlattığım İmelda Marcos* vakasından hallice ayakkabı yığınına sıra geldi.

Türk tipi hanım dostlarım, 36 ile 39 aralığında minnoş numaralarda ayaklara sahiptiler. Üstelik, fengsuicigillerden bir başka dostum da alma verme dengesini bozmamalısın, diyerek ayarı verdiğinden ve dahi başarılı masa satma girişimimin de gazıyla, o cânım ayakkabılarımı çok uygun fiyatlarla  Letgo’ya koymaya başladım. Bu sırada minnoş dostum (Opia’nın sahibi) moda dahisi Güneş Bayrak, Dolap uygulamasını da önerdi. Yani ayakkabılarımı, herkese hizmet veren Letgo ve sadece kadınlar için moda ürünlerinin satıldığı Dolap’a aynı andan koymaya başladım.

Bundan sonraki maceram tam bir karakomedi oldu!

Ayakta nasıl göründükleri anlaşılsın diye, ayakkabıları giyip tam bileğime yakın bir noktadan kadrajlayarak fotoğrafladım. Giyilmemiş hallerini de koydum. Ana! Daha Letgo’ya ilk ayakkabıyı koydum zırt mesaj geldi: Mermerler satılık mı? Mesaja bakıyorum. Yanlış geldi herhalde, diyorum kendi kendime. Sonra ikinci ve üçüncüler de dökülmeye başlayınca anladım durumu: Benim bu güne dek horladığım canım ayaklarım birilerinin pek hoşuna gidiyordu!!!! Ancak nedense Dolap uygulamasındaki kadınlar bu duruma karşı son derece ilgisizdi. Ya like ediyor ya da, feci indirimler isteyerek satın almaya geçiyorlardı.

Şimdi geliyoruz, olayları tetikleyen en ilgi çekici ayakkabıma: Bir loafer! Baktım ki çıplak tene giyince manyak manyak mesajlar alıyorum. Sadece ayakkabıyı çekip Dolap’a yükledim. Diğer ürünlerime hemen onay veren Dolap’takilerden mesaj geldi: Erkek ürünleri satmıyoruz. İyi de bu kadın ayakkabısı yazdım. O halde tekrar fotoğraflayın mesajını alınca, ya dedim bileğin bi’tık üstü olsa da bu hormon ayarları bozuk, tatmin edilmemiş ihtiyaçları ile nereyi titeceklerini şaşırmış Türkiyeli canlar çıplak ayak bileğine bile bi’heyecan yapıyor, çorap giyeyim de etim falan belli olmasın. Dolap’takiler kadın ayağı olduğunu anlasın diye de, puantiyeli bir çorap giydim. Dolap bu fotoğrafarla ürünüme onay verdi. Letgo ise Pat la dı! Ciddiyim!

Sona bu sonsuz seksi fotoğrafları koyacağım!

Erkek tipi loafer’larımın içine giydiğim puantiyeli ince çoraplar tam bir fetiş öznesiydi birileri için ki mesajlar yağmaya başladı: Çoraplar satılık mı? Ağzımdaki çayı püskürttüm. Yeminle! İlkinde… Sonra alıştım. Bir erkek arkadaşıma gösterdim ‘evet satılık. 250 tl yaz’ dedi. Aynen yazdım. Yanıt 150 vermişliğim var ama 250 çokmuş. Şok şok şok!!! Yoo yetmez. Bu şok dalgası meğersem hafifmiş. Tsunami öncesi hafif denemeler gibisinden düşünün.

Bu tarz mesajları engelleyerek, bloklayarak Letgo maceram sürerken ilgincin de ilginci başka kardeşlerimiz de peydahlandı. Fakat iyi niyet yer yapmış ya bünyede, hala bir hevesim var: iyilik üstüne! E haliyle yanlış anlaşılmalar komedyam da devam ediyordu. İlk mesajları direkt yanlış tarafından anlayarak cevapladığımda bodoslamam yetmemiş gibi, şöyle bir yazışmaya dahil oldum.

Soru: Daha eski ayakkabılarınız var mı?

Ben ne anlıyorum: Eyvah! Çok fakir biri. Alacak parası yok.

Benim yanıt: İsminizden cinsiyetinizi anlamadım ama numaranızı söylerseniz, ücretsiz de verebilirim.

Tam içimden, oh nihayet bir iyilik daha yapacağım, diyorum ki bir başkasından en manyağından bir mesaj daha geliyor. Yanlış anlamazsanız, ben kullanılmış iç çamaşırları ile ilgileniyorum. Mümkünse satın alabilirim. Ben! Ben! Ben! Böyle bir ben ben diye sayıklamalar. Gözlerim en yağlısından  iki adet boyoz gibi açılmış halde, direkt blokladım ve yetinmedim şikayet ettim: Oha yani!!!

Bu tsunami dalgasının ardından, fakir sanıp ayakkabı vermeye çalıştığım ağbi de, eski ayakkabı/terlik fetişi çıkmadı mı? Gülsem mi ağlasam mı? Tam bunları hazmetmeye çalışıyorum, bu kez de bir hemcinsim yazmış. Adı Selin. Ekran fotosu aldım sona ekleyeceğim: Ayakların güzel değil canımmm!!! Aaa manyağa bak üşenmemiş bunu yazmış derken, başka bir kadından, adı da Tubiş, bir mesaj: Ya bu ne insan bunu koymaya utanır. Panzer teyze ayakkabısı bu! Kahkaha atmışım, arkadaşlarım öyle dedi. Kız Tubiş, o ayakkabıyı Dolap’ta beğenen beğenene paran yetmiyorsa söyle hediye edeyim yazacaktım, vazgeçtim. Bu şahane anları siz cânım okuyucularım ile paylaşmak varken, değerli vaktimi Tubiş ablanın hiç tanımadığı benden, nedeninin ne olduğunu asla bilmediğim sinirini çıkardığı mesaja yanıt vererek neden harcayayım kiJ

Burada bir şerh düşmek istiyorum. Kadın kıskançlığı malum.  Bin çeşidini gördüm. Yaşadım. Yaşıyorum. Artık hiç şaşırmıyorum. Gülüp geçilecek olanları kibarca siliyorum, azılıları ve iflah olmazları da rabbimin şanslı kuluymuşum ki kendini gösterdi tesellisi ile hayatımdam savuşturuyorum. Fakat öte yandan mükemmel dostlukları ile hayranlığımı kazanan hemcinslerim de öyle çok ki! Onlara duyduğum minnet ve hayranlık olmasaydı gönül rahatlığı ile tüm hemcinslerimi gömerek: Tubiş ve Selin hanımlar nezdinde: Hanımmmm hanımmmm ‘Fremdscham’ duyuyorum siz böyle yaptıkça falan diyecektim. Fremdscham da ne demek mi? Almancada başkası adına utanç duymak anlamına geliyormuş. Adamlara bak yaz yaz bitmeyecek bir duygusu almışlar, presleyip bir kelimeye sığdırmışlar.

Kocana, kaynana, görümcene kızdın… Sevdiğin çocuk seni almıyo…. istediğin gibi giyinince mahalledeki kahvenin önünden geçerken ‘bilmem kimin kızı yollu olmuş’ derler diye korkuyosun… Dayıngiller zengin oldu, kuzenin her gün alışverişte…. Yan masadaki kaknem terfi aldı sen yerinde sayıyorsun…. Örnek tonla. Zaman kısıtlı! (Yani çalışmak için de yazmam gerekiyor, demek istiyorum.)

Tubiş ve Selin tipi hemşirelerimin,  zavallı Pınar Altuğ kendinden epi topu 10 yaş küçük biriyle evlendiği için nasıl sonsuz bir hınç ve hiddetle saldırdıklarıp günah keçisi muamelesi yaptıklarını düşününce, bilekten görünen şahane ayaklarım ve ayakkabılarım hakkındaki yorumlara aslında hiç şaşırmamam hatta masum bile bulmam gerekiyor galiba! Allah’tan instagram fenomeni, influencer, bilmem kaç bin kişinin izlediği ünlü münlü biri değilim. Ağbilerim ablalarım kapalı kapılar ardında saklanan sahte kimliklerle tanıdık tanımadık herkese saldıran bu troll kardeşlerimizle nasıl başa çıkardım ki?

Ver  avukata kessin hesabını diyeceksiniz de; Ben üşenirim yahu! 

Öte yandan anladım ki, toplumumuz muhafazakarlaşıyor sananlar çok yanılıyor. Bizim toplumumuz ikiyüzlülükte tavan yapmanın, takiyyenin, yalakalığın kitabını yazacak kadar zavallılaşıyor. Özellikle cinsel konularda tatmin olamadıkça erkekli-kadınlı çevrelerine saldırıyorlar. Sorsan herkes namus abidesi ahshahshshsh…. Sapıklar da zaten uzaylılar tarafından gönderilmiş düzen bozucu varlıklar. Edebiyat kitaplarındaki ensest ve pedofili hikayelerini okuyunca hemen yoldan çıkan iğrenç cehennem zebanileri: Katiyen bizden değiller.

Sapıklık derken yanlış anlaşılmak da istemem. Çocuklara, yaşlılara, hayvanlara ve bitkilere zarar vermeyen, iki yetişkinin rızasıyla yaşanan ne varsa umurumda bile olmaz.

Yazımızın ana fikrine dönersek:

Fetiş unsuru olarak eski ayakkabı ve terlik isteyen ağbimiz, aynı zamanda benden onun efendisi olmamı da istiyordu. Israr gırla. Bana siz yüce birisiniz ve size hizmet etmek istiyorum. Bana görev verin ne olursunuz. En basit işlerinizi bile yapmaya razıyım falan yazıyordu. Bu tipte hayali karakterleri, evde veya başka güvenli bir alanda, masa başında üretmek başka, canlı kanlı tanımak başkaymış inanın. Ben bunları düşünürken, fetiş ağbimiz ‘hizmet etme’ taleplerini yazmaya da devam ediyordu sabah akşam. Ay canım yaaa, ben cidden üşenirim, bir de mükemmelliyetçilik problemim yüzünden hasbelkader bir şey istedim ve eksik yaptın diyelim, olay olur, işin tadı kaçar, dominatriks’e bağlarım Alimallah diyemedim haliyle. Ama ne yaptım: İki terlik ve 2 ayakkabıyı güzelce paketleyip gönderdim. Yanıtı ne oldu biliyor musunuz? Bunlar kokmuyor! Bu kez kahkaha atmadım ama gülmekten kendimi yere attım. Devamında da şunu yazmış: Başkasına vereceğim izminizle. Bu arada nasıl temiz bir Türkçeyle yazıyor, inanamazsınız. De’ler da’lar ki’ler olması gereken yerde. Maalesef iki a ile! Ve hatta soru eki mi ayrı! Şaheser yani. İnsan kıyamıyor üzmeye. Kibarca dedim ki: Ben sözümü tuttum. İstediklerinizi gönderdim. Onlar artık sizin. Dilediğinizi yapabilirsiniz. Ama bir daha bana yazmayın! Ve yazmadı da! Yaa fetişistin bile kalitelisi olmalı insanın hayatında cânım!

İşte böyle günlük: İlahi bir mesaj olarak Netflix’in tavsiyeleri içinde Bonding’in ilk sırada yer almasına ne diyorsun? İyi ki Lucifer seyrettik yani! Hemen de yaftayı yapıştır Netflix! Ben sana yapacağımı biliyorum. Yazın bunu da!

Romantik bir şiir alıntısıyla bitireyim yazımı da şanıma zeval gelmesin, deli bu ya kendi kendine konuşuyor gibi yazmış demesinler:

‘…biz başka severdik.

o sebepten başka sevemedik!

Nazım Hikmet Ran

 

*http://mevzubilgi.blogspot.com/2011/09/ozcan-sandkcoglu-kimdir.html?m=

 

 

 

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Son Mandalina Bahçesi!

Hıdırellez, ramazanın başlaması ve annemin İstanbul’da olması vesilesi ile eski defterler açıldı yine. Maaşallah annem, içinde zaman tüneli olan bir mimari eser gibi.  Her şeyi, ıncığı cıncığı, eskisi ve yenisi ile karşılaştırmalı İngiliz edebiyatı dersi havasında detaylara boğmalara doyamayarak anlatıyor. (Kim kime çektiyse artık:)

Makedonya’daki naif hayatının albenisi bol ve otantik güzelliklerinden başlıyor, Türkiye’ye gelişlerindeki şaşkın hallerini değerlendiriyor ve oradan da kentleşme ile dönüşen ve bir kısmı, örf ve adetlerinden uzaklaşarak yozlaşan göçmen toplumunun yaşam dinamikleri…… Şaka yaa!!! Böyle anlatmıyor tabii ki. Mesela şöyle diyor. Hıdırlez sabahları nenen Fevziye yüzümüze bir demet ısırgan otu ile vurarak bizi uyandırırdı. Ben içimden, vay be kimbilir hangi pagan adetinin bir uzantısı bu hareket ve anlamı ne acaba diye düşünürken, biz de uyanır uyanmaz geceden kapıya astığımız yeşilliklere bakmaya koşardık, diye devam ediyor. Daha ben, e ısırganla yüzünüze vurulunca canınız yanmıyor muydu ve hatta neneme ‘yaaa aneeaaa napıyosun beaya’ diye hönkürmüyor muydunuz, diye düşünmeye başlamamışken üstelik.

Annem ve ailesi, iğrenç tiksinç kentsel dönüşümle zavallı bir apartman gecekondusu semtine dönüşmeden çok çok önce, Makedonya/Dobraşin’den Karşıyaka Şemikler’e göç etmiş.  Göç ederken, adetleri gibi, evlerini de aynen taşımışlar yeni vatanlarına. Evet çanak, çömlek falan getirmemişler ama evlerini öyle bir yapmışlar ki, ha Makedonya ha Şemikler. Genellikle tek katlı, önünde ve arkasında ferah feza bahçeleri olan o evlerde, meyve ağaçlarından güle, biberden patlıcana aklınıza gelen her şeyi ekip yetiştirmişler. Toprak da bu sevgiye çoşkuyla yanıt vermiş, bu nefis bahçeler evler arasında birer vaha gibi yeşermiş. Ve o bahçeler, ki ayat derlerdi ve büyüyünce anladım ki orada bir H harfi var ve doğru telaffuzu Hayat,  düğünden derneğe, cenazeden mevlüde, iftardan sahura aklınıza gelen gelmeyen her türlü aktivitenin merkezi olmuş. Şimdi hiçbirisi yok. Evler yıkıldı. Yıllar önce kentsel dönüşümde evimiz yıkıldığında ‘Mahallenin Kuyruklu Evi Yıkıldı’ başlığında bir yazı yazmıştım buraya. Linkini sona kayacağım. Dileyen okusun.*

Ne diyordum? Ha; evler, bahçeler, ağaçlar, çiçekler…

Köklerimizin resmini çizen, fotoğraflarını çeken, bizi bir yerden başka bir yere taşıyan bu simgeler talan edildi… Evet evet bunu diyordum. Bazen çok şanslı olduğumu düşünüyorum. (Ama bazen!..) Neden mi? Hemen yazayım. Mesela bizim evin arkasında, inanılmaz bir bahçe vardı. Yüzlerce portakal ve erik ağacı, ucu bucağı belli olmayan güllerle çevrili bir enginar tarlasının içinde, yükselirdi.  Yüzünü hayal meyal hatırladığım Fehmi amcalara ait bu bahçede erik hırsızlığındaki yeteneğim ile nam salmıştım. Doğruya doğru: Çıktığım ağacı kuruturdum evvelallah! Ağacın en tepesinden başlar, çekirge gibi aşağı inerken tek bir eriği dalda unutmaz, profesyonel erik çalıcıların en hızlılarından olarak mekanik hareketlerle koynuma atı atı verirdim. Aşağıda ağzılarından sular akarak ganimeti bekleyen kuzen ve diğer çete elemanlarıyla eve gider gitmez, tepsiye erikleri döker, yıkamadan etmeden, tuza banıp yemeye başlardık. Hepimiz, tahminen, ikişer kilo eriği mideye indirdikten sonra yerlerde yuvarlana yuvarlana inlerken, yaptığımızdan bir nebze olsun pişmanlık duymazdık. Alakasız ama aklıma geldi yazayım. Bir keresinde eriğe dalmışım, huşu içinde kazağımdan içeri patır patır atıyorum ganimetleri. Ana! Ne göreyim aşağıdaki tiplerden biri eteğimin altından donuma bakmaya çalışmıyor mu? Bir inersin üstüne yarasa gibi. Bir dalarsın çocuğa… Yedi yaşında falanım. Yani!!!!!! Annem neden zarafet okuluna gönderdi anlayın! Valla diplomamız bile var kuzenlerimden biriyle.

Tamam: Konuyu dağıtmıyorum. Eski Şemikler nasıl bir yerdi, bahsimize geri dönüyorum hemen.

Bu enginar bahçesi öyle büyüktü ki, ucu bucağı belli değildi, demiştim galiba. Günlerden bir gün, canım yeğenlerimin de babası Engin, o zaman 3-4 yaşında falanmış,  almış başını gidiyor tarlanın içinde. Annem koşa koşa yetişmiş.  Oğlum nereye gidiyorsun, diye sorunca, Almanya’ya, demiş, Devran teyzemin yanına. Yani çok büyüktü ve aynı zamanda her yer çok yakındı o zamanlar dünyada, demek istiyorum.

Fehmi amcaların bahçesi gibi bir de Aşıkoğulları’na ait büyük bir bahçe daha vardı: Hemen Çamlık’ta. Yine bize çok yakında. Yüksek taş duvarlarla çevrili olduğu için orayı talan edemezdik. Fakat ağaçları görür, kokuları alırdık! Bahar geldi mi, mandalina çiçeği kokularına, meyva ağacı çiçeklerinin o inanılmaz renkleri eşlik ederdi. Bir nevi sarhoşluk hali. Sabahın köründe okula giderken çiçeklerden gelen kokuyu burnuma çeke çeke hayallere dalmış olarak yarı sarhoş derse girerdim; Tıpkı diğer sınıf arkadaşlarım gibi.  Şimdi o bahçeden kala kala 15-20 ağaçlık bir yer kaldı. (Örnek için tam yerini söylüyorum: Ahmet Priştina Kültür Merkezine giden yeni ana yol işte bu bahçenin katli ile ortaya çıktı.)

Mandalina bahçesinin sahibi, sigortalı ağaçlarını ne devlete ne de müteahhide vermek istiyordu. Şahane insanlardı yani: Gözlerini para hırsı bürümeyen nadir güzel canlardan. Önce devlet dava açtı. Onlarla uğraşmak zorunda kalmaları yetmedi: Daha fenası değerlenen tarlayı almak isteyen müteahhit bozuntuları, bahçenin sahibini dağa kaldırıp işkence etti. Adamcağız, ne kadar dirense de bu iğrenç olaylardan kısa bir süre sonra dayanamadı hakka yürüdü. Ardından da karısı vefat etti.  Bu hikayeyi yeğenim Kenan’a anlattım (Bu tarz şiddet şeyleriyle değil tabii ki.) Pek kibarlaştırıp üsturuplu hale getirerek ‘halacım böyleyken böyle, dur bak, kokuyu içine çek, farkı hissediyor musun’ dedim. Evet. Kokuyu alıyordu. Çok da hoşuna gitmişti; Nereden geldiğini bilmese de! Beyaz mandalina çiçeklerini gösterdim. Uzun uzun havayı kokladık. O da bana araya sıkışmış farklı bir ağacı göstererek, hala bak bu da zeytin ağacı, dedi. Bu sırada bahçenin önünden geçen yolun tam karşısında gözüme Makedonya tarzını koruyan eski tarzda bir ev ilişti. Apartmanlar arasında, inadım inat savaşçı kimlikli animasyon bir karakter gibi duruyordu. Hem kalan son mandalina bahçesinin hem de o evin fotoğraflarını çektim.  Sıkışıp kalmışlardı çarklılar arasında. Nefes alacak yerleri yoktu. Tıpkı bizler gibi boğuluyorlardı!

Çocuklar çok ilginç! Umut verici!

Biz öyle havayı koklayıp ağaçları seyrederken, gelip geçenler anlamsızca yüzümüze bakıyordu. İçim bir garip olmuştu. Zaten annem de hasta. Dünya beterleşiyor. İnsanlar kafayı şekille, parayla bozmuş: S…ler lan böyle dünyayı, minvalinde zarif iç sesler eşliğinde, ağlamaklı dururken yeğenim, halacım biliyor musun dedi, ben yaz tatilinde Makedonya’ya gideceğim ve orada çobanlık öğreneceğim. Büyüyünce de önce patron olup babaanneme Lamborgini ve sallanan koltuk alacağım. Sonra dağda çobanlık yapacağım.  Ağlayacaktım yeminle. Yeğenlerimin de kafası benim gibi gidik. Şanslıyım diyorum, arada bir de olsa, inanmıyorsunuz.

Bugün Hıdırellez. Küçüklüğümün Hıdırellez gecelerinde, üstümde emeği çok olan ablam Zehra ve arkadaşları, İdris amcalarının ayattaki koskocaman küpüne doldurdukları suyun içine, maniler eşliğinde dilekler dileyerek mini çiçek demetleri atarlardı. Kimileri yüzük bağlardı. Kimileri hayallerini. Eğer sabah, demet çözülmüş ise dileğin kabul göreceğine inanılırdı. Tüm gece boyunca kızlar uyumazdı. Uyuyanın yüzünü boyarlar ya da yorgana dikerlerdi. Ben küçük olduğum için torpilliydim. Bir süre sonra uyuyakalsam da ceza almazdım. Sabah, kuş cıvıltılarına eşlik eden şarkı seslerine uyanırdım. Kızların bazıları, mini demeti küpten olduğu gibi çıkarken hüzünlenir, bazısı bozulan demetten kayan yüzüğünü sevinçle suyun içinde ararken çoktan gelinliğini seçmiş olurdu bile… Ve o su mis gibi kokardı. O bahçe. O zaman…

Bu gece ben de üşenmedim kapıya yeşillik astım. Gül dibine gazeteden kestiğim şekilleri koydum. Tüm dileklerimden ayrı olarak, çok ama çok önemli bir dileğim var çünkü: Annemin en kısa sürede sağlığına kavuşması. O iyi olacak. Moralim yerine gelince ben de sizlere, Makedonya’dan geldiklerinde, zeytini keçi boku sanmalarının hikayesini tekrar anlatacağım. Yarın Ramazanın ilk günü de aynı zamanda. Dua etmek, iyilik dilemek için güzel bir gece demek istiyorum. Bizi de dahil ederek ellerinizi açarsanız çok sevinirim.

*Bayramların Kuyruklu Evi Yıkıldı

https://tazedismacunu.wordpress.com/2012/10/17/bayramlarin-kuyruklu-evi-yikildi/

photo credit @mikaylacompton

 

 Yeğenlerim: Ahmet ve Kenan ❤️🧿

 

 

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Son Derece Kişisel Bir Yazı!

Samimi söylüyorum, romantik bir şeyler yazmak istiyordum.

İzmir’de İzban’a binmeyi sevmemin bir sebebi de Naldöken ve Turan arasındaki bir kısım yolun denize sıfır olması, diye yazıma başlayacak ve iki derin soluk alıp: Hele yağmur yağıyorsa körfeze ve o zarif dansları ile pek ihtilaçlı nice günümü güzelleştiren palmiyeler de varsa manzaranın bir yerinde, diye devam edecek ve araya bir iki espiri sıkıştırayım da okuyucu sıkılmasın kaygısıyla: Ah ah pek tatlış ve minnoş ben, nasıl da mütevazıyımdır, duyan da Hawai’deyim falan sanacak, yazacaktım kendi kendime (küçük burjuva kaygılarım çerçevesinde) gülerek. Bir süre sonra yahu acaba böyle de çok mu hafifledi, sığlaştı metin, hislerimi anlatan cümleler tam da bunlar değil aslında diye kaygılanacak ve: Ancak o anlar: Bir anlık derin, çok derin nefes alma anları demek istiyorum, her şeye değiyor,  diyerek ortamı toparlayacak, anların değer ve önemine değinecek, hatta yetinmeyerek; dahi hayatımıza muhteşem katkılarını dahiyanece örneklerle sıralayacaktım ki yazım derinlerde bir yerlere de (zülfüyare) dokunsun.

Heyhat!!! Hayat izin vermedi… 

İşini doğru dürüst yapmayan, yapsa bile adam kayırma konusunda ipin ucunu kaçırmış cânım ülkemin insanları sayesinde sinirim tepeme çıktı, baktım ineceği de yok, nihayetinde bambaşka bir ruh haliyle sarıldım kaleme (klavyeme)!

Tecrübeyle sabittir; Ege Üniversitesi Hastanesi sistem ve kafa olarak geri kalmış bir hastanedir. İzmirliler hop oturup hop kalkmayın. Hemen atara bağlamayın ve okuyun pliz! Hastanenin demodesi olur mu diye de gürlemeyin! Evet: Olur! Hele çağı yakalayamayanı, sınıfta kalanı süper olur. Teknolojiyi geçtim; Uzman insan kalitesi, teknolojinin de üstünde bir değer sağlık sektöründe. O konuda da mı bir olmamışlık olur: Olur valla. Bu hastane bir üniversite hastanesi olmasına rağmen kesinlikle taşralılıktan kurtulamıyor. Bu 5 sene önce de böyleydi şimdi de böyle. Neden mi?

İlk tecrübemi anlatayım. 4-5 sene önceydi.  Annemi diş hekimliği fakültesine götürmüştük, hem de tavsiyeyle. Adının başındaki doçent ünvanı ile taçlı bir doktor hemcinsime (Muhtemelen bugün sarsılması imkansız profesörlük tahtında kurulmaktadır kendileri). Bu pek neşeli doçent hanım, annemin ağzına iki baktı, bir düşündü ve direkt bilmem kaç adet diş için ‘hepsini implant yapalım’ dedi. Ne bir test istedi. Ne bir iki ek randevu bekledi. Ve bizi, üniversiteye implant tedarik eden birlikte çalıştığı bir adama yönlendirdi. İşin ilginci, bu yönlendirme anından 10 dakika sonra Hakan bey isimli bu adam kantinde bizi bekliyordu.

Hatırlamak bile sinir katsayısımı tavana çıkarıyor: Haydi diyelim bu implantçı ağbiden para/tatil/hediye vs almıyorsun; masumsun tavsiyende! Bre şuursuz: Kalp, şeker, tansiyon ve vertigosu olan birine implant yapmanın (hem de tüm ağıza) binbir türlü test gerektirdiğini, neredeyse açık kalp ameliyatı kadar ciddi bir iş olduğunu bilmiyor musun? Allah’tan bu doçent hanımı, ikinci kez implant için gittiğimiz profesörü uyardı: Bu iş böyle olmaz diye!!! Ve çilemiz şöyle devam etti: Biz gittik geldik. Öyle oldu, böyle oldu. Amerika’da seminer vardı gidip geldiler. Aylarca yaşlı bir insanı dişsiz bekletti. Haydi bekledik. Kader yani!!!! Randevu verdiği gün hastaneye gittik ki; Kendilerinin toplantısı varmış!!!! Aaa yaniii… Ulan haber versene. Her türlü iletişim bilgilerimize sahipsin. Ve nasıl lakayt bir ortam, baba maba deniyor proflara…  O kadar okul okudum, hiçbir hocama baba falan diyecek kadar el ense laubaliliğinde olmadım. Ha diyelim ki olmak istedim, onlar direkt ayar verirdi o ayrı!…

Bu prof namzeti dişçi kadına isyan edince ne yaptı dersiniz,  vicdanı geçtimmmm, görev sorumluluğu, Hipokrat ağabeye verilen söz falan hoppp çöp! Baktı ki ‘Biz hiç eğlenceli değiliz aksine son derece ciddiyiz taleplerimizde’, bırakın özürü falan, oralı bile olmadı. Yoğunum sizi tedavi edemeyeceğim diye mail yani e-posta atarak annemin tedavisini carttt sesiyle ortada bıraktı. Hem de herhangi bir meslektaşına katıyen yönlendirme yapmadan. Biz kaldık mı 4. sınıftan bir öğrenciye. Muhtemelen bu kadın, o bölümdekilere gidip ‘Ben çoç üçüldüm. Yaçlı kadının kızı bana ııı yaptı. Baç gözlerime nasıl üüüü yapıyoo’ falan dedi. Ve bu yüzden çile bülbülüm çile!

Hastalar da pek fena canım lafa gelince.

Gelelim çocuğun yaptığı dişlere; annem bırakın çiğnemeyi ağzını kapayamıyordu. Şikayetlerimizi dinleyen kimse yoktu! Ciddiyim yaa… Koskoca Egeeee Üniversitesi’ndeyiz. Sorun ne? Bize yapılan kötü muameleye tavır göstermişiz. Kadına mail attım ve defim ki ‘Pervasız şımarıklığınızın peşini bırakmayacağım’. Taa bakanlığa kadar şikayet ettim. Sonra bir ton tatsız detay. Hasta hakkını nasıl arayacak? Bir adres soruyorum? Hele ki neredeyse kast sistemi ile iş gören devlet üniversitesi hastanelerinde. Ve özellikle bozacı ile şıracının aynı ipte oynadığı bölümlerde. Ve en sonunda gittik, en özelinden bir doktora yaptırdık. Para var huzur var karşimmmmm durumları!!!

Son tecrübemizin ise dumanı hala beynimde tütüyor: Bakın bir isim veriyorum: Doktor Fatih Orkun Kundaktepe. Gaziosmanpaşa Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde de görev yapıyor. Gidin arkadaşlar. Sade, sakin, bilgili, ilgili. İnsan gibi doktor. Bir de onun komşusu dahiliyeci var, eski usül: Hastayı azarlayarak muamele eden doktorların ekolünden. Agresif bir adam. Sizi bakanlığa şikayet edeceğim deyince de geri adım atan falan. Eski Türkiye olayı.  Fatih Bey biz dahil giden herkesle harika bir şekilde ilgilense de, diğerlerine nisbeten pek cillop bu hastanede de herkes işini hakkıyla yapmıyor tabii ki! anneme midesi için 1.5 ay önce endoskopi yapıldı. Ardından da İzmir’de özel bir hastanede Emar. Ancak iki tahlil arasında dağlar kadar fark var. Dolayısı madem İzmir’desiniz,  en temizi Ege Üniversitesi’ne gidin dediler. Tanıdıklar aracılığı ile bir profesör bulduk. Parası neyse verdik. 1,5 ay içinde 2. endoskopiyi yaptırdık.

İşlem bitti. Annemi dinlenmeye almışlar. Ben mal gibi başındayım haliyle. Elimde telefon Dergilik uygulamasından bir şeyler okuyorum. Yarım saat ayılmasını bekledim. Prof’un hemşiresi girdi çıktı. Oradayım yani: 1.80 cm’lik halimle. Neyse, bu dedi ki annenizi uyandırmanız lazım. Gidin artık. Aynen bu kelimelerle: ‘haydi haydi evde uyusun’ :) Atıyorsam namerdim. Haliyle ite kaka uyandırdım. Hazırladım falan. Gitmeden de sordum: Pekiyi sonuçlar, bundan sonra ne yapacağız? 6 nolu bilgi işleme gidin oradan kağıtları alın, dedi. O kadar mı diyerek sorumu yeniledim. Evet, dedi. Şaşırdım. Ama burası üniversite. Adı büyük. Kafası gidik. Zira Taksim’deki hastanede endoskopiden sonra kağıtla, onla bunla falan uğraşmıyorsunuz. Test için odaya giriyorsunuz. İşlem tamam. İki haftaya her şey e-nabız’da görülebiliyor.

Neyse, gittim 6 nolu bilgi işleme aldım belgeleri. Doktoru aradım. Açmadı. Annem fena. Açlıktan şeker tavan. Bir şeyler yedirdim. Mesaj da attım doktora. Bu arada kağıtları okudum. İlk endoskopiden bir farkı yok sonucun. Parça da alındı. Esas onun sonucu önemli. O da iki hafta sonra çıkacak. Ha bakın neyi atlıyorum: Akşama 19’da uçağım var. Yani bu işleri ucu ucuna hallediyorum. Doktoru bekledim yarım saat falan baktım ses seda yok. E annem de iyice kötüledi, ev yoluna koyulduk. Eve vardık varıyoruz, ‘Kim aramış uygulamasından’ mesaj geldi. Doktor aramış. Sürekli arıyorum meşgül. İzban’dan tam indim, bu kez de doktor aradı.

Efendim  diyor ki ‘Ayşegül hanım; hemşire olan yani, size parçaları alıp test için teslim edin demiş olmalı, ben de diyorum ki demedi. On saat gözünün önünde oturdum ve hatta bundan sonra ne yapacağımızı ben sordum. Sadece sonuçları alın dedi 6 nolu gişeden. Profu, Ayşegül’ü nasıl koruyor: İm ren dim!!!!!! Demiyor ki kusura bakmayın hemşire hanım sizi eksik bilgilendirmiş. Doğru yönlendirme yapmamış. Diyor ki, geri gelin, parçaları alın. Test için teslim edin. Ama uçak, ben var gecikme, e geldik de eve!!! Burası Türkiye bebem!!! Tite tite geri döneceksin. Eksik bilgi veren hemşire totosunu yayarken sen onun yüzünden uçağını kaçıracaksın belki de: Yoksa test çöp!!!! Kalktım gittim.

Mideden alınan parçayı almaya gittiğimde anladım ki, meğersem ben bu Ayşegül’ü hiç görmemişim. Kadın yanımıza bile uğramamış.  Bize ‘Haydi canım gidin’ diyen hemşire, kimse kim! Nasıl bir kafaysa… Ayşegül’e de belli ki prof bir iki kelam etmiş. Suratsızca ‘benim hatam’ dedi. Utanmasa bulsaydın beni. Ne gidiyosun ki? İnat et. Israrcı ol davanda diye fırça atacak. Prof da bozuk. Bin kunduz yani sayın seyirciler!!!! Haaa maç bitti sanıyorsunuz değil mi? Yok değil.

Ben bu parçayı aldım. Nasıl verdiklerini de fotoğraf olarak koyacağım. Taaaaaa başka bir binada, 3 ayrı kişiye sorarak patolojiye ulaştım. Sıra numarası aldım. Bekliyorum. Şimdi bu bekliyorum kelimesi var ya, siz onu kafanıza göre çoğaltın. Bekliyooooooo yapın, bekliyorrrrrrr yapın. Pekliyoorrrlardıı beklemelerce yapın. Yani öyle. Hasta bakıcılar geliyor ellerinde 100 tane test numunesi, tanıdıkları geliyor zırttt araya alınıyorlar falan bekliyoruz. Kalabalıklaşıyoruz. Kalabalalıklaştıkça da sinirler geriliyor. Çünkü asla ve de asla yeni bir hastaya sıra gelmiyor. Öte yandan adı üstünde bir hastanedeyiz. Herkesin hastası, acelesi, sıkıntısı var. Sadece patoloji kayıtlarını yapanların yok. Zira 4 kişi çalışması gereken yerde, çay may içme arası derken daima 2  kişi var.

Sanırım yarım saat 45 dakika arası bekledim. Neden? Elimdeki korkunç görünümlü tüpü teslim etmek için. İşlemlerim yapıldı ve kabuldeki kadınlardan biri çığıran bir sesle dedi ki: Makine bozuldu. Herkes tekrar sıra alsın. O anda mucize bu olmalı dedim. Ben, evet şanslı bennnnn, kaderime bin teşekkür babında şükrana denk hızlı adımlarla şakır şakır yağan yağmura kendimi atarken, zombileşen hasta ve yakınları veznedeki kadınları öldürmeden çiğ çiğ yemeye başlamıştı.  İşte böyle bir haber duymuş ya da okumuşsanız ben oradaydım! Tekrar İzban’a bindim ve Bayraklı-Turan arasından geçerken denize bakmayı unuttum ama dedim ki: Yazayım ben ya! Hiç kimse okumazsa, bu ülkede hiçbir şey yolunda gitmezse, hiçbir şey olamazsak tembelliğimizden ma-ülke; bari bana terapi olur! Sizin kulağınıza da küpe!!!

Şu koskoca ve gayet fani bloğumda bir adet de yağmur sever Vildan Hanımların fotoğrafı olmasın mı? @_vildancetin_ #vildançetin #Como #İtalya

sadece bu fotoğraf: @ibrahimcalisto instagram hesabından

ege üniversitesi gatroentroloji ege üniversitesi gastroentroloji

 

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Bir Kırılganlıktan, Başka Bir Kırılganlığa Savrulmak!

Bir tarafım daima yanık bir mektup ucu gibi. Tamamlanma ihtimali olan herhangi bir halin içindeki en basit ihtimal kırıntısını yok eden de işte o yanık kısım. Kırılganlığın ne denli şiddetli ya da esnek olduğu bilgisinin derinlerinde ise: Hayal ettiğiniz karakter ile olduğunuz karakter arasında empati kurma ve bağ oluşturma yeteneğiniz kadar güçlü veya zayıf bir ilişki var (galiba).

İçimizdeki binbir karakterin kimi mikser, kimi blendır, kimi fırın aklıma bu tanımlar geldi şu an! Bin çeşit karakterin katkısını yorumlarken kendimize ne kadar şefkat duyarak bu kategorizasyonu yaptığımızın ise önemi büyük. Normalde mutfağın olmazsa olmazlarından birini mesela fırını yemek yapmak için değil de elimizi ısıtmak için kullanırsak sonuçta yanma riskini de göze almışsız demektir. Öte yandan tüm özelliklerine vakıf olduğumuz bir araç gereci/malzemeyi hangi malzeme ile değerlendirdiğimiz de önemli. Fırın örneğinden devam edersem; yemeğinizi plastik bir kap ile fırına koyduğunuz an, neyle karşılşacağınızı zaten biliyor olursunuz. Risk almayı severim diyorsanız da buyrun, mezarlığa giden yol iyilikten çok ‘sinyalleri size çok öncelerden verilmeye başlanmış bir durumdan kaynaklanan’ salaklıklardan mütevvellit şuursuzluk ve idrak yoksunluğu taşları ile döşenmiştir.

Kırılganlığın Sertlikle Buluştuğu O Yer!

Keskin karakterlerin içindeki yumuşaklığı ve şefkati ortaya çıkaran kırılgan nokta ile yumuşak karakterleri kendine dahi acımayan idealist birer savaşçıya dönüştüren kırılganlığın sertlikle buluştuğu o yer! Karakteri ve olayları bir yerden alıp çok başka bir yerlere taşırken gerektiğinde okuyucuyu bunaltmak, gerektiğinde şımartmak ve bunun içinde ‘ben her gün bir kitap bitiririm’ kafasında okuyuculara bir es verdirmek ve okuduğunuz kitaplardan hangisini hatırlıyorsunuz diye sormak da var haliyle.. Bir tarafta bunlar dönedursun zihinde, hayat devam ediyor yazar için de! (Şairane ruh!) Sürekli bocalayan, hata yapan, boş kararlar alıp sallana duran bir kitap kahramanı gibi yaşama lüksü asla olmadan üstelik: Yazmak masa başında oturup eşşek gibi mesai harcanan bir süreç her şeyin başında. Yani yazı denilen pisliğin, yazarın ruh haliyle performansı arasındaki dengeyle pek ilgilendiği yok: Ürettin mi süpersin, yok kendine acımalara doyamayarak koltukta pinekliyorsan, hayatta başarılar.

Başa dönüyorum: Arabesk bir kafayla ‘bir tarafım daima yanık bir mektup ucu gibi’ yazmışım ya hani, yazı diyor ki ‘Eee yani? Bunun bana faydası ne? Kendine sonra acırsın. Şimdi şu işi bitir’ Ciddiyim. Yazar dediğin kendine çok takılmamayı becerip inatla üretmeye devam eden kişiye denmeli aslında!

Orhan Pamuk’a göre okuduğunuz bir kitaptan bir cümle bile hatırınızda kalsa; süpermiş! Kesinlikle katılıyorum. Mesela Kral Lear 5. perdede öldüğünde sadece; O öldü, yazmış ya Shakespeare;Koskoca hattaaaa koskocolarcaaaa W. Shakespeare neden bu cümleyi iki kelime ile bitirmiş? Biz neler olduğunu hatırlayalım ve üstünde uzunn uzun düşünelim diye.

Hülasa demem o ki yazarlığı nasıl tanımlarsınız diye sorarsanız; Bir kırılganlıktan başka bir kırılganlığa savrulmayı durduramadığından yazıya tutunanlara ‘yazar’, yaşadığı türlü ve çok kıyıcı hayal kırıklıklarına rağmen hala kelimelerin sihirine güvenenlere de Vildan adı veriliyor. Bir iki harften joker hakkıyla genele vurup ‘insan’ da diyebiliriz, derim: Not edelim lütfen!

Ne demişler: Azimli sıçan duvarı delermiş! Delemese de, akşam kafayı yastığa gömdüğünde ‘İyi denemeydi dostum’ diyerek huzurla uykuya dalarmış.

 

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Librocubicularist’lerceeee Seviyorum Sizi!

Lan! Ne diyon yine be… şeklindeki zarif cümleler eşliğinde şahsım hakkında ünlediğinizi duyar gibiyim.  Kızmayınız efenim. O kaba cümleleri yavaşca ağzınıza geri itiniz ve kelimeyi şöyle bölünüz: Lib rocu, bicu larist! Nasıl böyle daha kolay oldu değil mi? Zira ben bazı kelimeleri ve dahi cümleleri aklımda kalsın diye, böyle akıl almaz parçalara bölüp ezberliyorum. Tabii ki aslında böyle ucubik bir şekilde hecelenen bir kelime değil kendileri. Bir kere: Latince!!!!! Hangi cümleyi Latince yazsanız aman da aman pek havalı oluyor ya, o cinsten bu Libro da! “liber+cubiculum” kökenlerinden yapılmış. Haydi size kıyak geçeyim. Liber ne demekmiş, google’lamayın; yazayım. ( Eski okurlarım bilir: Hizmette katiyen sinir tanımam)

Liber’in iki anlamı var.

  • Ağaç kabuğu
  • Kitap

Ağaç kabuğu ne alaka? Şeklindeki sorunuzu da acilen yanıtlıyorum: Kağıdın icadından önce, yazılar ağaç kabuklarına yazılırmış. Bu yüzden Liber: Ağaç kabuğu da demek oluyor.

Bir diğer ve konumuzla alakasız anlamı ise, özgür ve özgür erkek  çocuk ve Dionysos demekmiş. Bir tık daha bayıcam izin verirseniz: Bizim ilgilendiğimiz Liber’deki ‘i’ harfi kısa sesliyken, hiç ilgilenmediğimiz 2. anlamdaki ‘i’ uzun imiş.

HALA OKUYOR MUSUN? SEVİYORUM BE SİZİ: TANIMASAM DA! (kafası karışık özneler)

Öyleyse bilmişlik taslamaya devam. Cibiculum, ki bence ‘Librocubicularist’ kelimesini zorlaştıran bu hainin amlamı da pek manidar. Liber ile birleştiğinde neden ‘yatakta kitap okumayı seven kişilere verilen ad’ ortaya çıkıyor birazdan alayacaksınız efenim. Zira, Cibiculum:

1-Antik Roma evinde (domus) yatak odası,

2-Antik Roma’da imparatorun circusta oturduğu yer. (Circus ne demek artık ona da kendiniz bakın bir zahmet)

3-Antik Roma’da, catacumbalarda ailelere ait tonozlu mezar odaları. (Catacumba’nın anlamı için bakınız, Circus’taki yorumum)

Oh be nihayet yazıya giriş yapabildim.  Librocubicularist; yatakta kitap okumayı seven kişilere deniyormuş ya  hani bu kelimeyi duyunca aklıma Oblomov geldi ilk. ‘Yok’ dedim kendi kendime; velleity/zayıf heves derdinden müzdarip Oblomov ağbimiz bundan da yorulur, boynu bükük bırakırdı kitapçıkların hepsini :)

Efendime diyeyim, sonra da pek tanıdık başka bir hali tanımlayan bir kelime var mı diye sözlüklerde aradım, bulamadım: Yatakta kitapları ile uyuyanlara ne deniyor acaba!!! Kendimle alakalı değil canımmmmm. Sadece merak ahshahhsshshh…. Hey tabip derdime çare. Zira: Yatakta kitap okumadan u yu ya mı yo rum! Ciddiyim. Dizi seyredip uyumayı denedim. Olmadı. Kesmedi. Diziyi kapatıp yine kitaba geçtim. (Not: Yatak odamda tv gibi elektronikler yok; yok amaaaa en devinden telefonum var.) Meditasyon bile hı hı! İlla elimde kitap olacak. Sanırım Gülün Adı’ndaki zehir gibi sayfalara dokununca Valerian/Kedi otu etkisi yapan bir madde vücuduma zerk oluyor. Ve bu madde bağımlılık yapıyor. Şimdi bana ve teoremlerime gülenler bilsinler ki ileride çok utanacaklar: Bir gün İsviçreli bilim adamları ellerinde koca koca dosyalarla halkın huzuruna çıkacak ve diyecekler ki ‘böyleyken böyle; bu kitap sayfaları kafa yapıyor arkadaşlar. Kah uyutuyor, sıkça ayıltıyor, bir ton soruyu zihne üşüştürüyor, cevapları da çok şıklı vermeye utanmıyor. Acilen doz aşımına uğrayanlar karantinaya alına.’ Diyorsunuz ki üfff konu mu yok! Düşün düşün bunu mu buldun yazacak? Tamam madem haksızım neden bütün diktatörler önce kitapları yasaklıyor ve hatta yakıyor? Bi deyin!

DURUN HEMEN SAYFAYI KAPAMAYIN!

Zira çileniz daha bitmedi: Önüne ne çıkarsa okuyan, okuma bağımlılarına  da ‘Omnilegent’ deniyormuş. Valla ben o cinsten değilim. Okumaya başladığım her neyse; kötü/acemice yazılmışsa, sevmemişsem, pastiji yani taklidi ve alıntısı fazla kaçmışsa, en baba yayınevinden çıksa da okumuyorum. Romanda farklı kurgu anlayışlarını, katmanlı, zorlayıcı ve grift metinleri sevsem de, sırf zor okunsun diye, karakterle alakasız şekilde karmaşıklaştırılmış metinler gibi, yazarın; kendinin ne denli zeki olduğunu okuyucuya ispatlama kaygısıyla totosunu yırttığı metinleri de sevmiyorum. Yani o yatağa benimle girmek kolay değil cicim. Hele uykuya daldırıp sarılmak falan hiç! Noooldu cici kitap, seni yataktan attım diye bozuldun mu? 

Geldiler gene :) Kafa gitti!!!!

Hadi size ilginç bi anekdot anlatayım. Annem hasta. Aile alarmda. Annemi aradım, rutin arıyorum zaten hayırlı evlat kategorisinden dehlenmemek için. Neyse: Yeğenim, 6 yaşında olan tutturdu benimle konuşacak. Ondan bundan konuşuyoruz. Ben sürekli yağ yakma halindeyim. ‘Demek benden kitap istiyorsun. Vay demek yerden çöpü aldın. Ne şahane bir çocuksun Kenan’cığım sen.’ Kıvamım bu şekil.  Dedi ki, senin siyah saçlı mavi gözlü arkadaşın var mı? Aklıma 40.000 tilki akın etti. Herif okulda manita buldu. Kız mavi gözlü falan ilki tabii ki ahshahshshs :) Var galiba halacığım dedim. Adı ne diye sordu. Ne diyeyim? bilemiyorum. Attım kafadan Ece dedim. Bu arada içimden de diyorum ki; haydi kitaplarında isimler palidram olsun diye Ece’yi kullandın el kadar bebe isim sorunca neden Ece diyorsun? En iyisi bir doktora görün. Neyse konuyu dağıtmayayım. Bıçkın yeğenim neredeyse bağırarak ‘Hala’ dedi ‘onunla asla görüşme olur mu? O kötü biri! Mavi gözleri cam gibi ve çok korkunç!! İçimden noooluyoo be diyorum, dışımdan daa heee tamam halacım görüşmem falan… Annesi aldı telefonu. Meğersem bizim gelin hanım Yasak Elma’yı seyrediyormuş pazartesileri. Yeğen de kafayı Şevval Sam’ın oynadığı karaktere takmış. Gıcık oluyormuş her çıktığında. Vay be dedim kendi kendime. Bir zamanların Nejat İşlerli dizisindeki minnoş tatlış hafif atarlı ama evin fiyakalı harbi kızı Gülbeyaz’ına bak sen!!! Bodrum Masalı’nda da benzer kimyada bir rol oynuyorken. Valla tebrik ediyorum.

BİR SAZAN HİKAYESİ:

Ve konuyu buradan alıp, Yılmaz Erdoğan’ın Netflix’e satıp, kekliği düz ovada avlarlar misali bilet alanları sinirden zıplattığı son filmi Sazan Sarmalı’na nasıl bağlıyorum görün:

Sayılar ve cinsiyet işaret eden kavramlar: Bizi belirli kalıpların içine hapsetmek için medeniyet düşmanlarınca, ve dahi; insanı köreltip aptallaştırmak ve yönetmek isteyenlerce uydurulmuş sınırlar.  Bunu zaten biliyoruz. Bakınız ben. Kafa sürekli 03-90 arası gidip geliyor. Salıncak misali. Ne diyordum: Tecrübeye saygım sonsuz. Bilgiye olduğu gibi. Ve fekat teknoloji bu denli hızlı ilerlerken ve yeni bu kadar çabuk eskiyip tüketilirken… Tecrübe sahibi olmak bazen de demode olmakla eşanlamlı olabiliyor. Organize İşler Sazan Sarmalı mesela. İlkinde çok gülmüş eğlenmiştim ama bu kez bana yavan ve sıkıcı geldi. Bir de samimiyetsiz. Daha çok masalsı olsaydı daha zevkli olurdu. Burada masalsı dünya ile gerçek dünya arasındaki salınım büyük. Bu kadar farklı iki dünya arasındaki sinematografik geçiş konusu sıkıntılı senaryoda.

Gelelim o şahane göbekli adama. Kıvanç Tatlıtuğ biraz daha gayret ederse (ve o sahte gülüşlü hanımıyla verdiği neeeeee kaaa düzgün bi aileyiz di mi imajının pek yavan olduğunu fark ederse) fena yakışıklı, gayet düzgün, arzu nesnesi erkek figüründen oyuncu kategorisine atlayacak! Şu yaftalar çok ürkütücü tabii ki ama gerçek bu. Alakasızca aklıma geldi: Ne zamanki Halit Ergenç kendisinin idealize edilmiş bir devlet/halk kahramanı değil oyuncu olduğuna karar verip diyelim ki eşcinsel bir karakteri çatır çatır canlandıracak işte o zaman, Bergüzar ablanın kafenin oradan eve doğru kıvrılırken kendisine daha bir hayranlıkla bakacağım. Şevval Sam’a dönersek, afferinlerce bravolarca kötüsün. Ve tebriği hak ediyorsun cicim.

Tüm kalbümle teşekkür ederim. Sabrettiniz. Okudunuz. İletişim kısmından ad-soyad adres bilgilerinizi verirseniz: ‘Sabır taşı mısın hey okuyucu’ konulu hediyemi de alırsınız. Ciddiyim. Göndermeyen ne olsun!

 

 

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Köprünün Altı*

‘#10yearschallenge /10 sene meydan okuması’ diye bir bıtbıt başlattılar sosyal medyada. Bu cenahın her olaya canhıraş atlayan güzide canları 10 yıl öncesine ait fotoğrafları ile şimdiki hallerini aynı karede paylaşıyorlar: Harıl harıl! Ve hilafsız herkesin birbirine yaptığı yorumlar şu minvalde: ‘Ayy insan hiç mi değişmezz’!!! Öz yalakalarcaaaa ahshahshshshh!!!! Yahu, biz neyiz de değişmeyeceğiz? Robot mu? Bakın masa demedim. Zira 10 sene önce alınan bir masa bile değişir. Cilası şey olur: Bakın eskir de demiyorum. Kibarlıktan yani :) Kendime neyi sordum biliyor musunuz değişim konusunu düşünürken, pekiyi ya ruhlar: Ayy insan hiç mi değişmezz, desek biri için hakaret sayılırken, fiziksel olarak değişmemek, ki mümkün değil, neden bir başarı sayılıyor. Manevi anlamda biriktirdiklerimizi 10 sene geriye sarsak bu iyi bir şey değil. Lakin işin içine dış görünüm girince işler değişiyor. Gigi ve Bella Hadid kardeşlerin taş anası Yolanda Hadid bile  ‘Ee bıktım ulan baskılarınızdan, meme implantlarımı da çıkartıyorum, dolgu botoks konusuna da nokta koyuyorum’ diyerek son derece haklı bir serzenişle kendini salıvermişken…

Bilmem kaç küsur yaşında ağbilerimiz,  dana kıvamındaki koca göbeklerine ve şiş baldırlarına bir an olsun bakıp silkinmeyi ve ağızlarından çıktı çıkacak sözleri sansürlemeyi düşünmeyerek kadınları en hassas yerlerinden suistimal etmeye devam ederken… Tamammm tamammm … Az sabır!!! Derin mevzuulara ilerleyen satırlarda girmek üzere konuyu dış görüntü üzerinden deşmeye devam ediim biraz daha sıkılmayın hemencik!!!

Öncelikli olarak biz kadınlar için en büyük iltifat: Ayy hiç değişmemişsin, denmesi galiba… Ciddiyim. Mesela alakasız da olsa biri böyle deyince, gevşiyor biz kadınlarda gönül bağları şekerim. Tutamıyoruz kendimizi. Rahmetli Umberto Eco’nun iki ciltlik şahane kitabı: Güzelliğe Dair ve Çirkinliğe Dair’i okuyanlar bilir, güzellik anlayışının ne şekilde evrildiğini. Zamanında doğurkanlık önemli bir kriterken ve haliyle gürbüz memeli, görkemli kalçalı kadınlar güzel sayılırken, bu anlayış bambaşka bir yöne doğru ilerliyor. Güzel oğlan kavramından yola çıkan bir güzellik anlayışı mübah artık. Michelangelo’nun** erkek heykelleri ile kadın heykellerini karşılaştırın reca edeceğim!!!! Hele o Floransa’daki Davud heykeli yok mu!!! Bence Roma’daki Musa heykelinden bile taş! (Espiri yaptım hehehehe) Michelangelo ağbimiz kadınları nasıl görüyor, erkekleri nasıl durumu anlarsınız. Bakıyorsun aşırı kaslı, neredeyse erkeksi kadınlar seksi bulunuyor bir kısım tarafından. Ki aşırı kas demek; doğurganlık hormonunun yerinde yeller esmesi ve dahi adet problemleri yaşanması demek. Çok zayıf erkek sevmediği gibi, çok zayıf kadınları da çekici bulmayan bir kardeşinizim. Allah da beni böyle demode yaratmış. Ne edicen :) Yani ne alaka ama, sırf bu yüzden Kim Kardashian gibi ince belli ve geniş kalçalı ablaları seven erkekler gözüme daha bir erkek erkek gelmeye başladı. Yalan yok!

Evet konuyu saptırmayalım. Ne diyorduk. Tek sorunumuz ölümlü oluşumuzdu. Biri bize, yalandan bile olsa, ‘Ayy hiç değişmemişsin’ diyordu biz de mutlu oluyorduk.  Valla karşimmmm: Ben bu cümleyi hakaret addederim. İnsanlar değişir. 10 seneyi bırakın bazen bir saatte bile değişir. Tip mevzuunu geçiyorum. Zira hepten karşı olmasam da botox, dolgu gibi estetik işlemlerin b o k’unu çıkarmış, photoshop aplikasyonlarının en üst seviyesi ile çekilmiş fotoğraflarına karşılık koydukları eski fotoğraflarını dahi phoshop’layıp yayınlayanlara pek sempati duymuyorum. Canım yaa kimi kandırıyorsun? Kendini? Beni? Ebeni? E yüzyüze gelince ne olacak? Ru be ru hemhal olunca yani…

Sözün özüne dönersek: Ben değiştim. 10 senede hem fiziksel hem de manen büyük değişimler oldu hayatımda. Ve bu değişimler sayesinde iç varlığıma daha da yakınlaştım. Kendimi daha iyi tanıdım. Tanımaya da devam ediyorum. Tip mevzuuna gelince, yazar olmanın güzelliğe dair mesleki bir dayatması eskiden yoktu. (Bence) Güzel olan zaten güzeldi. Aslolan iyi yazıp yazmamasıydı. Lakin şimdilerde para baştacı olduğu için her sektör gibi maalesef yayıncılıkta da instagram’daki takipçi sayısına bakılarak kitapları basılan yazarlar var. Açıkçası benim okuma anlayış ve disiplinimin çok dışındalar. Ancak bir nesil bu ucuz işleri okuyarak hayatı tanımlıyor. Hangi kitapları okudun diye sorduğunuzda da verilen örnekler bu veçhede. Naçizane tavsiyem, kesinlikle klasiklerin okunması ve okutulması yönünde. Yoksa bu sığlık hayatımızın her yanını habis bir ur gibi saracak. (Madam Rottenmeier Diary:)

Kendimi kutluyorum. Konu nereden nereye geldi yine. Ne diyordum: 10 senelik meydan okuma… Aaa hiç değişmemişsin olayı. Değişim iyidir kardeşim. Bunu bilir bunu söylerim. Konfor alanları insanlara bir tutam huzur verse de, uyuşturur da! Yani kıpraşmak ve silkelenip kendine gelmek için bazen de ayağınızın altındaki sağlam zeminin çekilip alınması gerekir. Öte yandan olaya bilimsel açıdan bakarsak, geri dönüşümlü polyester 10 sene önce yoktu. Artık var ve doğayı daha az kirleteceğiz. Elimizdeki telefonlar kim bilirr daha nasıl evrilecek. Ayın karanlık tarafına insanlı uydu gönderen Çinliler 10 sene önce 10 sene sonra yapsalar kimbilir neler göreceğiz. Hehehhehehe… Kafa gitti yine!!!

Bugün 21 Ocak benim doğum günüm. Bir yaş daha alırken, ki insan her sene bir yaş almaz, bazı seneler beş yaş alır büyür bazen de yaş alsa da yerinde sayar kafa olarak, kendime notlarım var. Sizinle de paylaşayım. Bunlardan en önemlisi zamanımı üretmek adına doğru kullanmak. Gereksiz şeyler, gereksiz insan ve olaylarla boşu boşuna harcamamak. Daha çok üretirken daha çok gezmek görmek. İnsanları doğru çekmecelere koymak ve hak etmedikleri sürece o çekmecelerdeki yerlerini değiştirmemek ve ve en önemlisi bunları yaparken kalp kırmamak, hak yememek, adil olmak… Şemsi Tebrizi diyor ya hani: Bir şey yap, güzel olsun. Çok mu zor? O vakit güzel bir şey söyle. Dilin mi dönmüyor? Güzel bir şey gör veya güzel bir şey yaz. Beceremez misin? Öyleyse güzel bir şeye başla. Ama hep güzel şeyler olsun. Çünkü her insan ölecek yaşta.. Hayatıma girmiş girecek herkese, mümkün mertebe, böyle şefkatle yaklaşabilmek. Ve daha önemlisi: 10 sene sonra bir gün geriye dönüp bu yazıyı okuduğumda, aa ne çok şey değişmiş hayatımda ve iyi ki de değişmiş diyebilmek. Ki muhtemelen tipim de bayaaaaaa bi değişmiş olur. Yani 2029’da 2019’a ait bir foto koyarsam karşılaştırmalı, ooo cicim köprünün altında çook sular akmış, demenizde de yazmanızda da hiçbir sakınca yok. Belki de sular taşmış üstünden bile geçmiştir. Hayat bu. Bakın rahmetli Metin Altıok  ‘Kanadı Kırık Bir Akşam’  şiirinde ne yazmış.***

 

Yarın farklıdır bugünden,
Adı değişir hiç olmazsa.
Kara bir suyu
Geçiyoruz şimdilerde,
Basarak yosunlu taşlara.
Sen bugünden yarına,
Birazcık umut sakla.. !

 sağolsun google’cım da unutmamış doğum günümü🙈

**http://tdk.gov.tr/index.php?option=com_gts&arama=gts&kelime=köprünün%20(veya%20köprülerin)%20altından%20çok%20su%20(veya%20sular)%20aktı%20(veya%20geçti)&cesit=4&guid=TDK.GTS.5c4512c404af73.63911292

 

**https://seyler.eksisozluk.com/gorenlerin-agzini-acik-birakan-michelangelo-saheseri-davut-heykeli

 

KANADI KIRIK BİR AKŞAM***

Gün bitti lambayı hazırla;

Işık kalmadı girecek odamıza.

Çek perdeleri sevdiceğim;

Kanadı kırık bir akşam

Zonkluyor durmadan dışarıda.

 

Sen bugünden yarına

Birazcık umut sakla.

 

Yarın farklıdır bugünden,

Adı değişir hiç olmazsa.

Kara bir suyu

Geçiyoruz şimdilerde

Basarak yosunlu taşlara.

 

Sen bugünden yarına

Birazcık umut sakla.

 

Gün bitti sevdiceğim;

Geriye kalan posa.

Bu serin güz akşamında

Geç otur karşıma sessizce,

Devam et ördüğün hırkaya.

 

(Toplu Şiirler, Metin Altıok, s. 215, Kırmızı Yayınları, İstanbul, 2010)

 

 

taze diş macunu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın