Somali’ye 1-2

Kitsch* nedir, diye -Beşerin hafızası nisyan ile malûl yani sakattır aman yanlış bir yorum yapmayayım korkusuyla- sözlüklere bakıyorum iki saattir. Laf aramızda, sözlük okumak sevdiğim bir iştir. Zihni tazeler. Uzatıp dağılmayalım, bu şahane kelimenin kökü Almanca’dan geliyormuş. İnternette ararken bir de ne göreyim. 2008 yılında PEN de bu harikulade kelimeye kayıtsız kalamayarak ,‘Nedir Bu Kitsch(KİÇ)?’ konulu bir sempozyum düzenlemiş ve kaçırmışım!. Dilerim tekrarlanır.

Hey zamanı az, merakı bol okur haydi sana bir kıyak geçeyim. Kitsch’in veya kiçin ne demek olduğunu anlamak için yormayayım. Sadece, pek manidar olduğuna inandığım 1-2 fotoğraf göstereyim. Dahasını bilmek isteyenler ise, yazının sonundaki açıklamaları okuyabilir.

Sömürge nasıl kurulur? Bir zamanlar kendi kendine yeten bir ülke, nasıl bu hale getirilir? Her şeyin suçu kuraklıkta mıdır? İsrail’de deniz suyu ile tarım arazileri sulanıp, insanların evlerine su götürülürken başka bir ülkede binlerce insan neden aç susuz kalır? Somali’de özelleştirilen sektörler hangileridir? Kimlere satılmıştır ülke? Sizce bu satılmışlık bahsi, hangi ülkenin mallarının haraç mezat satılmasını andırmaktadır? Kim ve kimler bu istikrarsızlıktan kazanç sağlamıştır?

Sevgili okuyan insan, sen de biliyorsun ki bu soruların basit bir cevabı var: Uzun vadeli planlarla birbirlerine düşman edilip sömürgeleştirilen Afrika ülkeleri, batılı bankalardan aldıkları borçları geri ödeyemedikleri için bu haldeler. Üstelik yardım çabaları da boşa çıkıyor. Çünkü yardım adına toplanan her kuruş, borçların ödenmesi için on misli olarak ülkeden çıkıyor. IMF garabetinin boğazından aşağı boca ediliyor.

RTE televizyonu ve şov ekibinin Afrikaya’ya gitmesinden yaklaşık 26 yıl önce bakın kim veya kimler el uzatmış Afrika’ya? Ve ne kadar çok yardım toplamışlar.   Yaşı tutanlar bilir. 1985 yılından beri Bob Geldof öncülüğünde, Etiyopyalılar başta olmak üzere, Afrikalı aç insanlara yardım amacıyla, etkinlikler düzenlendi. 13 Temmuz 1985′te düzenlenen Live Aid konserleri ile 100 milyon$ üzerinde para toplandı. Bu paralara ne oldu dersiniz? Paralar, Etiyopya’daki bazı sivil yardım örgütleri yanında Derg Askeri Cuntası’na verildi. Derg de sağolsun boş durmadı, 3 milyondan fazla insanı sürdü ve 50.000- 100.000 arasında insanın öldürdü. İddia bu! Bugün Somali’deki kamplarda, Somalili’den çok Etiyopyalı olduğu söyleniyor.

Henüz bunlardan haberdar olmayan Geldof’un içi rahat etmemiş olmalı ki, Live Aid’in ardından gelişmeleri görmek amacıyla  2004 yılında Etiyopya’ya gitti. Lord Geldof gördükleri karşısında, delirmişti. Kafasının tası o kadar atmıştı ki, Geldof’un biyografisini de hazırlayan arkadaşı Paul Vallely’in aktardığına göre, Tony Blair kendisine: “Bob’u sakinleştir… Ve döndüğünde gel beni gör” demek zorunda kalmıştı.

Sonuçta ortaya ‘Afrika Komisyonu’ çıkmıştı. Blair, Geldof ve 16 diğer üye, Afrika’nın güçlü politikacıları ve diğer güçlü politikacılar, Afrika’nın problemlerinin bir yıldan uzun çalışmasını üstlenmek için davet edilmişti. Taraflar iki iddiayla gelmişler ve demişler ki: ‘Afrika’nın yönetimde ve savaşta meyda gelen bozulmaları, yozlaşmaları değiştirmeye ve geliştirmeye ihtiyacı vardır. Zengin dünyanın, yeni yollarda bu değişikliği desteklemesine ihtiyaç duyulmaktadır. İfade edilen yardımların ikiye katlanması, borçların iptali ve ticaret kurallarının düzenlenmesi gerekmektedir.’

Afrika Komisyonu bu işlerin nasıl yapılacağı hakkında ayrıntılı bir plan düzenleyip 2005′de sunumunu yapmış ve fakat sonrasında ne olmuş dersiniz? İzleyen aylarda, açık bir biçimde dünya liderleri bu düzenlemeyi dikkate almamışlar.   Bunun üzerine, G8 üyelerinin umarsız tavırlarının üstünde baskı oluşturmak ve Afrika’ya karşı yeni bir lobinin yaratılmasını zorlaştırmak isteyen Lord Geldof, dünyanın çeşitli ülkelerinde Live 8 olarak adlandırılan eşzamanlı sekiz konser düzenlemişti.

Bu vesile ile size, Lord Geldof ve ekibinden 26 yıl sonra Afrika’ya varan RTE televizyonunun açıkladığı acil şov yardım paketini de listeliyorum:

1-400 yataklı atıl durumdaki hastane faaliyete geçirilecek,

2-Sahra hastaneleri İntikal Hastanesi olacak.

3-Su sıkıntısı için su kuyuları açılacak.

4-Enerji sorunu için jeneratörler temin edilecek.

5-Havaalanından Mogadişu’ya giden yol asfalt yapılacak.

6-Çöp kamyonları gönderilecek.

7-TOKİ çadır kentlerde konut ve okul inşa edecek.

8-Sertap E. ve Ajda P. kod adlı şahıslar, her hafta aç ama mutlu insanlarla dans edecek.

9-Ümit B. ve Arzuhan D. açık renk pantalon giyerlerse bir daha uçağa alınmayacak.

10-Emine E. bir daha, herhangi bir yurtdışı seyahatinde yılan desenli giysiler giyerse, Hürriyet’in Kelebek ekinde ‘Yok artık!’ veya ‘Yuh yane!’ yorumu ile Melis A. tarafında ifşa edilecek.

11-Somaliler, üç kuruş yardım yaptık diye, biz şahane ve her vesile ile birbirini boğazlama fırsatı arayan Türkiyeliler’e gebe kalmayacak.

12-Somali’de cemaat okulları açılmayacak.

13-‘Aa sizin kıyılarınızda amma çok balık varmış’, diye konuya girilerek ihaleler alınmayacak.

14-Hasbelkader bir Somali ile karşılaşıldığında çay kahve, varsa simit ikram edilecek ancak ‘Taşıma su ile değirmen dönmez’, bahsine hiç girilmeyecek. Girildiği anda, 10. şık geçerli olacak. (Burada bahsi geçen şıkların hiçbirinin Ahmet Şık ile ilgisi yoktur!)

Acil yardım paket listesinde yer alan işler, Somali’de işler mi? İşlerse kaça mal olur? Bu ihaleler kime gider? 2 km. alanda dahi, sayısı yüzü bulan korumalarla gezilebilen bir ülkenin hastanelerinde kimler çalışabilir? Çalışsa kaç gün yaşar? Ne kadar süre yaşarsa yaşasın, vallahi de billahi de cennete gider. Neden böyle acımasız baktığımı anlamak için, 2011 yılında yabancı film Oscar’ını alan Danimarka ve İsveç ortak yapımı, ‘Hævnen-Daha iyi bir dünya-In a better world’  adlı filmin başrolündeki doktorumuzun hayatına bir göz atmanızı tavsiye ederim.

Kısa bir tavsiye arasının ardından kalan takatimle yazıma devam ediyorum.

RTE oraya gitti de ne oldu? Gitmese de olur muydu? G8 ülkelerinin hangileri halimize kıs kıs veya aleni güldü veya hala gülüyor? Söz konusu para olunca, 1 Angelina, 2 Brad kadar olamıyor muyuz?  Yardım yapın ama lütfen şov yapmayın. Şov yapacaksanız da, geçici listelerle milleti oyalamayın, dünyayı ayağa kaldıracak kadar mantıklı ve çözüm odaklı öneriler ile gelin-gidin. Ben de tükürdüğümü yalayayım! Her halukarda bu yazıya devam edemeyeceğim. İki uyku arasında internetten veya gazetelerden falan izleyin işte devamını…

Önemli not: Bu yardım şovu pardon ziyareti esnasında en çok Nihat Doğan ağlamıştır. Ve bu hizmet unutulmayacaktır!..

* Kitsch(kiç) “*Seçkinlerin benimsemediği kitlelerin de kopamadığı şey” Türk Dil Kurumu’nun yaptığı tanımla kitsch(kiç); ilkel yollardan duyguları harekete geçirmek isteyen sözde sanat eseri.

-Kitsch ürünlerinin tümü yoğun bir duygusallıkla yüklüdür.

-Taklit olan şeyler kitsch’in bünyesini oluşturur.

-Kitsch sanatçısının evrensel olarak hazmedilmiş herhangi bir yaklaşımın dışına çıkarak bir şeyler gerçekleştirmeye çalışması beklenemez.

-Kitsch’in içerdiği nesne ya da konu çağrışımla değil hemen tanınacak türdendir. Belli bir kavramı ne kadar keskin bir biçimde anlatıyorsa kitsch yönünden o kadar başarılıdır. -Kitsch dünyaya yeni bir açıdan bakma olanağı vermez.

-Büyük insan kitleleri belirli bir gösterge kategorisine yönelip onu kendileriyle bütünleştirdiklerinde, üst sınıflar başka göstergelere yönelerek ve onları kullanarak araya bir uzaklık sokarlar. Bu üst sınıf kategorilerinin nicelik yönünden sınırlı olduğunu vurgulamam gerekir (az bulunan “şeyler” ve onlara yönelme mantığı, herkesin yaptığını yapmama vs vs) kitsch tüketim toplumlarında fazlasıyla görülür… tüketim toplumları eğer deyin-gen toplumlarsa ve kitsch,üst sınıflara yükselmek isteyen kişilerin arzularını imleyen üretimler ve yaklaşımlarsa , Türk toplumunun kitsch ile neden bu kadar içiçe geçtiğini açıklamakta kolaylaşıyor. öyleyse… kitsch Türk toplumunun toplumbilimsel gelişme öğeleriyle olduğu kadar bu toplumun sanat yapıtına bakış açısıyla da örtüşen bir kavramdır.! http://www.medyasozluk.com/kitsch.html

**http://www.bobgeldof.com/

*** http://www.pen.org.tr/tr/node/984

Sayfaya girmeye üşenenlere programı aktarayım.

Nedir Bu Kitsch(KİÇ)? 10/05/2008 – 10:00-18:00

Nedir Bu Kitsch(KİÇ)?

Sempozyum Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi-Beyoğlu

Nedir Kiç? Düşük, ucuz, yoz bir güzellik mi? Plastik Çiçek mi yoksa? Çirkinlik olabilir mi acaba? Ya da süslü olan herşey. Yoksa güzelliğin demokratikleşmesi mi? Acaba “yüksek sanatı” tehdit eden bir hayalet olabilir mi? Veya “çokkültürlülüğün” sesi. Popüler kültürden siyasete, çağdaş sanattan sinemaya; magazinden mimariye; davranış biçiminden seri üretilmiş nesnelere dolanan sıkı bir soru: Nedir bu Kiç?

Karşı Sanat Çalışmaları 10 Mayıs 2008 Cumartesi Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde (3 OTURUM) bir sempozyumla hayatın hemen her anını kuşatan bu çetrefil kavramı tartıştıracak.

PROGRAM 1.OTURUM
10:00-12:00
Beral Madra, “Siyaset ve Kitsch”
Gültekin Çizgen, “Türkiye’de Kitsch Bolluğu
Aykut Köksal, “Bir Modernlesme Olgusu Olarak “Kitsch”
Feyyaz Yaman, “Kitsch’i Anlamamak!”
Yöneten: Ali Şimşek

2.OTURUM
13:00-15:00
İ. Can Koç, Tarihsel ve Sosyolojik Olaraki Kisch’i Anlamaya Çalışmak
Melis Behlil, “Versace Elbise, Kristal Şampanya: Showgirls’de Tüketim, Kitsch ve Camp”
Yalçın Sadak, “Toplumcu Gerçekçi Türk Resmi ve Kitsch”
Ahmet Soysal, “Kitsch ve İdeoloji”
Yöneten: Beral Madra

3.OTURUM-
15:30-17:00
Fatih Balcı, ” Sürekli Olarak ve Birdenbire Kitsch”
Osman Çakmakçı “Kitsch ve Poetika”
Elif Dastarlı, “Kendinin Anti-tezi: Gayrı Siyasallaşan Dil Kitsch”
Ali Şimşek “Çizgili Pijamaya Gülmek: Yeni Orta Sınıf ve Kitsch”
Yöneten: Feyyaz Yaman TARTIŞMA
17:10-18:00

Posted in taze diş macunu | 1 Yorum

‘Hayatım yavaş çekimde bir panik.’*

‘Hayatım yavaş çekimde bir panik…hayatım yavaş çekimde bir panik.hayatım yavaşçekimdebirpanik.yavaşşşçekimdebir panik. yavaş çekimde panik.panikyavaş.yavaşpanik.panikolmayavaş.yavaşla.yavaş.yavaş.dur!..’

Yine sayıklamaya başladım işte!

Küçükken, soğuk bir tiptim. Çocuğum olsa ve bana, benim anneme davrandığım gibi davransa, elimin ayarı kaçar mıydı? Anne olmadığıma, daha doğrusu olamayacağına göre, sonuç; kutudaki kedi! Annem, herhalde tek kız olduğumdan, pek takmazdı bu mesafeli Bitli Puik hanım havalarımı. Erkek kardeşlerime nasıl davranıyorsa bana da aynı şekilde davranırdı. Hatalıya, yaramaza, oyunbozana cezası bir güzel verilirdi. Ağladı, kişnedi, kükredi, zıpladı, hopladı, güldü, gülmedi, çok yedi, ay hiç yemedi… nidalarıyla pedagog kapılarında, tek ayak üstünde pilavüstü baklava ebeveyn modeli, beklenmezdi. Hak edene cezası verilirdi. Bana verilecek en güzel ceza ise kardeşlerime bakma cezasıydı… Dı, dedim. Dikkatinizi çekerim. Dı… Ta ki, en küçük kardeşimin eline ütü düştüğünde, kıpırtısız seyrettiğim ortaya çıkana dek.

Asla kardeşlerimle ilgilenmezdim. Hani vardır ya kardeşlerine ablalıktan çok annelik yaptıkları ile gurur duyan ‘sorunlu anne-abla kırmaları’! Övünmek gibi olmasın onlardan değildim. Çevremi saran kuzen sürüsünden sıyrılıp, efelik rolünden de kurtulduğumda… Sokaklarda sürünür, abuk deliklere girer çıkar, ağaçların tepelerine çıkıp düşerek iner, feci dayaklar yer, feci dövüşür, eşyalarımı çaldırır, bitlenir, velhasıl kelam kir pas içinde eve dönerdim. Bu yuvarlanma-yuvalanma içinde kendimi kaybettiğimden, ne kadar titizlik göstersem de, genellikle eve dönüşüm karanlığın çökmesine denk düşerdi. Al sana ceza vesilesi. Geç kalma kızmasına ek olarak bir de, giysileri mahvetme kızması vardı…

Kardeşlere bakma cezası ters teptiğinden, annem, yeni ve tiksindirici bir buluş olarak bulaşık yıkama cezasını vermeye başlamıştı. Şimdi kendi burda Allah da burda, yalan yok, sadece kızdığında iş yaptırırdı. ‘Ben prensesler gibi büyüdüm bu dar açıdan bakınca’, desem, vallahi de atmış olmam. Bulaşık yıkama cezası hemen verilmezdi. Önce nutuk çekilir, nutuk sonunda örneklemelere geçilir, ceza olarak yemekten sonra bulaşıkları yıkıyorsun, cümlesi ile bir süre sonra Çince olarak devam eden monolog sona erdirilirdi. Çince ‘ceza olarak yemekten sonra bulaşıkları yıkıyorsun’ nasıl denir sonra söylerim. Takmazdım. Takmadığım zamanlar, plaj, derdim sondaki j harfine eklenmiş yüz j’yi birleştirip uzatarak! Kayıtsızlık eşittir ‘Plajjjjjj’! Sonra –bir yazar vardı ismi bende saklı, iyi bir yazarın ‘sonra’ kelimesini kullanmaması gerektiğini buyurmuştu. Hay bin ayrımcı ve sıradanlaştırma meraklısı V. S. Naipaul!- içimden devam ederdim, derdim ki ‘Ay çok korktum. Ben de, çektiğim sıkıntılardan yeterince ders aldığıma kanaat getiren gerçek annem Elizabeth Taylor’ın, beni geri alma sahnesini hayal ederken –özellikle, uçmasın diye tuttuğu güneş şemsiyesi büyüklüğündeki şapkasıyla uçaktan inme sahnesiydi favorim- böğürtlen, Cafer, kurabiye derim sürekli ve hemen biter.’ Çoğu zaman, Elizabeth Taylor’ın gerçek annem olması bahsi dışında, içimden söylediğimi sandığım bu sözleri annem de duymuş olurdu, (bir iç sesim bile yok anlıyor musunuz veyahut anneler iç ses dış ses ayrımı tanımaz, insanın ciğerini okur!) uzaktan gülüyor mu kızıyor mu anlaşılamayan bir tonda ‘Dedi böceği, başladın mı yine tutturmaya’ derdi. Nasıl buluşçu bir beyni varsa: Dedi böceği, lakabını uygun görmüştü şahsıma… ‘Cuk’ sesini, hala duyuyorum!

Sonradan –Yine ‘sonra’ yazdım. Benden bir cacık olmaz!- yani yaş ilerlemesi anlamına gelen zaman çizelgesi, birer ikişer dik çizgileri atlamaya başladığında sonradan demek istedim, anladım ki; benim gibiler ‘saran’ insan tipine giriyor. Sarmak, iyi bir şey olsaydı, Fur-Kürk adlı filmde, Nicole Kidman yorumu ile hayat hikayesini ağzınız açık izleyeceğiniz –ki benimki- iki ki ha! yazıklar olsun sana- hala açık duruyor- Diane Arbus’un sonu Amy ya da Amy’nin sonu Diane, Diane’nin sonu Nilgün ya da Nilgün’ün sonu İlhami olmazdı!.. Liste uzun. Heves kısa.

Bu arada unutmadan, sıkıcı burjuva hayatını bırakıp –iyiki de bırakmış- sıradışı tipleri fotoğraflamaya saran Diane Arbus’un hakkında ‘An emergency in slow motion’ adında yeni bir biyografi kitabı yayınlanmış. Kitabın adı kendi not defterinden alıntı. 1971 yılında henüz 48 yaşındayken hap içip bileklerini keserek intihar eden Arbus, 1959’de günlüğüne şu sözleri yazmış: Hayatım, yavaş çekimde bir panik. Titanic’in yavaş yavaş batmasını ama o yavaşlığın içindeki paniği, aceleyi düşünün.

Bu blog’un adı neden ‘Taze diş macunu’ şimdi anlamışsınızdır umarım.

*Diane Arbus

Posted in taze diş macunu | Yorum yapın

İsparklı Eminem!

Birkaç gün evvel, Nişantaşı’ndaydım. İki saat otomobilime park yeri aradım. Parası neyse vereyim, yeter ki şu sıcaktan kurtulayım telaşı içinde gezip durdum sokaklarda. Her yer İspark, her yer dolu. Nihayetinde Tunaman Pasajı’nın olduğu sokakta,  serap sanıp neredeyse es geçeceğim bir park yerine dar attım kendimi. GÖLGEYDİ BULDUĞUM YER: GÖLGE! Dedim ki, oh yea, işte sabreden derviş, işte murad, seviyorum bu ikisi bir aradaları… Neyse uzatmayayım. Böyle orta sınıf beyaz Türüt pardon Türk dicektim, küçük hevesleriyle ağzımın suyunu akıtarak park ettim.

Gölgeyi bulmuştum ya… Biraz soluklanabilirdim artık. Ağırdan alarak eşyalarımı toparlarken park görevlisi geldi. Mutluydum. Ve geçmiyordu. Kapıyı açtım. Cıvıldayan bir sesle görevliye, merhaba, dedim. Adam gülümsedi ve zırt diye yere çöktü. Elindeki alete bir şeyler yazmaya başladı. Üstüme alınmadım. Bu çöküşü normal karşılamıştım. Sıcaktı ve soluklanmak istiyordu besbelli Cüzdanım elimde yerdeki adamın kalkmasını beklemeye başladım. Bu sırada içimden hesap yapıyordum: Bir saatliği beş lira ise üç saatliği ne kadardır acaba? diye… Beynime güneş geçtiğinden, orta iki havuz problemi kıvamında, zorlanıyordum. Ne zorluyorsun kızım kendini, dedim kendi kendime. Sor gitsin, adama. İşi ne? Bu arada, görevli hala yerde çökük vaziyette elindeki makineye bakıyordu. ‘Pardonnnn, üç saati ne kadara acıııba? diye sordum. ‘On lira ama’ dedi –Son bir iki senedir, biri, bir cümle kurup sonunu ‘Ama’ ile bağladığında, tetik kesiliyor, feci işgilleniyorum. Üçüncü kitabımın adı ‘Ama’ ya… Resmen –TC onaylı olarak resmileştirdim- gıcık oluyorum ‘Ama‘ kelimesine. Ne menem bir bağlaç! Menhus. Habis. Oyunbozan. Düzenbaz! ‘Ama*’ kelimesinin ne anlamlara geldiğine aşağıda vereceğim TDK linkinden bakabilirsiniz.- ‘Ne aması’ dedim yüzümde ‘hey dostum, biz burada ama bağlacı kullananları hiç sevmeyiz!’ ifadesi ile… ‘Üç saatliği on lira ama sizin eskiden kalma dört liralık bir borcunuz daha var.’ dedi. O bunu derken ben de kurulan cümleyi anlamaya çalışıyordum. Hani İngilizce’de cümle yapısı terstir, özne başta yüklem sondadır, öğrenirken alışana dek takılırsınız ya,  o tarzda bir, algının bozularak anlayış süresinin uzaması ve uzarken gerilmiş sinirlere yapışması hali yaşıyorum. İspark’tayım. Park ettim. Ödeme yapmak istiyorum ama… ama… ama… Böyle ama ama, zonkluyor beynim!

Ne borcu, anlamadım, dedim. Görevli açıkladı sağolsun. Efendim, ben vakitlerden bir vakit, arabamla İspark’a park etmiş ve süreyi bir saat geçirmişim. Dolayısı ile bu parayı da benden tahsil etmeleri gerekiyormuş. Yahu bu ülkede hak var, hukuk var-dı! Her canı isteyen müessese, kanıt manıt göstermeden istediği insandan senin şu kadar borcun var, ödeyeceksin diye, haraç keser, gasp yapar gibi, dilediği yerde para isteyemez-di ki! ‘Varsa eksik bir ödeme, adresime gönderirsiniz ihbarname. Onbeş gün içerisinde itiraz etmezsem de, ödemeyi kabul etmiş sayılırım. İtiraz edersem, mahkemeye gidilir. Bana delil göstermek zorunda kalırsınız, parayı alabilmek için. Çünkü ben böyle bir şey hatırlamıyorum. Ancak her ne olursa olsun, burada benden para isteyemezsiniz’, dedim. Bunu demekle kalsam iyi, İspark’ın sahibesi sevgili Emine Erdoğan hanımlar ve ailesini daha da zengin etmekle nahoş kelimeleri içeren cümleler de kurmuş olabilirim. Fırsat bulmuşken ‘Pul ve hatta kuş olan paramızı cebe indirmek için başka hangi yöntemler uyduracaklar merak ediyorum’, diye görevliyi bunaltmayı ihmal etmemiş de olabilirim! Dedim ya, çok sıcaktı!..

Biliyorsunuzdur. İspark şirketi İstanbul’un her yerini sarmış durumda. Alakasız bir yerde dahi karşınıza çıkabiliyorlar. Görevli koştura koştura geliyor, kaç saat diyor, ücreti söylüyor: Nakit olarak, paşa paşa ödüyorsunuz. Temiz para. Acısız. Kartsız. Şartsız şurtsuz. Sokak kabadayıları ile halvet olmaktansa, aracımı vergisi ödenen bir yere park etmeyi tercih ederim elbet. Ancak sormak lazım, bu denli sağlam getirisi olan bir yer neden başbakanımızın karısına ait. Aynen Komşu Fırın’ın metro istasyonlarına konuşlanması hususunda olduğu gibi, nasıl bir torpil döndü de İspark gibi ballı lokma tatlısı bir müessese Emine Erdoğan’ın oldu? Daha bilmediğimiz hangi ballı lokma tatlıları Erdoğan ailesi ve yakınlarına ait. Bu doymayan boğazlar, torpil denizinin şahları daha ne kadar bizi sömürecek? Ben sana başbakan olamazsın demedim ki….. torpilsiz yaşayamazsın, dedim, demiş adam oğluna! O hesap işte.

Borçlusunuz denilen parayı hala ödemedim. Devlet Güvenlik Kurumu, Tapu Kadastro, RTÜK, SGK, Çevre Bakanlığı veya Cumhuriyet Savcılığı’ndan falan tebligat bekliyorum.

 

*http://tdk.gov.tr/TR/Genel/SozBul.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA849816B2EF4376734BED947CDE&Kelime=ama

Posted in taze diş macunu | Yorum yapın

Hayatın direksiyonu!

İzmir’deyim. Arabayla geldim: Tek başına kulandım! Sabahın köründe feribota bindim. Vampirlerle aynı saatlerde yatağa girdiğimden nasılsa feribotta biraz kestirir, açılırım derken 68 kuşağından şahane iki amca –pardon- ‘sakın bize amca deme, yaşımız ortaya çıkar’ diye uyarmışlardı, o yüzden düzelteyim, iki harika beyfendi ile tanıştım. Biri, dünyaca ünlü bir kilim uzmanı. Hatta ordinaryus profesörü. Diğeri, Şişli Musiki Cemiyeti başkanı. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadığım kıvamda bir sohbet ile Bandırma’ya vardım. Üç saatlik bir yolculuktan sonra da İzmir’e.

Şimdi içinizden mız mız ‘E ne var ki bunda? Bunların nesi enteresan?’ demeyin. Bugün şeriatın geçerli olduğu ülkelerde yaşayan kadınlar, yukarıda kısaca bahsettiğim ve bizlere gayet olağan gelen şeyleri yapamıyorlar. Bırakın feribotta hiç tanımadıkları insanlarla –erkeklerle!- sohbeti, şahit olamıyor, miras hakkından faydalanamıyor, yalnız başına sokağa çıkamıyor, otomobil kullanamıyorlar. Mısır ve İran gibi ülkelerde yaşıyorsanız aile fertlerinden bir erkeğin refakati olmadan direksiyona geçemiyorsunuz. Suudi Arabistan’da ise durum daha vahim: Dünyada sadece Suudi kadınlar otomobil kullanamıyor. İster Oxford, ister Harvard, ister kaldırım üniversitesinden mezun, kralın kızı, şeyhin torunu olun; farketmiyor. Asla ve de katiyen direksiyona geçemiyorsunuz. Yasak. Yasaklar bununla da bitmiyor. Suudi kadınların, yüksek siyasi mevkilere seçilmek için oy verme ve aday olma hakkı da yok.

Tüm bu saçmalıklar yetmezmiş gibi, Suudi Şeyh El Vahab bir fetva yayınlamış: İhtilatı savunanların yani destekleyenlerin katli vaciptir, buyurmuş. İhtilat: Karışma demek. Yani iki cinsin yanyanalığı diyelim. İşte böyle bir yer Suudi Arabistan. Bu arada, bu güzide ülkeye dadılık vs. işleri için Endonezya, Tayland gibi ülkelerden gelen kadınlara yapılan; tecavüz, taciz, köleleştirme gibi konularına girmiyorum bile!

İşte, bu ahval ve şerait içinde, Suudi Arabistan’da yaşayan Manal Al-Sharif adlı deli yürek, isyan etmiş. Diğer kadınlardan farkı cesareti olan Manal Al-Sharif; din ve gelenek kıskacında kıvranan, erkek egemen Suudi toplumunda sosyal medyayı kullanarak ‘Otomobil kullanma hakkını savunmak adına Suudi kadınlarını organize etmiş’. Protesto sürüşü yarın yapılacak.

İnanç ve gelenekleri, temel özgürlüklerimizi kısıtlamak ve bizleri hiçliğin duvarları arasına mahkum etmek için kullanmak isteyenlere dur diyelim. Hayatın direksiyonuna geçip Manal Al-Sharif liderliğinde başkaldıran Suudi kadınlara destek verelim;  Çünkü taassup, geleneği ve inancı körleştiren en tehlikeli akıl hastalığıdır!

İşte destek linkleri: Siz de beğenir misiniz Manal Al-Sharif’i?

http://www.facebook.com/pages/Manal-Al-Sharif/229320297082443?sk=wall

http://www.facebook.com/pages/Woman-Behind-The-Wheel/125831607496171?sk=wall

 

Posted in taze diş macunu | Yorum yapın

İki fotoğraf arasındaki 10. fark!

Radikal gazetesi başyazarı E. C. Sağlık, Met-Üst’ün gazıyla ‘İki fotoğraf arasındaki 9 fark’ başlıklı bir yazı yazmış bugün. Ne Cihangir ne de Yenibosna’da oturuyorum. Radikal siyasi eğilimlerim de yoktur pek. Olsa da gerilla olmak için fazla üşengeç olduğumdan, kesin ilk fırsatta şutlanırdım. Ancak, 10. farkı açıkça görebilecek zekam var, şükür. Hamdolsun. Yüce rabbim verdikçe vermiş. Bknz. Arınç deyişleri! Yenibosnalı Mustafa Perçin bey amcamızın evinde kadınlar yok!  Belki de 2 fotoğraf karesi arasındaki tek benzerlik de budur: Her ikisinde de sadece bir kadın, pardon bayan mı demeliydim, var!

Cihangir karesinde bir aile yok. Zaten, aksırıncaya tıksırıncaya kadar içen adamlar aile kursa kaç yazar! Yakın arkadaşlar, dostlar bir arada. Bir önceki haberde belirtilmişti: Yenibosna karesinde, torun tombalak bir arada. Bu çocukların anneleri, daha doğrusu bu ailenin kadınları; seçim günü, ‘altın günüdür, kurabiye tarafi almaya gittim, gelicemdir, RTE kazansın diye mevlüt vardı, ordaydımdır’ türü bahanelerle dışarıda olamayacaklarına göre, evdeler. Evin bir yerindeler. Sonuçta ne gerek var cümle aleme reklam olmaya, değil mi? Eğer böyle düşünüyorsalar, neden erkekler o fotoğrafta yer alıyor? Diyelim ki, ben kötü niyetliyim. Kadıncağızlar misafire ikram için mutfakta cebelleşiyorlar. E gelenek değil midir fotoğraf çekilirken çağrılmak…

Bence bu fotoğrafa en çok AKP’li kadınlar baksın. Hatta bakmalara doyamasın.

Met-Üst’te yanda hemen bir mutfak çizsin. Tezgahta iki kadın kikir kikir! Yok bu aşağılayıcı olur, sanki o kadınların fikrinin hükmü-değeri yokmuş havası yaratılır. Daha iyi bir önerim var. Ayça Örer’in arkasında durmuş, iyi bir kare için taktik veriyor olsunlar. Ben en çok bunu beğendim.

O iki kareyi de yetersiz, absürd ve cilalı buluyorum. İkisi de, yansıtılmaya çalışılan oy grubunu gösterecek gerçek kodlara sahip değiller. Ancak içlerinden biri ‘çok acı bir gerçeği’ testere gibi gözümüze sokuyor.

 

 

Posted in taze diş macunu | Yorum yapın

Zihin İshali!

Ben de ‘öyle olmak’ istiyorum!
Lakin, kesinlikle kendime güvenim yerlerde yuvarlanıyor…

Günlerini nasıl değerlendirdikleri ile ilgili bir sürü yazarın röportajını okudum… okuyorum. Hilafsız hepsi güne: Çiçeği, kediyi, köpeği, böceği, güneşi vesair selamlayarak gayet mutlu mesut başlıyor. Sırası değişmek kaydı ile: Kitap-edebiyat dergileri okuyor, yazı yazıyor, (ileri düzeydekiler, ilham gelirse şiir, gelmezse roman yazıyor) araştırma yapıyor, bi’ton film izliyor, tiyatroya-sergiye-konsere-seyahate gidiyor, twitter’dan giriyor facebook’tan çıkıyor, yorum üstüne yorum yapıyor, bu yoğunluk içinde dostlara yarenlik ediyor, iki şarkı sözü attırıyor, felsefe kitaplarını yorumluyor, yeni çıkan roman-yazar-kitaplar-siyaset falan filan hakkında eleştiriler kaleme alıyor ve hatta  (yine ileri seviyedekiler) çocuk yetiştiriyor, evi idare ediyor… Akşamları, büyük bir tefekkür ve mutlulukla evreni kucaklayıp, oturma odasına ‘yarın sabaha değin, kendine iyi bak emi’ bakışı atarak yatağa gidiyorlar! Gibi. Ha pardon, bir de ruhu besleyip derinleştiren manevi ritüelleri uygulama işi var ki… Sanırım, onların da hepsini yapıyorlar. Çalışkan, planlı, düzenli, örnek insanlar… Okuduklarımdan çıkan sonuç bu.

Ben ise rezil durumdayım! Şimdiden, bunları yazarken daha, yoruldum! Sabah nasıl bir suratla kalktığımı anlatmayayım da (Siz deyin kenefe, ben diyeyim atom bombasının ortasına düşmüş kadar mutlu, gibi…) uyanma ile yataktan kalkma kuvvetini bulma aralığında kafamdan geçenleri  anlatayım:

Zil çaldığında, ‘hohoyt yine yeni ve şahane bir gün başlıyor’ neşesi ile yataktan fırlayanlardan olamadığımdan, yaklaşık iki saat boyunca, sırası değişmek kaydı ile: Neden varız, insanlığın sonu ne olacak, ölüm bir son mu yoksa başlangıç mı, diyelim ki cennet var, pekiyi varsa kablosuz internet var mı, şimdi uyanıcağım da ne olacak, şu lanet perdeyi tam kapamamışım içeri çubuk kraker şeklinde ışık giriyor, üstelik tuzun yoğun olduğu taraf gibi, (uyuduğum oda mezar tadında karanlık olmalı da..), kalkıp perdeyi düzeltsem sonra çişimi yapıp geri yatsam, dün gece ne manyaktı Pesoa ve o bir kutu dondurma bir arada, çok kilo aldım, amann alsam ne olacak manken mi olacağım, kredi kartları nasıl da şişti, kartlar da kilo alır mı, bakiye arttıkça su almış parke gibi ortalarından şişmeye başlayıp bizi uyarsalar ya, unutmadan; kira zammını noter tasdikli dilekçe ile yapan ev sahibimizi bi’silkelesem, o da yaşılıktan ölse kaç yıl yerim, madem hapse düşeceğim; şu yalnzı ve güzel ülkeyi, doğayı falan mahvedenlerin topunun üstüne gaz döküp yaksam nasıl olur, laf aramızda Nuray Mert de süper hatunmuş ne yanıttı be o, yatak odasının kapısında durmaksızın miyavlayan iki kedi kaç dakikada hayvan barınağına bırakılır, zaten evde kedi köpek mi bakılır, insanın namazı kabul olmaz, sen de meditasyon yap o zaman, o kabul olur…

Düşünün daha yataktayım… Kalkacağım, kahvaltı edeceğim, gazete okuyacağım, internete gireceğim, e-postalarıma bakacağım… pardon sıra şaştı; her şeyden önce çay demlerken geceden ayyaş ve karman çorman evi (artıııı mutfağı) toparlayacağım, kedileri besleyeceğim, çiçekleri sulayacağım, sabaha karşı dört gibi yatağa giren eşime ikiyüzüncü kez, kahvaltıya kalkması için yalvaracağım, kalkmadıysa tehdit edeceğim, dışarıdaki bebelere su koyacağım, domates doğrayacağım, yumurta kıracağım, ilaç içeceğim… oldu sana öğlen.

Sonrasına hiç girmeyeyim. Düzenli çalışmak, hesaplı kitaplı okuma ve verimli yazma saatleri, kültürel beslenme amacıyla sergi falan gezmeler, yarenlik adına dost ziyaretleri, kek-börek-çörek yapımında ve lezzette sınır tanımama halleri falan… Ben nereeede, onlar nereede!!! Bir de sportif amaçlı faaliyetler var ki; bu noktada duruyor ve koşan-çoşan aktif mizaçlı bu yazar takımına izninizle, ‘ohannesburger’ diyor, kıskançlıkla dudaklarımı büzüp, burnuma yaklaştırıyor ve gözlerimi deviriyorum. (Hiç sormayın. Ben de bu hareketin ne manaya geldiğini bilmiyorum! Son numaram bu: Şaşır, üzül, sevin, sevinme… büz dudakları, yakınlaştır burna, gözleri devir ve bekle. Sanırım bilinçaltımı boklayan aşüfte, bunun sevimli olduğunu sanmama neden oldu filmin bir yerinde…) Zamanda sıçrıyor, konuyu bölüyor: ‘Aklı sürekli yemekte olan bir kadın ancak ‘oha’ yerine ‘ohannesburger der’ diyor… Ve kendimi aşağılayabileceğim başka bir mesele geçiyorum.

Kafamda çoktan yazıp bitirdiğim, hatta iskeletini çıkardığım üçüncü romanımı yazmamak için bin takla atıyorken… sırf yazmaya oturmamak adına tuvaleti sekizyüzüncü kez dezenfekte edip, pelte misali koltuğa yayılmış halde, sabah durmaksızın miyavlıyorlar diye bozuştuğum kedilerimin gönlünü almaya çalışırken… Sürekli kendimi yazarken düşlüyorum. Şöyle yazayım. Böyle diyeyim. Aman Erdal’ın tarzını bozmayayım. Kahramanların dillerini hem teknik hem de kişisel kullanım özgünlükleri doğrultusunda ayrıştırayım. Erdal’ın dilini iyice gündelik ve basit bir dile indirgerken kafa karışıklığını vermeyi de ihmal etmeyeyim Basitlikle banallik arasındaki gelgitleri iyi belirleyeyim ve fakat bu belirginliği öyle doğal yapayım ki, hayvan gibi okuyucunun gözüne sokmayayım!.. derken… annemden gelen telefonla… İçinde gömleklerin yıkandığı çamaşır makinesinin susması aynı ana denk geliyor.

Zamanı verimli kullanma ütopyasını başka bir bahara kadar öpücüklere boğuyorum… Yazma ve okuma hevesim yuvasında uyumaya gidiyor. Kendime güvenimle sarmaş dolaş, yerlerde yuvarlanmaya başlıyoruz!.. Birbirimizi öpüyor… öpüyor…öpüyor…

 

Posted in taze diş macunu | Yorum yapın

Kızdım… Çünkü Kadınım!

R.T.E televizyonu Konya’da yaptığı ‘Türkiye’yi milyon yıllık uykuya hazırlayan sitcom’ konuşmasında, Hopa Eşkıya Birlikleri’nden polis panzerine çıkan Halkevleri MYK üyesi Dilşat Aktaş için ‘kadın mıdır, kız mıdır bilmem’ buyurmuş. Kendisine bir sorum olacak. Bu kişi tanka çıkmış mı? Çıkmış. Sorunumuz ‘protesto amacıyla tanka çıkılması’ ise erkek, kız, kadın veya eşcinsel olması arasında ne fark var?

Var değil mi? Örümcek beyinler için çok fark var. Ablasını, kardeşini, annesini, karısını bekaret, namus, koruma ayağına katleden örümcek beyinler için ciddi farklar var. Üstelik 9 yıldır bizi yöneten adam ve şürekası da aynı kafadaysa, nasıl kızabilirsiniz kuş uçmaz kervan geçmez bir köyde kardeşini erkeklerle konuştu diye öldüren caniye?

Bu cinslerin kafası şöyle çalışıyor: Bir kadın ise ve tanka çıktıysa, farklı muamele… Yok bakirelik testi ile kanıtlanan kızlığın saflığı, dokunulmamışlığı ve masumiyeti ile tanka çıktıysa farklı muamele mi görecek? Kız ise ellenmemiş, kutsal, saf olduğundan kandırılmaya daha mı müsaittir. Dolayısı ile hafifletici sebepleri vardır. İstenilen yöne çekilmesi, etki edilmesi kolaydır. Ne de olsa aklıevveldir… Maya veya Hermetik rahipler bile ikna edip Tanrı’ya kurban edebilir. Laf dinler. Çabuk pes eder. Hizaya gelir. Ha kadınsa, o zaman başka! Edilgen olmadığı tanka çıkışından da belli olduğu üzre, erkeklerle aynı haklara ve yeterliliğe sahip olduğunun bilincindedir. Dik kafalıdır. İnat eder, soru sorar, adamı zora sokar. Canını sıkar. Zaten cinselliğin hazlarını tatmış kadından da ne ana olur, ne de yar! Bakınız tüm eski hatta yeni Türk filmleri ve TV dizileri. (Kadın yönetmenlerin çektikleri de dahil. Son dönemdeki bir kaç ismi bu meclisin dışında tutuyoruz.) Kötü kadın, cinselliğini ön plana çıkarıp keyif aldığını göstermekten ve erkeğini etkilemekten çekinmez. İsteklerini açıkça söyler. İradesi vardır. Hayatın içindedir. Elinde köpeği ile çocuk istemediğini söyleyen Lale Belkıs örneği. Ya o zavallı dört yonca: Hülya veya Türkan, işleri yoğunsa Filiz… Hatta maço kılıklı Fatma! Hepsinin bakire yani kız olduğu ima edilir filmin bir yerlerinde. Pavyona düşse dahi kız oğlan kız çıkar. Ah ne iyidir o yavrucaklar!

Zorla feminist yapacaklar beni ki antifeminist kraliçe Camilla Paglia’ın ‘Cinsel Kimlikler’ ini pek beğenmiş biri olarak… yapacaklar hem de bunu. Hal böyle iken, kadına bayan diyenlere kızmayınız efenim. İnsanda biraz kadınlık onuru ve zeka varsa, insanda diyorum çünkü eşlerimiz, kardeşlerimiz, sevgililerimiz, düşmanlarımız…la birlikte, biz insanız ve onurumuz olmalı!

Umarım RTE tv ve onun gibi düşünen herkes, bu ayrımcılığa önce kafalarında son verirler. Bir insana insan olarak değer verdiğinizde, kadın-kız-hetero-homo farketmez: Seversiniz.

Ah bugün İzmir’de olmak vardı anasını satayım!..

Posted in taze diş macunu | Yorum yapın