Romancı-Eleştirmen ve Romancı-Eleştiren Romancı Aşkı! Veya Romancı Eleştirmen ve Romancının Romancıyı Eleştirmesi!

Okuyucuyu aydınlatıcı açıklama. Bu yazının üçüncü paragrafında zaman, devreler halinde ilerlemektedir. Söz konusu paragraf: Girizgâhta, olayın düşünülmeye başlandığı geçmiş zaman, ortada olayın ilk düşünülmeye başlandığı geçmişten bir sonraki geçmiş zaman ve sonda, olayın vuku bulmasına neden olan en yakın geçmiş zaman ile şimdiki zaman: Kendi oluşunda sınırsızca genişleyen ve hatırlamanın tüm hallerini kapsayan yazma zamanı içinde, zihinde kıpraşan hadiseler zincirini tetikleyen zaman, sırasıyla okunabilir.

‘Zamanın kıskacındaki edebi dil, edebi dilin sınırladığı zaman ve zamanın hiçlikle kurduğu saadet zinciri. Boğucu halkalar bütünü. Eksilen halkalara inat aynı anda eklenen yeniler. Zincir ne uzar ne de kısalır. Bir yanılsamadır, zaman. Hali hazırda bir yanılsama olan zamanın geçmesi. Geç-miş, gel-miş, git-miş zamanlar. İçinde ‘miş’ saklayan narsist kelimelerin, inandırıcılıktan yoksun afra tafrası. Geç-miş ve şimdinin arasında kalan dinlenme zamanı gibi kavramların ağırlığı altında kıvranırken kendinden utanan kahkahalarıyla, yazar. İlacın zehre dönüştüğü kindar duraklar, yazılar… Okuyucuyu aydınlatmayı beceremeyen açıklamaların gabi müsebbibi…’

Bir yıl kadar önce, üniversiteye hazırlananlara yönelik bir dergiye, ‘hayatta ve ünlü’ bir kadın romancımız hakkında, ‘röportaj kılığına bürünmüş eleştiri’ kıvamında bir yazı kaleme almaya çalıştığım sıralarda kafa yorduğum ‘Romancı-Eleştirmen ve Romancının-Romancıyı Eleştirmesi’ meselesi, aylar sonra, Semih Gümüş’ün Radikal Kitap Ekinde yayınlanan,  ‘Yaratıcı yazarlık öğretilebilir mi?’(1)  başlıklı yazısının ardından, zihnimi tekrar meşgul etmeye başlamıştı… ki, araya bir sürü ıvır zıvır, mecburi meşguliyetler girince, aşağıdaki yazının ana hatlarını oluşturan düşünceler silsilesini zihin pandorama tıkıştırıp, bir erteleme daha yapmıştım… ta ki bugün bir tartışma vesilesi ile kutumun kapağı tekrar açılana dek…

Semih Gümüş’ün -bir ihtimal- bu yazıyı okuduğunda, ‘İlahi Vildan insani karmaşası ve zayıflıkları, nerden nereye gelmişsin-iz.’ diyerek bayağı bir güleceği kesin olsa da, fikrinde ısrar eden karakter olarak roman yazarını mazur göreceğine inanarak yoluma devam ediyorum. Gümüş diyor ki; Yeni yazar adayı, çeşitli nedenlerle usta bildiği, kendisinden daha deneyimli gördüğü kişilere ya da kurumlara başvurur. Kişilerle kurulan ilişkilerin bir sakıncası var. Düşüncelerine başvurduğunuz bir kişi olduğuna göre, bütün bütüne onun öznel yorumlarıyla ve yargılarıyla belirlenmiş bir yola girmeye başlamışsınız demektir… Ve akabinde, şöyle devam ediyor: Nedir bunun sakıncası? Bir başka kişiye başvurmuş olsaydınız, belki bambaşka bir yol önerilecekti size ve böylece kime başvurmuşsanız, kendi seçimlerinizin dışında, o kişinin ustalığı yanı sıra öznelliğiyle de belirlenen bir yola girmiş olacaktınız.

Bu şahane tokat ve içe yönlendirici yorum eşliğinde diyorum ki: Romancı, romancıyı eleştirirken de geçerli değil midir bu tespitler? Yaratıcı insanın eleştirel olması kaçınılmazsa da: Anladığı-uyguladığı-geçerli olduğunu savunduğu ve sevdiği tarzda bir edebiyat eserini okuyup heyecanlanan, belki -kimbilir- kıskanan, belki de -kimbilir- kıskanma organları alınmış, romancıeleştirmenin döktürdüğü eleştiri yazısıyla, tam tersi, biçem ve anlamlandırılma tarzından, yazım yönteminden iğrendiği bir roman hakkında  döktürdüğü eleştiri yazısı aynı samimi hisleri ve eleştirinin işlevselliğini sağlayan önyargısız ve objektif tavrı barındırır mı? Bir de romancıeleştirmen, şahsen tanıdığı romancıyı sevmiyorsa… Bir de bu yazar müsveddesi bir zamanlar… Bunun beteri: Eleştiri konusu olan eserin sahibi-romancı, romancıeleştirmenin bir arkadaşı ya da bir arkadaşının dıtı-bıtı, hatta bilmem ne gazetesinden x kişinin bir yakını, muteber bir yayınevinin yazarı vs. ise… romancıeleştirmen, bu dost! romancının eserindeki temel kusurları gördüğü halde, eleştiride dozaj aşımının, eserde ve dolayısı ile romancıda,  yaratacağı kırılmayı bilinçli veya bilinçsiz! hesap ederek kendine sansür uygular mı, uygulamaz mı? Devamında; yazının iki temel sürecini oluşturan biçem ve anlam sakatlıklarından, kullanılan metaforların demode veya klişe  oluşuna dek, gördüğü eksiklikleri-fazlalıkları-baştan savma veya ödünç kavramları, ileride kendi eserleri konusunda da benzer hoyrat ve düşmanca eleştiriler görme korkusu ile, veya, eseri hakkında yazdığı romancının, edebiyatsever kitle ve kültür entelijansiyası üstünde sahip olduğu gücü, olumsuz bir şekilde kullanacağından ve kıyaslanmaktan çekinerek sansür uygular mı? diye de sorayım. Diyelim ki eleştirisi yapılacak eserin sahibi-romancı, her şeyi bilen kültür adamlarının, namus ve ahlak bekçilerinin, -biz!!!- mükemmel toplum savaşçılarının karşı grubundan; ırkçı ve faşist, sübyancı vs. Bknz: Lolita! Canım vatanımızda ikamet eden bir romancıeleştirmen, salt edebiyat düsturu ile önyargısız yaklaşabilir mi bu esere?

Dolayısı ile bir romancıyı eleştirmek diğer bir romancının işi olmalı mı, olmamalı mı? Yoksa, Max Frisch’in(2) dediği gibi ‘… (tavsiye sahibinin aslında kendine tavsiyede bulunduğunu bir kenara bırakalım şimdi)…’ mi?

Gelelim eleştirmen perspektifine. Eleştirmen dendiğinde ben, sadece edebiyatı değil, sanatın diğer alanlarını ve  önemli isimlerin eserlerini bilen, anlayan, yorumlayan, -hala okuyan-inceleyen-, yeni akım ve yönelimlerin farkında ve takipçisi, sıkı bir felsefe eğitiminin tornasından geçmiş ve geçmekte, en az romancı kadar yaratıcı ve ileri görüşlü ve gerekiğinde en az romancı kadar kurnaz ve tutucu ve kendini beğenmiş ve tabii ki, kimseye müdanası olmayan, birini algılıyorum. Torpil geçmeyen, en yakın dostu da olsa gerçekleri yazabilen ve hatta gerekirse en acımaz eleştiriyi yapabilen ilah-e-kişi… Kitap tanıtımları yapan üleştirmen değil, eleştiri yazabilen eleştirmen! Nadir bulunan bir kuş cinsi.

Grillet ve Barthes(3) dostluğu da bu sayede başlamış bir dostluktur ki ‘Yeni Roman’ akımının kurucusu, sivri dilli, her şeyin karşısında ve ‘her zaman karşıt şeyler söylemek gerekir’ diyen Grillet bile, ‘Barthes’ı yaşarken parçalara ayırıp incelerse eğer, Barthes’ın kendisini hangi sözcüklerle döveceğini düşünmek bile istemediğini’ ifade etmekten çekinmemiştir. Eklemeliyim ki bu öz eleştiriyi, yukarıda bahsettiğim romancı-romancı arasındaki dostluk ve çıkar zafiyetinin çok ötesinde, saygı duyulması gereken bir samimiyet olarak görüyorum.

Cemil Meriç, Şubat 1977’de Hisar Dergisi’nde yayınlanan ‘Aristark’la Zoil’RİSTARK’*** başlıklı yazısına, ‘Dünyadaki ilk yazar, kitabını tamamlar tamamlamaz tenkidçi ile kütüphaneciyi bulmuş karşısında, biri hemen kötülemiş eseri, öteki alıp saklamış. Bir mizahçı böyle diyor.’ diyerek başlamış.

Romancı, yalnız mı yansız mıdır? Ya eleştirmen?..

 

1-http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&ArticleID=1055487&Date=11.07.2011&CategoryID=40

2-Max Frisch, Günlükler – 1946-1949, YKY, 2008

3-Barthes’ı Niçin Seviyorum, ‘Pourquoi J’aime Barthes’, Alain Robbe Grillet, Sel Yayıncılık, 2011

4-Cemil Meriç. http://www.cemilmeric.net/5.html

Posted in taze diş macunu | Yorum yapın

Orocu Üsiin’in Çocukları…

Orocu-Horocu Üsiin veya  Türkücü İsiin diye bilinirdi, rahmetli dedem.  Horo-Oro, Sırpça’da halay, demekmiş. İsiin-Üsiin de, bildiğimiz Hüseyin’in Makedoncası. Sevgiyle anar ya torunlar dedelerini,  birlikte vakit geçirme fırsatımız olmadığından, geçmişi yad edebileceğim anılarım da yok. Yazımın konusu nenem Fevziye, nam-ı diğer Deli Fevziye olsaydı, yaz yaz bitmezdi.  (Giriş bölümünün esas halini okumak isteyen azimli dostlarım, yazının sonunu baksınlar lütfen. Giriş yazısının ilk şeklini ‘zor okunur’ bulduklarından, okuduklarımı dinlemek yerine dizi seyretmeyi tercih eden kuzenlerim buradan devam edebilirler!)

Ne diyorduk. Dedem Orocu Üsiin’i anlatacaktım: Daha doğrusu çocuklarını… Baştan uyarmak isterim ki: Aile mevzularından bahsetme hususunda tırsan tarafa dahil olduğumdan,  ’Orocu Üsiin’in Çocukları’ bahsi, sadece oro başı çekmekle sınırlı kalacaktır. Bizde oro çekmek, oro başı olmak kanatsız uçmak gibi bir yetenek, alzaymır aşısını bulmak nevi üstün bir başarı, Amerikalıları müslümanların tü kaka olmadığına inandırabilmek denli önemli bir sırt sıvazlama nedeni, velhasıl kelam yere göğe kondurulamama vesilesidir: Büyük patlamanın aranan özü, Tanrı tozudur. Göçmen düğünlerinde oro başı olan, başbakandan, hatta dünyayı kurtaran adamdan dahi daha mühim bir iş yapıyor, demektir.

Orocu Üsiin dedemden olma üç kişi tanıyorum ki, bu işi filmlerde taç giyme törenine hazırlanan imparator namzeti ayarında ciddiyetle becersinler. Dudak uçuklatan maharetleri ile herkesi kendilerine hayran bıraksınlar: Namı diğer Kahveci Kerim dayım, annem Dudi ve Ferdane teyzem. Bu üçünden biri oro başı olduğunda, efsunlu ritmin yarattığı zincirleme reaksiyonla uzaya doğru havalandırdıkları insanları, peşleri sıra samanyolunda öyle bir huşu içinde sürüklerler ki, koskoca orodan çıkmaya hiçkimse cüret edemez! Yavaş: iki aşık kaplumbağa yolda giderken… veya hızlı; azınlık bir grup, toplu katliamdan kaçarken… veya topuğum kırıldı veya çişim geldi veya çocuk yola kaçtı… ne diye-maksatla, olursa olsun çıkmaz-çıkamaz! Bahane üretme hakkı, daha baştan dansçıları birbirine lehimleyen bu toplu rüyaya satılmıştır çünkü. Ve oronun sahibi, baş çekeni, orodaki tüm dansçıların rüyalarının da sahibidir. Sorumludur oroya dahil olan herkesten. Herkesin başına gelen her türlü ruh halinden: Kimi üşür, kimi aşka düşer, kimi geçmişe yanar, kimi soğur buz gibi, kimi ağlar gülerken… oro başı hepsini hissedendir. Görünmez aile bağlarının düğümüdür. Tanrısıdır o zamanın: O zaman dilimini, müjdelenen mesih gökyüzünden iniyormuşcasına huşu içinde el ele paylaşan herkesin.

Böyle önemli bir şahsın mendil salladığı orolarda, oro başının elini tutanlar daima ağır toplardır. El tutmak bir nevi saygıda kenetlenmektir. Bazı kendini bilmez yeniyetmeler çat diye araya girme terbiyesizliğinde bulunsa da, anında sonuç veren püskürtmelerle ki bunların illa sözlü olması şart değildir, oro sonuna kaydırılıverirler. Boyunun ölçüsünü alan her kimse, ritüeli öğrenmiştir artık ve bir daha asla oro başı ile ağır topların arasına girmeye cesaret edemez. Boy sırası gibi bir ağırlık sırası vardır oroda. Bu ağırlık, yaştan, soydan sopdan bağımsız, daha çok, eğlencenin bağlı olduğu bahane ile aranızdaki yakınlığın derecesi ile alakalıdır. Düğün ağabeyinizin düğünü ise, yaşınız kaç olursa olsun oro başına yakın bir yerde mevzilenmenize izin vardır. E tabi, bu mevzinin  havası cıvası da başka olur haliyle. Yeni yetmeler nezdinde, büyümeye geçiş töreni ayarında değeri, ağabeyliğe-ablalığa kabul mührü şeklinde bir hikmeti vardır.

Oro, üç bölümden oluşur. Başı çeken ve yedeği, devamında ağır toplar, çekirdek aile içindekiler, yan komşular,  geleneklerin tanılıp da ertesi gün telefonda ‘ay göçmen düğünleri süpermiş, yine gidelim mi?’, denmesi istenen iş ve aş arkadaşları ve sona doğru davetiye ile çağrılanların devamında, düğüne çağrılmak için davetiyenin gerekli olmadığını bilen çevre sakinleri yer alır. Ha bir de ağır toplar ve çekirdek aile arasından çıkan ve her hareketi sonsuz bir saygıyla karşılık gören mağrur tipler vardır ki, onlar sonlara tutunmaktan çekinmezler. İşte o bölge bir anda, bor madeni bulunmuşçasına değerlenen bir alan olur, açık artırmaya, çıkar.

Düğün vesilesine veya ahalisine mesafeniz gerekli yakınlıkta değilse, orta ve son bölge çevresinde oroya tutunmanız sözsüz bir geleneğin icabıdır. Bendeniz cennet tuşunun, üçe ayrılan kategoriye dahil etmediği ve oronun kuyruğu diye tabir ettiği kısımda, çocuklar bulunur. Genellikle büyüklerinin ellerine yapışmış vaziyette düşe kalka Payduşka, Elena, Gaydalar, Damat gibi oyunları öğrenmeye çalışırlar. Kan ter içinde, minik ayaklarını mistik bir ezginin karman çorman ritimleri ile kah ileri geri oynatır, kah zıplar kah dururlar ve tüm bunları yaparken öylesine ciddi, kendinden emin ve azimli bir ifade takınırlar ki… Bir anda, ‘Al hepsini tık göğsüne. Şefkatinle boğ!’ duygu seline gark ediverirler insanı. Zannımca, oronun en eğlenceli bölgesi burasıdır. Ve, cennet meyvesi yeğenim Ahmet’i, Payduşka eşliğinde rap yaparken seyretmenin tadı, paha biçilmezdir gönül bağlarımda.

Yukarıdaki bahiste dikkatinizi çekmiştir, bizde oroya, tutunulur. Halaya girilen kültürlerden farklı olarak, göçmenler, oroya tutunur. Tutunma arzusunun-iç güdüsünün türlü sebepleri olmalı. Selçuklu’nun devamı, kültür hizmetleri konusunda son derece çalışkan ve ileri görüşlü bir Türk devleti olan Karamanoğlu’nun başı Mehmet Beyi yenemeyen Fatih tarafından, Rumeliye sürülen evlad-ı fatihan lakaplı yörük Türklerinden oluşan göçmenlerin ömrü tutunmaya çalışmakla geçmiştir. Zorlu ana göç çilesinin ardından, yüzyıllarca yaşadıkları toprakları memleket saymışlar… Toprak edinmişler… Orada yaşayanlarla kardeş olmuşlar… Kültür alışverişinde bulunmuşlar… Ancak, Balkan harbi öncesi ve sonrasında, memleket bildikleri yaşam alanları adım adım cehenneme  çevrilince, ellerinde avuçlarında ne var ne yoksa gerilerinde bırakıp sürüldükleri anavatanlarına dönmüşler… Beş parasız döndükleri anavatanlarında, bitli göçmen, aptal muhacır, yerli kızlar çalışmaz göçmen kızları çalışır aşağılanmalarıyla başederek kendilerine yuva kurmaya çalışırken şehir şehir gezmiş, en sonunda tutundukları bölgelerde, yerel yaşama entegre ancak kendi içinde özgün, farklı bir kültür oluşturmuşlardır. Sanırım bilinçaltlarını bataklık gibi saran yerleşilen toprağı kaybetme, kazanma, sürülme, tekrar tutunma ve sürülme çevrimi nedeniyle, göçmenlerde oroya tutunulur. Belki de bu yüzden Kök adında bir roman vardır. Belki de bu yüzden ev sahibi olmayan, buna azmetmeyen, hayatını vakfetmeyen göçmen yoktur.

İzmir’e gittiğim nadir zamanlarda, düğün dernek varsa, yani göçmen düğünü varsa davullu zurnalı, iple çekerim gününü. Daima özenle hazırlanırım. Sırık boyum yüzünden pek topuklu giymesem de, o gün özellikle düz ayakkabı giymeye dikkat ederim. E ne de olsa, oro çekerken, yavaştan hızlıya giden bir tempo geleneği vardır. Hızlı yerine geldiğinizde, bir elinizde ayakkabınızın topuğu diğerinde aşil tendonu hastanenin yolunu tutmak istemezsiniz.

Eylül başında tesadüfen yakın akrabalarımızın birinin düğününde, ‘en havalı oro çeken üçlüden’  Kahveci Kerim lakaplı dayımın oro başı iken çevresinde yarattığı gerçeküstü havaya kapıldığım anı ve beni bu hisse sürükleyen süreci yazmak istemiştim. Velakin, İstanbul’a döndüğümde girdiğim yoğun tempo, o anı yazma isteğimi zihnimden sildi.  Bir kaç gün önce *William Faulkner’in hayat öyküsünde, Kağıt Haplar kitabının yazarı Sherwood Anderson’un Faulkner’e verdiği öğüdü okuyunca, o gece aklıma tekrar düştü: Gaydaların giriş müziği çalıyor. Dayımın gözleri yarı aralık, elindeki mendil düştü düşecek neredeyse tutmuyor, birazdan, henüz başlamadan oro, çekmekten vazgeçecekmiş gibi, aklı başka bir alemle irtibatta, önemli bir emir bekliyor gibi, huşu içinde bir yüz… Jilet gibi ütülü takımı, beyaz gömleği ve kravatı ile duruyor… ve bekliyor. Kalkış saati olmayan bir tren gibi… Hayati önemi olan bir yolcuyu bekler gibi… Sakin. Gaydalar çalmaya devam ediyor… Hafifçe bir sağa, sonra sola sallanıyor ve yine bekliyor. Davulcu, genellikle bahşiş alırken takındığı ifadeden bambaşka bir ifade ile -saygı, sevgi ve hayranlıkla dolu- yakınına geldiğinde, önceden hazırlandığı besbelli ancak davulu saran iplerden birine sıkıştırmadan farkedemediğimiz, miktarı anlaşılmasın diye burkulmuş parayı uzatırken… hala uyur uyanıklık arasında sallanıyor… Bizlerin görmediği birileri var sanki oroyu seyreyleyen düğün erkanının içinde. Paralel bir evrenden, Orocu Üsiin dedem, nenem Fevziye, babam Erkete Ahmet, melek teyzem Devran çıkagelmiş, gururla evlatlarını, ağabeylerini, kayınçolarını seyrediyorlar.  Aniden, tam da alışmışken biz sıradakiler bu hafif sallanışlara, gözlerini açıyor. Yutkunuyorum.  Herkes yutkunmuş olmalı ki, tam kadro hazırola geçiyoruz. Yoksa yoksa, oro başı ilk adımı mı atacak? Pür dikkat, hazırolda bekliyoruz. Gaydalar inliyor…

Gayda, aslında bir erkek orosu. Erkeklerin zarafetle kotardığı bir güç gösterisi ve aşk masalı. Normalde kadınlar katılmasa da, ben ve benim gibi yanıklar, orocuların erkek erkeğe bir kaç tur atmasının ardından, henüz ritmin hızlanmadığı bir aralıkta, mırın kırınlar ve göz kırpmaları ile sonlara tutunup oyuna dahil oluveririz. Cici cici oroya uygun hareket ederken  erkeklerden hiç birinin nasıl olduğunu anlamadığı bir maharetle, oroyu ele geçirirerek kadın orosu olarak bitmesini sağlarız… Ve, ne coşarız bea!

Anneme göre bizim ailedeki bu oro sevdası, türkü geleneği dedemden yadigar. Onun oro ve türkü yazmaya olan düşkünlüğünü annemden hediye bir anekdotla aktarayım: Dedemin, Çanaklı’da yaşayan iki yakın arkadaşı varmış: Kara Yakup ve Sakip Aga. Bir dedikodu duyduklarında, bir olay patlak verdiğinde, biri savaşa gidip dönmeyince ve karısı başkasına vardığında… bir araya gelir, türküsünü yazıp bestesini yapar, en yakın düğünde de orosunu çekerlermiş. Hatta, Kara Yakup ve Sakip Aga bazı olaylarda o denli heyecanlanırlarmış ki, sabahı bekleyemez, gece yarısı el fenerleri ile yürüyerek Çanaklı’dan Dobraşın’a Üsiin dedemlere beste yapıp şarkı söylemeye gelirlermiş. Ruhları şad olsun.

Hala konuşulan trajik olaylar da bu türkülere konu olmuş. Annem, rahmetli Celadin dayımın eşi Nafiye’ye teyzemin halasının kızı Fatime’nin ağabeyi tarafından öldürülmesi olayının nasıl bir türküye konu olduğunu da anlattı: ‘Fatime çok küçükken ağabeyi askere gidiyor. O zamanlar askerlik, 8 sene sürüyor.  Ağabey askerdeyken Fatime büyüyor. Bembeyaz tenli, maviş gözlü, peri misali, dünya şahanesi bir genç kız oluyor. Teni o kadar şeffafmış ki, su içerken boynundan görülürmüş. Yuttuğu suyun gidişi görülüyormüş. Kuğu misali incecik, bembeyaz bir boynu varmış. Gel zaman git zaman Fatime birine aşık oluyor ancak ailesi kızını bu gence uygun görmüyor. İki aşık gizlice kaçıyorlar. Askerden dönen ağabey bunu gururuna yediremiyor.  Arkadaşları alay ediyor. Millet dedikodu yapıyor. Ağabey aslında kızı tanımıyor. O zamanlar peçe takıyor kadınlar. Birgün arkadaşlarından biri, İkiz Bayırlar denilen mevkiide, kızı görüyor ve tanıyor. Bu kocaya kaçan kardeşin, diye hedef gösteriyor genç adama. Ağabey de kardeşini vuruyor. Vurulan kız, ‘Ağabeyciğim… ‘ diye inleyerek yere düşüyor ve ölüyor. Şakınlık içinde önünde yığılan kızın başında kalakalan ağabey ne yağacağını bilmez bir haldeyken gayrıihtiyari kızın peçesini kaldırıyor ve  yıllar sonra ilk kez kardeşini görüyor. Başlıyor dövünmeye, bilseydim bu kadar güzel olduğunu sana kıymazdım, diye… diye deliriyor.’ Bu traji üstüne herkes çok üzlüyor. Köy karalar bağlıyor. Kızın öldürülmesine içerleyen dedem ve saz arkadaşları bir araya geliyor ve aşağıda sadece bir kısmını toparlayabildiğim ve sonuna bir kaç kelimesini tahminen eklediğim türküyü yazıyorlar:

‘Kaça kaça kaçamadım

İkiz bayırını ben aşamadım

Yaşmağını açamadım

Boynu ipektendir Fatime’nin’

Tabii ki Makedon türkülerinde de hüzün olduğu gibi, neşe ve aşk da var. Türkümüzün konusu Nazike hala, yine bizim akrabalardan biri. Yasak aşk yaşıyor ve bu duyuluyor. Dedemler de hiç durur mu? Yemiyor içmiyor, aşağıdaki besteyi yapıyorlar:

‘Kara fistan dize ka

Gel mari Nazikem bize ka

Gel sarılalım yatalım sabah yıldızına ka

Masada basma biçerim

On kere dükkan geçerim

Eğer kimseler sorasa

Ben aficeme*** giderim’

Bu türkünün söylenip orosunun oynandığı ilk düğünde, aileler arasında büyük bir kavga patlıyor. Kavga sona erdirilemeyince, büyükler araya giriyor. Meclisler toplanıyor. Köyler arasında alınan bir karar ile bu türkünün çalınması ve oynanması yasaklanıyor.

Başı sonu belli olanlar dışında, annemin sadece adını ve bazı dizelerini hatırladığı pek çok türkü de tamalanıp yazıya geçirileceği günleri bekliyor. Paşa isimli türkü de bunlardan biri;

‘Sigaramı ince sar

Tutmuyor parmaklarım

Al beni Nebi Aga

Pas tuttu dudaklarım’

Gelelim unutulan yüzlercesi arasında, annemin hatırlayabildiği türkülerin en meşhurlarından birine. Göçmenler arasında çok bilinen ve söylenen ‘Hamdim’ türküsünün dedeme aitmiş. Annem de bu bilgiye onayladığından, gönül rahatlığı içinde buraya yazabiliyorum.

Hamdim

Gitme Hamdim gitme sen bugün oduna

Zalım şumar**** çıkacak senin yoluna

Hamdi’nin kestiği odunları kimler yakacak

Kara gözlü Fatime’si yollara bakacak

Hamdi’nin kestiği odunları kimler yakacak

Hamdi’nin kestiği odunları annesi yakacak

*’Yazar olmak için, her şeyden önce insanın doğduğu kişi gibi olması gerektiğini öğrendim. (…) Bunun için insanın kendisinin daha önce ne olduğunu anımsaması zorunluydu.’  Güneyin Bilinci, William Faulkner, Yaz. Peter Nicolaisen, Çev. Yasemin Bayer, Dünya Yayınları, sf. 21

*Bir iki gayda orosu örneği vermek istedim ama başlangıç ritüelini hepsini bulamadım sanırım.

http://www.youtube.com/watch?v=x53fSLUT9WM&feature=related

http://www.youtube.com/watch?v=tQFTVvA49y0&feature=related

http://www.youtube.com/watch?v=wkIcDfxafIs&feature=related

**Bu biraz daha ritmik bir versiyon.

http://www.youtube.com/watch?v=fGLQjSqJEtw

***  Aficem: Köye gelen yardımları fakirlere dağıtan kişi

****Şumar: Ormancı

 

(İsimleri bende saklı kuzenlerime, metnin bu halini okumak tarafımca yasaklanmıştır!)

Türkici Üsiin’in Çocukları…

Orocu Üsiin veya Horocu İsiin diye bilinirdi, rahmetli dedem.  Horo-Oro, Sırpça’da halay, demekmiş. İsiin-Üsiin de, bildiğimiz Hüseyin’in Makedoncası. Sevgiyle anar ya torunlar dedelerini,  birlikte vakit geçirme fırsatımız olmadığından, gözyaşlarım depolarının kapısında akıp akmama kararsızlığı- titreşmeleri vesair bekleşirken, suratımda özlemiş ve fakat, sabretmekten başka çare olmadığını da bilen kabullenmişlere özgü bir ifade, ah vah diye iç geçirip geçmişi yad edebileceğim anılarım yok. Mübalağa ederdim anlarımı derdest edip, ah keşke yazımın konusu nenem Fevziye, nam-ı diğer Deli Fevziye olsaydı! E o zaman ondan bahset, diyen izansız kütleyi esefle kınıyorum. Bir, insanın kaleminin yettiği veya yetmediği anılar olduğu gibi, iki, gönlünün sıcaklığına maailenin sırları ile kuruluvermiş olduğundan salıveremedikleri vardır, değil mi? Laf aramızda, bir nebze olsa da nenemi anlatma ihtimali içeren kelimeleri yanyana getirdiğimde, aile içinde kopacak fırtınalardan tırsanı var, tırsmayanı var ki ben mesela tırsan tarafa kaydım bile son cümlenin vücud bulduğu esnada.

(Yeri doğru değil… Yani, yazarlar gelişme bölümünün başına not düşmezler, cümlenin tepesine taç gibi, yön levhası gibi bir yıldız kondurup yazının sonuna saklarlar dertleri, açıklamaları neyse ama… ) Bir ihtimal aranızda, ‘Ne diyeceksen de, konu çarpıtan, mevzuya çomak sokan tafsilatlı saçmalamalarını okumak zorunda mıyız?’ diyerek sayfayı kapatmak isteyenler varsa, onlara not: Lütfen kapamayınız. Yukarıdaki bölüm girişti ve saçmalamalarıma son noktayı orada koydum. Vallahi düzgün yazacağım. Araya abuk subuk açıklamalar sıkıştırmayacağım. Deprem sinirlerimi bozdu, 29 Ekim’de kendimi sokaklara şuursuzca atıp samba da yapamadım, diye bahane sıralamayacağım.

Posted in taze diş macunu | Yorum yapın

Deniz fenerleri artık karanlığı aydınlatmıyor!

Oh ohh ne ala! P. Dinçöz’ün C. Tanrıyar ile acilen evlenmesi gerektiğini salık veren, Türk gelenek ve göreneklerine göre birlikte yaşamanın uygun olmadığını savunan değerli ahlak bekçilerimizden veeeee deee ”Deniz Feneri e.V.” davasında dolandırıcılıktan yargılanan Zahit Akman da salıverilmiş. 6 kişi artıııı Z. Akman. Neymiş efendim savcılar değişmiş. Tedbir kalkmış. Anlıyor musunuz Yargıtay Tetkik Hakimi Ayşe Altun’un yaşını beklemeden neden emekliliğini istediğini! Midesi daha fazla dayanamamıştır bu pislikleri, yalanı, dolanı, üçkağıdı seyretmeye.

Soruyorum: Neden Deniz Feneri e.V. soruşturmasını yürüten 3 savcı, tam da görevleri konusunda uzmanlaşmış, konuya hakim olmuş iken, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kararıyla görevlerinden alındı? Kimse sormayacak mı? Sormayacak. Soramayacak. Beğenmediğiniz gavur Almanlar kadar olamayacağız yine!

”Deniz Feneri e.V.” davasını hepimiz biliyoruz. Türkiye başta olmak üzere, Almanya ve daha pek çok yabancı ülkede yaşayan masum müslüman Türkler din-iman adına, fakire fukaraya yardım edeceğiz ayağına, internet sayfaları, broşürler, gazeteler, televizyon ve bilhassa dernekle birlikte işbirliği yapan Euro 7 televizyonunda yayınlanan reklamlar ile kandırıldı. Paraları, altınları, evleri, arabaları… ellerinden alındı. 41 milyon avro gibi, aklımızın alamayacağı kadar büyük bir meblağ toplandı. Bu paracıklar ile paravan şirketler kuruldu. Belki ispat edilemedi ama –bence- biriken paracıkların önemli bir kısmı, örgütlü bir yapılanma ile ‘Bir siyasi oluşum’ için harcandı. Acaba kimlere harcandı? Neden harcandı? Nasıl harcandı?

Kısaca özetleyeyim: Almanya’da faaliyet gösteren ”Deniz Feneri e.V.” derneği’nin davası Frankfurt Eyalet Yüksek Mahkemesinde görüldü. 2 Eylül 2008 tarihinde derneğin muhasebe sorumlusu Firdevsi Ermiş yardım için toplanan paralarla gayrimenkul alındığını ve şirketler kurulduğunu itiraf etti. 17 Eylül 2008 tarihinde mahkemenin hakimi Johann Müller’in verdiği kararla, tutuklu yargılanan dernek yöneticileri hapis cezası aldı. Mehmet Gürhan 5 yıl 10 ay, Mehmet Taşkan’a 2 yıl 9 ay, Firdevsi Ermiş ise 1 yıl 10 ay hapis cezası aldı. Mehmet Taşkan ve Firdevsi Ermiş’in tutuklulukları sırasında hapiste kaldıkları süre dikkate alınarak geri kalan ceza süreleri tecil edildi. Mahkeme derneğin malvarlığına kamu adına el koyarak malvarlıklarının yönetimini kayyuma devretti. Kayyumlar derneğin borçlarını ödedikten sonra geriye kalan paraları almaları için bağış sahiplerine çağrı yapacak geriye kalan para ve malvarlıkları ise Kızılhaç’a devredilmesine karar verildi.

Hakim Müller, Deniz Feneri olayının bir suç olayı olmadığını demokrasi karşıtı bir tutum olduğunu açıkladı. Frankfurt Eyalet Yüksek Mahkemesinde davanın savcısı Kerstin Lötz davanın asıl faillerinin Tükiye’de bulunduğunu iddia etmişti. Yapılan soruşturmada anlaşıldı ki: Toplanan 41 milyon avronun 17 milyonu Türkiye’ye gönderilmiş, sadece 8 milyon avroluk kısmı Türkiye’deki Deniz Feneri Derneği’ne verilmişti. Geriye kalan 9 milyon avronun ise akıbeti tesbit edilememişti.

Tam da, terör illeti ile ortalık toz duman iken, tam da ötv şeysi hepimizi dumur etmişken, 19 Ekim  2011 tarihinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı; soruşturma şüphelilerinin, derneğin kuruluş tarihinden önce edindikleri mallar üzerindeki tedbirin kaldırılmasına ilişkin kararını Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’ne göndermiş. Son olarak da soruşturma kapsamında tutuklananlar serbest bırakılmış. Serbest bırakılanları tanıyalım: Zahid Akman ve Kanal 7 Yönetim Kurulu Başkanı Zekeriya Karaman, İsmail Karahan, Mustafa Çelik, İzzet Kurum ve Ali Solak. Serbest bırakılan isimler hakkında yurtdışına çıkış yasağı konulurken, yargılama süreci tutuksuz devam edecekmiş.

CHP genel başkanı K. Kılıçdaroğlu, köstebek iddialarını eşliğinde şunları söylüyor: “Önce ucu ‘Köstebek’ aracılığıyla doğrudan Hükümete uzanan soruşturmaya müdahale edildi. Savcılar görevden alındı. Bu arada yapılacak aramalar konusunda sanıklar, şüpheliler uyarıldı, arama kararı sızdırıldı. Mal varlıklarıyla ilgili serbest bırakma kararını da tahliyeler izledi. Yani tuz koktu. Bu yargının siyasallaştığının ve kararların siyaseten verilmeye başlandığının en somut göstergesidir. Sonucu, tahliyeleri adaletin gücü değil, gücün adaleti belirlemiştir.”

MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural, temkinli konuşsa da bir süre sonra kendine hakim olamıyor, bakın ne diyor: ”Deniz Feneri e.V.” soruşturması kapsamında bugün gerçekleşen tahliyelere ilişkin olarak ”Çetelerle mücadele ediyoruz” diyen sayın Başbakan’ın bu konuda söz etmediğini belirtti ve şöyle sözlerini sürdürdü: ”Bu süreç siyasi parmaklarla yönlendirilmeye çalışıyor. Böyle bir şeyin olup olmadığı konusunda kanaat belirtmem mümkün değil ama böyle bir konuda anlamsız bir şekilde bir takım karartma ve baskı uygulamak istenmesi, savcılar üzerinde bir takım baskılar, bu mesele hakkında gerçeğin ortaya çıkmasını istemiyormuş gibi pozisyon oluşturuyor. Yoksa böyle bir konuda ben de yargı sahibi olamam. Elimizi vicdanımıza koyalım. Ya böyle bir şey çıkmasa ne cevap vereceğim ben? Ama hükümetin tavırlarını gördüğümüz zaman, siyasi irade bu Deniz Feneri ile ilgili hususların açığa çıkması konusunda biraz endişeli görünüyor. Parmak girmesin yargıya, müdahale olmasın. Hak ve hakikat tecelli etsin. Maalesef bu yargı süreci siyasal iktidarın baskısı ve karartması altında.”

Biz de takılıyoruz işte. Kuzeydir, Güneydir, Muhteşem Yüzyıldır, Değildir, Muhteşemse kesin Adrianadır falan filan…

Posted in taze diş macunu | Yorum yapın

Sahte-kâr-ların dünyasında şehit!

Sahte-kâr, Farsça kökenli bir kelime. Kelime, sahte ve kârdan oluşturulmuş. TDK, sahte işler yapan, düzmeci, sahteci diye açıklıyor kelimeyi. Ben ise eksik buluyorum bu açıklamayı. Göz var, izan var: içinde koskoca kâr kelimesi geçen hatta bu ek ile tamlanan veya sona eren bir kelimeyi sadece, sahte işler yapan, düzmeci, sahteci diye açıklayamazsınız. Doğrusu, 1-sahte işler yapan, düzmeci, sahteci ve 2-sahte ve düzme işlerden kazanç elde eden, olmalıydı.

Facebook’tan e-posta zincirlerine kadar her yer, şehitlerimiz ile ilgili yazılarla dolu. Herkes acı içinde. Herkes nefretle anıyor terörü. Anıyor da ne oluyor? Reina, gamsızları bugün kapısından çeviriyor. Yarın para baskın çıkacak, kapılar gamsız-damsız demeden parası olana açılacak. Diğeri programını iptal ediyor. Ertesi gün eğlenceye tam gaz devam edecek. Öteki, artiz sunucu, televizyonda gazete yırtıyor. Biliyor ki bu ‘rating’ katlayan bir tavır. Bir de ağlarsa ooo patron bayılır bu işe. Paylaşma rekorları kırılır sosyal medyada.

Artık Akp’ye laf etmeyeceğim. Çünkü bu acıdan faydalanmaya, kendine pay çıkarmaya çalışan o kadar arsız var ki… Nemalanan nemalanana: Kapalı kapılar ardında yapılan pazarlıklara, silah tüccarlarına, uyuşturucu kaçakçılarına, eşkiyalık mesleğinden başka işi olmadığı için sorunun çözümü dağlarda değilde medeniyette bulunduğunda ne yapacağını bilemeyenlere kadar, CHP’sinden Akp’sine, MHP’sinden BDP’sine tüm politikacılara, uluslarası ortam kaynatma ajanlarına, provakatörlere… Ortalık bu kadar sahte kârla doluyken, Türk-Kürt demeden tüm zihinler intikam ateşiyle kararmışken…Karartılmışken.

Herkes bundan nemalanmaya çalışıyor. Samimi duygularla hareket edip, akan kanı durdurma adına bir şeyler yapmak isteyenler ise ne yapacaklarını bilmiyor. Bilenler zaten susturuluyor. Bilenler anında eziliyor. Yok ediliyor. Sonuçta bu halk, savaş istemiyor. İstemese ne olur? Durur mu hiç arsızlar? Savaş istemeyen halkın beyni yıkanıyor. Türlü gazlarla azdırılıp sahalara sürülüyor; kana kan, dişe diş. O halk ki geçim derdi başından aşkın. Bezmiş, Bitmiş. Cari açık kıçına kaçmış. Kaçacak delik bulamayan iktidar, vergilere dayanmış. Bu arada, rüşvetin geçmediği belediye, iktidar, yer yok. Belediyecilerin karıları Lui Vitton’ları takmış İstinye Park’ta fink atıyor. Bi ellerinde içkileri yok, hamdolsun. Masa’da kahve içip göz banyosu yapıyorlar.  Favori markaları Burberry, Prada. Markası eşşşek nalı boyunda yazılan ne varsa. Vesselam, kazananlar iktidar uşakları. Memurundan amirine, işçisinden subayına iktidarın uzağında olan, zaten yanmış. Ha bu arada, Porche’ye falan ekstra ötv gelmiş. Parayı bulan iktidar uşaklarına koyar mı bu kadarcık ötv. Porche üreticileri tabiatıyla gülmüş geçmiş zamlara… Sigaraya kesinlikle karşı olsam da, efkardan iki nefese sığınan insanlar, iki kuruş daha az öderim diye ne idüğü belirsiz ıvır zıvırı tüttürmeye başlamış. Son zamlarla kaçak içki ve sigarada patlama yaşanmış… Daha bitmedi: Türkiye insan kaçakçılarının ana üssü olmuş. Yetmiş kişi aynı evde yaşıyor, sırası geldiğinde her şeyi bilmeye muktedir polisimizin gözü körleşmiş nedense. Ancak yedi can gidince, aklı başına gelip basmış kaçakçı yuvalarını.  İktidar, Ortadoğu’dan İsrail’e dünyaya ayar vermekle meşgul. Ayar haberleri ise sadece yalnız ve güzel ülkemizin suspus medyasında gürlüyor. Köpürtülüyor. Dünya bizden bi’haber. Güya İsrail ajanı Gilad Şalit bizim sayemizde salıverilmiş, 1027 Hamaslı tutuklu karşılığında. Yalan! Alman arabulucu ve Mısır bu işi kotaran esas adamlarmış. Bir kaç değerli isim dışında işin doğrusunu adamakıllı yazan yok.

Bu yazıyı neden yazıyorum. Elektirik ve suyu olmayan bir evden çıkıp vatana hizmet uğruna sınır beklemeye gidip, tabutla evine cenazesi dönen şehidimizin anısına diyeyim. Hepimiz yarın öbür gün bu insanları unutacağız. Yaşama sevincimiz gitgide zavallı eğlencelerle teselli bulmaya çalışırken hayat gailesi denilen illet alıp götürecek zihnimizdeki tüm acı anıları. Ta ki yeni bir baskına, ta ki ölenlerden biri aile fertlerimiz veya yakınlarımızdan biri olana dek… Unutacağız!

Sözüm sahte-kâr-ların dünyasında bir sahte-kâr, bir insanımsı olarak yaşayanlara, çıkar karşılığı ruhunu şeytana satanlara, bilinçli kötülere değil. Sözüm, şuursuz kötülere. Sözüm, vicdan sahiplerine: Bu savaştan istemeden de olsa, ne şekilde olursa olsun kâr eden kim varsa, sahte-kâr-ların dünyasında yaşamak istemese de yaşayan, yaşayıp da isyan etmeyen, gerçekleri bizlere anlatmayan, gözümüzü açmamıza yarayacak bilgileri vermeyen, çözümü bilip bize anlatmayan kim varsa… Savaş suçlusudur! Kürt-Türk ayrımsız ölen her insan evladının, akan kanın sorumlusudur. İki cihanda da elimiz yakasındadır.

*Komplo Teorisi filminde olduğu gibi, deli damgası yemeye razı olarak yaşadıklarımıza daha başka ve doğru bir çerçeveden bakmalı, bu cehennem coğrafyasında aklımızı başımıza toplamalıyız.

Posted in taze diş macunu | 1 Yorum

Sus Pus Medyası!

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi Tetkik Hakimi Ayşe Altun, yaşını doldurmadan emekliliğini istemiş.*

Bu önemli haberle ilgili ‘Ulu Google Suları’nda-** arama yaptığınızda, taaa dördüncü sırada, KanalB televizyonunun linkini görebiliyorsunuz ancak. Bendeniz cennet tuşu, Radikal’in 11’i 12’ye bağlayan sayfasında, Akp sevdalısı Akif Beki’nin, Deniz Feneri davası konusunda Köstebek yazısını beğenmediği Can Dündar hakkında yazdığı uzun havanın altında okudum haberi.Türk yargı sistemindeki kadrolaşma, yozlaşma vs. hakkında büyük gazetelerin ilk sayfalarına, daha doğrusu görsel, yazınsal ve işitsel medyanın gündemine oturması, manşet olması gereken, iddialı cümleler kuruyorken Ayşe Altun, büyük ve etkili medya yayın organları yine sus pus!

KanalB haberi şöyle vermiş. Devamını merak eden linle bakabilir. ‘Yargıdan bir hakim daha koptu. Yüksek yargıdaki düzenlemeler ile hakim ve savcı atamalarındaki kayırmaları protesto eden Yargıtay 11. Hukuk Dairesi Tetkik Hakimi Ayşe Altun, 65 yaşını doldurmayı beklemeden emekliliğini istedi. Altun, “Özel Görevli Mahkemeleri dikensiz gül bahçesine dönüştüren HSYK, ‘Silivri Hukukunun’ pekişmesini sağlayarak istibdat rejimine giden yolda önemli başarılar elde etmiştir” dedi.

Bazı şeyler beni deli ediyor. Bu bazı şeyler listesine; yalan, riya, çıkar, takiyye, yalakalık, sağ gösterip sol vurma durumlarını dahil edebilirsiniz. Ancak çıkar için köpekleşme, kemiksizleşme gibi kavramlar, beni deli edenler listesinden çok korkutanlar listesine giriyor.

Aynı gazetenin 4. Sayfasında ‘Kat izni bakanlıktan’ başlıklı başka bir haber var. Tarihi yarım ada sülietinin gökdelenlerle mahvedilmesi konusunda. Danışılan isimlere baktım, baktımmm. Güldüm. Aylar önce Açık Radyo’nun bir sabah programında Marmaray konusunu anlatıyordu Şehir Plancıları Odası başkanı. Marmaray’dan tarihi yarımada olarak anılan bölgeye çıkış yapacak araçların egzos dumanı, gürültü ve kalabalığının bölgede yaratacağı facia konusunda… En önemlisi de, sayısını doğru hatırlıyorsam, altı adet havalandırma borusunun, her ne kadar gizemli eller tarafından boyları standartların altın çekilmiş olsa da, salacağı pis havadan, bozacağı görüntüden dem vurarak konuştu durdu. Bu değerli ismin esamisi okunmuyor danışılanlar arasında. Uluslararası işler alan mühendisler, ödüllü mimarlarımız, muteber tarihçiler, arkeologlardan hiçbiri yok danışılanlarda. Yazar İskender Pala var. Zaman’dan Beşir Avyazoğlu var. Habertürk’ten tarihsel şov adamı Erhan Afyoncu’yu bilmeyeniniz var mı? Varsa… Yüce Google, diyorum. Bir de Hassa Mimarlık’ın sahibi Hilmi Şenalp.

Manidar olacağını düşünerek yazımı Nil Karaibrahimgil’in hicaz makamındaki şarkısı ‘Sağ Eller Havaya, Bütün Paralar Buraya’ ile sonlandırıyorum. *http://www.kanalb.com.tr/haber.php?HaberNo=36948 **Google arama görüntüleri ektedir.

Posted in taze diş macunu | Yorum yapın

Sokaklar öldüğünde ruhlar da ölür!

Uzun zamandır gitmemiştim Beyoğlu’nun Asmalı tarafına. Halbuki üniversite yıllarımdan beri hayatımın merkez üssüydü. İlk sene, Dolapdere’deydi okulumuz. Yürüyerek iki adımdı Beyoğlu. İkinci sene Nişantaşı’na taşındığında da durum değişmedi. Yürüyerek iki adım… Okul avenesi ile yürüyürsam, sohbet, kakara, kikiri derken iki adım… Yalnızsam; tasadır, sevinçtir, derttir, kederdir kura kura zembereğini hayatın, yine iki adım… O yaşta her yer iki adım ya zaten!..

Loş salonlar sevdiğimden, sinemaların gündüz seanslarına giderdim. Sevişip koklaşmaya gelen çiftlerden abazan erkek güruhuna, gelme niyetleri karman çorman bir kadro arasında, genellikle tek kadın olarak Tinto Brass filmlerinden  Lambada’ya binbir türlü film seyretmişliğin vardır. Dönemine göre değişirdi kalabalığın ruhu. Nisansa, film festivali başlardı, hala olduğu gibi. Ne çiftler, ne de -eğer adında ‘Porno, seks, sevişmek vesair’ kelimesi geçmiyorsa- abazanlar için uygun olduğundan, festivallerin öğlen seanslarında başka bir haldeydi sinema salonları. O zamanlar festivale gitmek şimdiki tarzda bir gösteriş meselesi ve ‘gösteren-tanımlayan’ olmadığından, sanki gelenler de hakikaten gelmeyi iş edinenlerdi diye düşünüyorum.  Boş olurdu öğlen seansları. Bir kaç manyakla birlikte, bazı manyakların çektiği filmleri izlemek iyi gelirdi ruhumdaki başı boş alana.  Bir gece önceki galadan hediye insan nefesi, parfüm, ter ve his yüküyle buram buram küflü hayat kokan bomboş salonlarda ne filmler izlemiş, karakterleri paralel kurguyla hayatıma bağlarken, ne hayaller kurmuş, kurmassan yıkılacak hayal de bulamazsın zannıyla, neleri hemencecik orada hoyratça yıkıp hiç vakit kaybetmeden yenilerine zıplamıştım.  Heyhat! Işte böyledir geçmiş, baktıkça sevdirir kendini… Baktıkça bağlar.

Sinemadan çıkınca galerilere giderdim. Bazen boş gözlerle, bazen de anlamaya, öğrenmeye aç, izlerdim sergileri. Anlamaya çalışarak ya da anlamaya çalıştığımın aslında anlamamam gerektiği olduğunun ayrımına vararak… Bir ton sahaf ve eski kitap da vardı ki İstiklal üstündeki ince pasaj ve çevresinde, şimdi o mesele girmek konuyu daha saptıracağından, hiç yokmuş gibi kıvrılacağım, esas konu yönüne. Sergi-sahaf ikilisi yanyana gelince, Galatasaray’dan Asmalı’ya doğru ilerlediğimi anlamışsınızdır. Asmalı, o zamanlar bu yoğunlukta değildi. Babylon da yoktu, Otto’da. Ama Yakup vardı, Refik vardı, Sofyalı vardı. Biraz ilerleyince Tünel’de Gramafon vardı. Akşam çökerken, ağır ağbi ve ablalardan oluşan bir tayfa –ki o yaşlardayken ağırlık öyle bir şey sanırdım- yavaş yavaş masaları doldurmaya başlardı. Şanslıysam, bir iki şey atıştıracak param varsa demek istiyorum, masaların birine ilişir, seyre dalardım. Sinema izlemek, sergi gezmek, hatta kitap okumak gibi bir şeydi o masalara bakmak. Ses’in yazarları Selin ve Talat Kavak’ı başbaşa yemek yerken orada görmüşümdür mesela. Ece’yi de koca kıçıyla garsonların servis yolunu tıkadığına aldırmadan sinir içinde, fodul fodul masanın başında onlara laf yetiştirirken… orada gördüm. ‘Alim gitme’ diye ağlayan pavyon kadınını… Uzaktan ayılıp bayıldığım çocuğun yanında gördüğüm ve çok kıskandığım sarışın kızı. Kız yakışmıştı adama. Bense yakışmazdım o halimle. Orada farketmiştim bunu ve eve yürüyerek gitme pahasına bir kadeh daha istemiştim, içemeyeceğimi bilerek.

Biz büyüdük ve kirlendi dünya, diyor ya şarkıda, buna inanmıyorum. Zaman ilerledikçe, yerler, eğlenceler, zevkler… değişiyor. Duygular gibi. İnsanlar gibi.  Değişiyor ve gelişiyor desem de olur.  Yine de, hep birlikte bir kadeh bir şey içmenin, nezih bir sohbetin ardından gürültülü kahkahalar atmanın veya en babacan adamın, en kibar kadının bir anda kükreyen bir aslana dönüşmesinin modası hiç geçmiyor. Bir yerden sonra insan hep aynı insan. Toplanmak, toplaşmak, kaynaşmak istiyor. İstemeyenler de zaten ya masalarında ya da evde yalnız. İnsanlık hallerinden haller beğenelim. Çünkü birgün, bu hallerin hepsi biziz.

Ne diyordum, aylar sonra Asmalı’ya gittim. Sokakların acıklı halini gördüm. İçim tuhaf oldu! Bir hayat şekli yok ediliyordu. Sokaklardan evlere sürülüyordu insanlar. Yolunu kaybetmiş koyun sürüsü gibiydik ya, oh ne güzel, doğrucu çobanların eliyle güdülüyorduk nihayet. Batılı oryantalist akılların, kapalı kapılar ardına sakladığı ve saklarsak güzel görüneceğini salık verdiği resimlerdeki hayatımız, nihayet gerçeğe dönüşüyordu. Bize saklanmak reva görülüyordu. Saklanmanın, saklamanın edeple bağlantılı olduğu bir öğretiden, başını uzatıp, hayata baktığında insan kaçırdıkları gördükçe… Cümleyi burada Paris’in sokak kahveleri, Londra’nın pubları, Newyork’un dıtlarına bağlayacağımı sanmayın… Bize saklamanın ve saklanmanın mübah olduğunu gösteren  her türlü baskıya baş kaldıran biz, yüzyıllardır varız bu topraklarda. Evropa örneklemesine ihtiyacımız yok. Padişahtan izinli Gedikli ve Selatin meyhanelerinden, kaçak güreşen Koltuk ve Küplü meyhanelere* kadar istediği yerde içmiş, sadece içmek değil mevzu bahis olan, demem o ki, bu topraklarda canı isteyen, canının istediğini yapmış her devirde; bir şekilde. Osmanlı’da kendinden kaçmak isteyen padişahların sığındığı mekanlar da olmuş buraları.  Yedi düvelin şahı da olsa, her insan, hiç olmazsa hayatının bir gününde kendinden kaçmak ister, değil mi? Kendilerince taktıkları mükemmellik maskesinden yayılan ışığıkla gözü kamaşmış halkımızı içinden kemiren içten pazarlıklı ve hesapçı, RTE ve ekibinin, bunu, yani bu halleri anlayacak zaafları yoktur nasılsa. Neymiş efendim, RTE makam otosuyla geçerken kadeh kaldırmış bazı densizler. Kaldırdılar veya taksicinin söylediği gibi ‘Vallahi billahi biz burdaydık geçerken kadeh falan’ kaldırmadılar, gül geç değil mi? Gül ve geç. Bu ne şiddet bu celal? Bilinçaltınızı Freud görse, kaçacak delik arardı herhalde.

Neyse… Güvendiğim tek şey, en kolay mükemmelin bozulacağına olan inancım. Zamanı izlemek, filmlerin en güzelini izlemekten daha keyifl olabilir bazen.

Başımıza Demokles kılıcı gibi dikilen RTE padişahlığının hunharca biçtiği bu insanlık halleri, insanlık hallerini hayata bağlayan mekanların yok oluşunu, zevkle izleyen taassupların anlayamacağı bir şekilde gelişecektir nasılsa insanlık hallerinin keyifli veya keyifsiz mekanları. Çıkışları tıkadığınızda, kendine çıkacak yer bulur hayat. Gizli delikler açar. Çarpık çurpuk da olsa o yerlerde büyür. Benim yaşadığım hayat doğru ve güzeldir, diye ısrarla olana bitene gözünü kapayan, aslında ot gibi yaşadığının ayrımında olmayan kim varsa o kılıcın başını bekleyen, bu vesile ile bir daha güler geçerim…

 

*Osmanlı döneminde meyhaneler koltuk ve gedikli olmak üzere 2 sınıfa ayrılırdı. Gedikli meyhaneler ruhsatlı olup sayıları tahdid edilmişti. Koltuk meyhaneleri ise ruhsatsız ve kaçak çalıştırılırlardı. Zaman içinde bunlara ayaklı meyhaneler ilave olurken, gedikli meyhaneler Abdülaziz döneminden sonra selatin meyhaneleri olarak anılmaya başlandı. Bir de koltuk ile gedikli arasında küplü meyhaneler vardı. Genellikle meyhanelerde şaraplar büyük fıçılarda bulunurken, küplü meyhanelerde şarap ve rakılar için özel küpler kullanılırdı…” – Reşat Ekrem Koçu

Posted in taze diş macunu | Yorum yapın

Bir seans hipnozla kilolardan kurtulmak garanti!

Sizinle bir workshop (Çalışma dükkanı-dükkan çalışması-atölye-çalıştay veya uygulama) paylaşacağım. Workshop’un yerine ne desem, tam karşılığı olur bilemedim. En çok çalıştayı sevdim. Bu arada seminer de, demeyin sakın, aynı şey değil çünkü!

Neyse söz konusu çalıştayın ismi ‘Satışta Hipnotik Kalıplar’. İsmi okuduğunuzda, sizin de tüyleriniz diken diken veya likenleriniz tüy tüy oldu mu? Olmasın henüz. Durdurun o tüyleri yarı yolda!..  Esas bomba ders programında… Çünkü, bayağı, bildiğiniz, müşteriyi nasıl robotlaştırıp aptala döndürerek kafa kola alırsınız, dersi veriyorlar. Aklınızda bile yokken ve hatta yumurtaya alerjiniz varken aldığımız otomatik yumurta pişiricisine bakıp ‘hımm demek ki satıcı bu dersi kaynatmamış, diyerek işi hafife alabilirsiniz pek ala!

Keşke iş o kadar basit olsa…

Akla zarar olanı, sadece, sonunda tozlanarak bozulacak elektronik yumurta pişiricisi vesair alırken kullanılmıyor bu yöntem. Aklınıza gelebilecek her konuda düşüncelerimizi manupile ederek yönetip yönlendirmek ve nihayetinde istenen yöne çekmek için de kullanılıyor. Satıcılar duruma göre medya mensupları, siyasetçiler, ekonomi tröstlerinin yardakçıları pazarlamacılar ve ve tabii ki reklamcılar olabiliyor. Bize de öküz ve tren işbirliğinde olduğu gibi, olaya seyirci gözüyle geviş getirerek dahil olmak düşüyor.

Bu yazıyı okuyan satış görevlisi arkadaşlar, senin kota diye bir şeyden haberin yok galiba çok bilmiş, diyerek için için sinir olabilirler bana. Satış elemanlarına kota-lar konduğunun, ayın elemanı gibi ödüllendirilmelerin bu kotalara göre belirlendiğinin farkındayım. Kusura bakmayın! Bu farkında olma durumu, uyanık olmayla zuhur ediyor bünyemde.

Üniversite zamanlarımızda gittiğimiz bir muhallebicide iştigal eden –pek sevdiğimiz- beyaz önlüklü, öğrenci dostu bir garson ağabeyimiz vardı! Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ındaki gibi her şeyi bilen bakışlı. Bu tatlı ağabey, kah yemekten sonra  tatlı ikram eder, kah tavsiye ettiği tatlıyı hesaptan düşer ve biz yeni yetmeleri sevinçlere gark ederdi. Pek hoşumuza giderdi bu öğrencinin ahvalinden anlayan garson ağabeyimiz. Bu ve benzeri gazlarla, kendimizi babamızın yerinde gibi rahat hissettiğimizden sık sık giderdik. Tanırdı hepimizi. Bir de kapıdan girerken, oo öğrenci arkadaşlar hoşgelmişsiniz, nidası ile içeri alınma faslı vardı ki, sormayın gitsin! Kasım kasım kasılırdık çamurlu ayakkabılarımızı muhallebicinin derinliklerine doğru sürürken…  E biz de insanız, anlayış gösterin: İstanbul’a yeni düşmüşüz. Racondan falan haberimiz yok!  Konuyu saptırmayalım yine. Bu garson ağabeyimizin, karşılama seromonisinden tatlı ikram faslına kadar yaptığı her şeyi, bize duyduğu, sevgiden- sempatiden sanırdık. Uzun lafın kısası, neticede, muhallebicinin müdavimi beş kişi, bir tatlı ikramının ardından kubura yapışık kalıp, üstüne de muhallebiciyi belediye mührüleyince anlamıştık işin sırrını.  Slogan şuydu: Kalmış tatlılar ya çöpe, ya öğrencilere… İşte böyle arkadaşlar. Tabii ki, hipnozla müşteri avlamak, milleti üç günlük tatlılarla dükkana bağlamaya çalışmaktan bin kat daha profesyonel ve hain bir tavır. Kapitalizm bu: Kimi bağırtarak, kimi okşayarak… Ama hep bana, rabbena diyerek işler çarkı!

Başlığa, Bir seans hipnozla kilolardan kurtulmak garanti, yazdım. Konu kilo verme olunca, kadınların yazıyı sonuna kadar okudukları ortaya çıkmış. Erkekler, siz de kıs kıs gülmeyin. Sizin sihirli sözcüğünüz de sekiz: Pardon seks. Doks. Paradoks!

İşte program. İşte ‘Satışta Hipnotik Kalıplar’ dersi. Tüylerim benden kaçıyor!

Posted in taze diş macunu | Yorum yapın